banner17

Eski İstanbul'da Araba Hanımlara Mahsus Bir Araç Olarak Görülürdü

Eski İstanbul sokakları atlı arabalarla seyahat etmeye elverişli değildi. Rahatına düşkün şu yüzyıl insanı için ilginç gelecektir ki Osmanlı insanı arabayı bir rehavet sembolü olarak görürdü. Kübra Tolak yazdı.

Eski İstanbul'da Araba Hanımlara Mahsus Bir Araç Olarak Görülürdü

19. yy öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentinde şehir içi kara ulaşımı deniz ulaşımına nispetle daha yavaştı. Kara ulaşımının güç ve yavaş oluşunda şehrin yapısının önemli etkisi vardı. Bizans döneminde büyük meydanlara ve geniş yollara sahip olan İstanbul, bu yapısını uzun süre muhafaza etti. Şehrin yolları 6-7 metre genişliğindeydi ve devrin yaşayış tarzı, nüfusun kesafeti dolayısıyla da daha geniş yollara ihtiyaç duyulmuyordu.

Yan sokaklar ise daracıktı ve yaya ulaşımı için ihtiyacı karşılıyordu. Zaten halkın geniş yan yollara ihtiyacı da yoktu. Genellikle bu yan sokaklar dik, sarp ve kıvrımlı yollardı. Bu tür yollardan geçmesi mümkün olmayan yük arabaları ana yollar arasında  gidip geliyordu. Yan yollara taşınacak yükler ise çoğu zaman hamallar tarafından taşınırdı.

İstanbul’da birkaç büyük cadde dışında sokakların dar olması insanların benimsemiş olduğu bir yaşam tarzının neticesiydi. Kent içerisindeki yolculuklar yaya olarak yahut ata binmek suretiyle yapılırdı. At kiralamak pahalı olduğundan insanlar büyük ölçüde yürüyerek seyahat ederlerdi.

Araba, hanımlara mahsus bir araç olarak görülüyordu

İstanbul’un fethinden sonra uzunca bir müddet İstanbul’un dar ve bozuk sokaklarında araba kullanılmamıştır. Aslında 18. yy ortalarına kadar da atlı arabalara binme hakkı sadece sadrazam ve şeyhülislama verilmişti.

İstanbul sokakları atlı arabalarla seyahat etmeye elverişli değildi. Rahatına düşkün şu yüzyıl insanı için ilginç gelecektir ki Osmanlı insanı arabayı bir rehavet sembolü olarak görürdü. Saray mensupları ile askerî erkân arabayı küçümserdi ve arabanın kadınlara mahsus bir araç olduğunu düşünürlerdi. Vezirler ve bazı devlet adamları atla dolaşsalar da küçük rütbeli memurlar ata dahi binmezlerdi.

Arabanın istanbullular tarafından benimsenişi

İstanbul’da araba kullanımının yaygınlaşması Batılılaşma süreci ile başlamıştır. Lale devrinde devlet erkânı ve zengin aileler Fransız asilzadelerini takliden zarif binek arabalarını tercih etmeye başladılar. II. Mahmud devrinde ise arabaya binme hususundaki sınırlamaların azaltıldığını görüyoruz. Zaten Sultan Mahmud Han bizzat arabaya binmeyi âdet edinmiş ilk padişah olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sultan Abdülmecid zamanında ise araba kullanımı giderek yaygınlaşmıştır. Özellikle Kırım Savaşı (1854) dolayısıyla İstanbul’a gelen İngiliz ve Fransızların yaşam şekillerinden etkilenilmiştir ve artık Osmanlı insanının hayatında atlı arabalar önemli bir yer tutmaya başlamıştır.

Koçu mu fayton mu?

Modernleşme sürecinin tabii bir sonucu olarak karşımıza çıkan bu gelişmelerle tüketim ilişkileri de değişmiş ve tercihli bir yola girilmiştir. Bir tarafta koçu, kâtip odası, talika gibi Osmanlı şartlarında üretilerek alıcı bekleyen arabalar, bir tarafta da fayton, kupa, londau gibi süslü ve zarif Batı tarzı arabalar zamanla daha çok tercih edilmiştir.

Osmanlı insanı araba ile seyahat etmeyi alışkanlık haline getirince kent yapısından kaynaklanan problemlerle karşı karşıya kalınmıştır. Artık sokaklarda yaya yolculardan farklı olarak bahsedilen arabalar da sık sık dolaşır olunca bazı zaruretler meydana gelmiştir. Yaya hareketlerine göre biçimlenmiş sokaklar arabaların işlemesine elverişli olmadığından sokaklar genişletilmiş ve bazı onarım faaliyetlerine girişilmiştir. Sokaklardaki esas düzenlemeler ise büyük yangınlar sonrasında yapılmıştır. Yangın çıkan mahallerde yeniden imar faaliyetlerine girişildiğinde sokaklar genişletilerek araba ulaşımına elverişli hale getirilmeye çalışılmıştır. Ancak yapılan düzenlemelere rağmen İstanbul’un bozuk yolları halk için her zaman şikayet konusu olmuştur.

“Sarhoş bir Bulgar, bindiği hayvanı sokak ortasında alabildiğince koşturmakta iken”

Değişen zihniyet yapısı bize apaçık her şeyi anlatmaktadır aslında. Şöyle ki; artık yaya gitmek istemeyen insanlar kiraladıkları beygirler veya araba ile yolculuk eder hale gelmişlerdi. Ancak dar sokaklarda hayvanların hızlıca sürülmesi ve sokakların çamurlu, tozlu oluşu hem yayaların hem de arabadaki insanların memnuniyetsizliğine neden oluyordu. Dönemin ünlü gazetelerinde kamuoyunun aynı sebeplerden dolayı türlü serzenişlerde bulunduğunu görebiliyoruz. Bunlardan bir kaç tanesi de Basiret’te yayınlanan şu yazılardır:

İstanbul’un genişçe caddeleri rüzgârlı havalarda tozdan geçilmemeye başladı. Sair senelerde olduğu gibi yolları sulamak üzere yaptırılmış arabaların çalışma zamanı geldi. Bu çalışmaların bir an evvel başlamasını bekliyoruz.’ (Nisan 1875 )

Geçen Salı günü akşamı Hamidiye türbesi önünden geçerken gözümle gördüm ki sarhoş bir Bulgar, bindiği hayvanı sokak ortasında alabildiğince koşturmakta iken az kalsın ihtiyar bir kadın ile bir kız çocuğunu çiğneyecekti. Cenab-ı Hak muhafaza buyurdu. Bulgar ise bu hareketinden asla fütur getirmeyip, evvelki halini bozmayıp geçip gitti. Bu tarz hareketler her zaman kazalara sebep olduğundan tedbir alınması gerekir. Bir de beygir hamalları yüklü iken hayvanları birbirleri arkası sıralayıp önde bir kılavuz bulundurmaları gerektiği halde, bunlara hiç dikkat edilmeyip beş on yüklü hayvan yan yana sokağa salıveriliyor. Herkesi duvar deliğine sokarcasına eziyorlar. Hele odun beygirleri gelirken insan sığınacak yer arıyor. Boş hayvanları da alabildiğine arkasından sürüyorlar veyahut önünden birini tutup birlikte koşuyorlar. Buna Şehremaneti memurları dikkat buyursa vazifelerini icra etmiş olurlar.’

İlk yayınlanma: Dunyabulteni.net

Kübra Tolak

Güncelleme Tarihi: 22 Ekim 2018, 16:53
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20