Eserlerinden Hareketle Cevdet Said ve Şiddet Olgusu

Mehmet Talha Paşaoğlu, özellikle Türkiye’ye geldikten sonra tekrar gündeme gelen Cevdet Said’in şiddete dair yorumlarını, Said'in ''Ademoğlu'nun İlk Mezhebi'', ''Düşüncede Yenilenme'', ''Değişim Rüzgârları'', ''Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol'' ve ''Din ve Hukuk'' kitapları bağlamında değerlendiriyor.

Eserlerinden Hareketle Cevdet Said ve Şiddet Olgusu

Cevdet Said, 30 yıldır Müslümanların okuduğu Suriyeli bir mütefekkir. Yazdıklarının yanında yaşam tarzı ile de gıpta edilen Said, Suriye’de yaşanan savaş sonrası Türkiye’ye geldiğinde el üstünde tutuldu ve bütün İslami dergiler, gazeteler kendisiyle röportaj yapma sırasına girdi. Fakat söyledikleri ile yaygın söylemin tutmaması, Said’in Suriye’deki gibi mütevazı bir hayat tercih etmesi ile birleşince, son zamanlara kadar Türkiye’de olduğu bile unutuldu denebilir.

Said’in bir kenara itilmesinin temel sebebi ise, tahmin edilebileceği üzere, akrabaları savaşta ölmesine rağmen, şiddeti bir yöntem olarak benimsememesi ve konuşmalarında da sıklıkla bunu dile getirmesi. Peki, Cevdet Said’in şiddete dair görüleri nelerdir? Bu yazı, Said’in yazı ve konuşmalarında öne çıkan temaları, özellkle de şiddet ve değişim arasında kurduğu bağlantıları ele almak amacıyla yazıldı.

Said'in eserlerinde şiddet-değişim ilişkisi

Cevdet Said'in üç eserinden hareketle onun “değişim uğruna şiddeti” değil, “şiddet olmaksızın değişimi” savunduğu görüşleri inceleyeceğiz: Ademoğlu'nun İlk Mezhebi, birçok açıdan Said'in şiddet olgusuna ilişkin görüşlerini izah eden temel bir kaynaktır; Düşüncede Yenilenme onunla yapılan söyleşilerden oluşturulmuş bir seçkidir ki yaklaşık elli yıl önce Ademoğlu'nun İlk Mezhebi'nde ifade ettiği fikirleriyle paralellik taşır; Değişim Rüzgârları ise şiddeti reddederken ilmi, İslamî bir yöntem uygulaması ile öne çıkar.

Şiddeti, öncelikle, bir yapıyı ya da vakıayı değiştirmek üzere girişilmiş zorlama (cebir) diye tarif edersek, değişim olgusuyla çok yakın bir ilişki içinde olduğunu görürüz. Değişim isteği ve talebi, çokça ideolojide olduğu gibi İslamcı düşüncelerin de merkezinde hatırı sayılır bir yer teşkil eder. Değişim, içeriği ne kadar muhafazakâr bir felsefe ya da söylemle doldurulmuş olursa olsun, az çok İslamî yönetim ideali olan tüm İslamcı hareketlerde arzu edilen şeydir. Ancak, mühim olan ve İslamcı hareketlere rengini veren, değişimin nasıl ve hangi yollarla gerçekleşeceği meselesidir ki Said'in fikriyatı bu açıdan kayda değer bir ton içerir.

Said, Ademoğlunun İlk Mezhebi'nde öncelikle insanın değişimi hususunu ele alır ve değişimi niteliği ve araçları açısından düşünmeye çağırır. Yani, diğer İslamcıların da muhtelif şekillerde ilgi alanına giren “Müslümanlar olarak nasıl bir değişime ihtiyaç duyulduğu” ve “bu değişimin nasıl olacağı” soruları her ikisinin de “İslamî” olması gerektiği ön kabulüyle birlikte tartışmaya açılır. Said'e göre, uygulamaya dönük esaslar tam yerine oturmadığı için, İslamcı düşünürlerin yanılması kaçınılmazdır.

Said, birçok İslamcının yaptığı gibi, eğitimi, değerlerin aşılanması ve muhafazası için kutsal önemde saymak yerine, insanın düşünsel yapılanması açısından fonksiyonel görür. Şiddeti tercih eden Müslümanlar, kolaya kaçmıştır ona göre. Doğru olan ise, Kur'an-ı Kerim'deki ifadesiyle söyleyecek olursak sarp yokuşu tırmanmaya azmetmek ve sabretmektir.

“Davanın şiddet yoluyla yayılmasının başarı için daha garantili bir yol olduğunun düşünülmesi, Müslümanın gönlünde yerleşmesine yardımcı olmuş ve sonunda onun yüce değerleriyle, tarihiyle, akidesiyle ve övündüğü tüm kültürüyle özdeşleşmiştir” [Ademoğlunun İlk Mezhebi, s.16-17] Bu örnekte görüldüğü gibi o, kültürün özüne değil tarihselliğine vurgu yapar. Kültür, tarih içre şekillenme biçimlerine göre iyi/hayır ya da kötü/şer yöne doğru gider. Müslümanların kültür ve tarihleri ile övünmek yerine, doğruları yanlışlardan ayırt etmekte mahir olmalarını bekler. Said'in tarih anlayışına bir sonraki bölümde değineceğiz.

Cevdet Said'in değişim üzerine kafa yorduğu, Değişim Rüzgârları ve Düşüncede Yenilenme başta olmak üzere tüm eserleri şiddetin reddini İslamî yöntemin özü olarak sunar. Düşüncede Yenilenme'deki söyleşilerde şiddetin “son çare” bile olamayacağını, başkaları Müslümanlara karşı şiddeti benimseseler dahi, Müslümanların bu tuzağa düşmemesi gerektiğini vurgular. İnsanlara dini tebliğ etme ve onları doğru yola iletme hususunda da zorlayıcı olmaktan bilhassa kaçın(dır)ır ve şöyle der: “Başkaları eziyet çektirip zorlayıcı yöntemler kullandıktan sonra bile biz genel anlamda doğru yolu (zorlama olmaksızın) benimseyen bir toplum kurma çabamızla, onlara misilleme yaparak eziyet ya da zorlamayla karşılık vermemeliyiz.” [Düşüncede Yenilenme, s.59]

Değişim Rüzgârları, Müslümanların kurtuluşunun devrimle değil ilimle mümkün olacağının altını çizmektedir. İslam'ın, gücü elde ettikten sonra bile, cebre dayalı bir yönetim kurmaya cevaz vermediğini yazan Said'e göre, Müslümanların çoğu bu esastan uzaklaşmış ve iktidara sahip olunca muhalifleri bertaraf etme yoluna gitmiştir. Müslümanların İslam'ın esasından ve Hz. Peygamber'in örnekliğinden uzağa düşüşünü örneklerle açıklayan Said için, ilimden uzak kalmak güce ve statüye yönelmeye, bu da giderek daha çok ilimden uzağa düşmeye yöneltir.

Bu kısımda, Said'in Ademoğlunun İlk Mezhebi'nde vurguladığı kadar, Değişim Rüzgârları ve Düşüncede Yenilenme kitaplarında da aynı çizgiyi takip ettiğini gördük. O çizgi, özetle şudur: Silahla elde edilebilecek her şeyde Müslümanlar için kolay ama zararlı yolun değil, zor ama doğru bir istikametin tutturulması gerekir.

Said'in savaşı reddederken dayandığı temeller

Said, şiddet karşıtı görüşlerini yalnızca Hz. Peygamber'in sünnetine değil, aynı zamanda Hz. Adem'in oğlu Habil'in örnekliğine dayandırır. Böylece barışçıl yöntemin hakikatinin insanlık tarihi kadar kadim olduğu mesajını verir. Kardeşi Kabil'in onu öldürmek istemesine karşı Habil'in “sen beni öldürmeye davransan da ben sana elimi kaldırmayacağım” mealindeki sözü tam da Said'in vaaz ettiği barışçıl yöntemin özetidir. Hz. Adem'in dosdoğru yol üzere olduğu şüphe edilmeyen oğlu Habil'in duruşu, “suikast gibi şiddet eylemlerini gerçekleştirmeme ve insanları buna sürüklememe”, “fikrini başkalarına şiddet yoluyla kabul ettirmeye çalışmama ve şiddet korkusuyla benimsediği düşünceden asla taviz vermeme”, “benimsediği dava uğruna her türlü zorluğa katlanma” gibi veciz maddeler ile tasvir edilir. Bu ifadeler yalnızca Habil'in değil, Hz. Muhammed'in tebliğ metodunu anlatırken de Said'in yardımına koşar. Said, hemen hemen bütün eserlerinde ve söyleşilerinde, Hz. Peygamber'in fitne zamanı geldiğinde kılıçları kırın, kavgaya bulaşmayın, diye öğüt verdiğini aktarır.

Cevdet Said, cihad emrini inkâr etmemekle birlikte, cihadın şartlarının oluşmadığı ve Hz. Peygamber'in dönemi gibi saf ve hakikî bir mücadele olmadığı sürece ve artık olamayacağı ön kabulüyle savaşın yöntem olarak benimsenemeyeceğini savunur. Said'in bu iddiası, tarihsel örneklerle de pekiştirilir. Kendisinin İslam'ı tebliğ etmek ve yaymak için savaşı, daha net bir ifadeyle cihadı reddettiği, böylelikle Kur'an-ı Kerim'in cihad emrini ve bu yöndeki ayetlerini neshetmeye cüret ettiği yolundaki suçlamalara ise, Cevdet Said, şöyle yanıt veriyor: “Ben katî surette, Kur'an gibi bir kitabı neshetmek/hükmünü askıya almak ve cihad ayetlerini hükümsüz bırakmak istemiyorum. Böyle bir şey yapmaktan da Allah'a sığınırım.” [Ademoğlunun İlk Mezhebi, s.31]

Öyleyse Said, savaşmayı ve cebri tamamen reddederken, aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'deki “din tamamen Allah'ın oluncaya kadar savaşın” ve benzeri ayetleri nasıl yorumlamaktadır? Enfal suresinin 39. ayetindeki bu ifade, öncesinde “baskı ve şiddet kalmayıncaya” veya “hiçbir fitne kalmayıncaya” yan cümlesiyle birliktedir ki Said'in esas aldığı nokta da budur. Ona göre cihad, tıpkı Muhammed Esed'in Kur'an yorumunda olduğu gibi ancak savunma savaşıdır. Öte yandan, şiddet ve baskıyı ortadan kaldırdığı müddetçe meşru -İslamî açıdan geçerli- olur. Bu bağlamda, cihad etmekle yükümlü Müslüman kişiyi iki farklı ölçekte değerlendiren yazar, barışçıl yöntemi tek ve hakikî metod olarak benimseyecek Müslümanlar için yol gösterici bir ayrım yapar:

“İslamî bir toplumun yapılanmasına çalışan veya onu ıslah edip fesadına engel olmaya gayret eden kimse ile, teslim olan ve İslam'a boyun eğen seçkin İslamî bir toplumu teslim eden kimsenin ayırt edilmesini istiyorum. İkisi ayrı ayrı şeylerdir. Benim ele aldığım ve üzerinde durduğum 1. grup iken, sen beni 2. grubun sorumluluklarıyla yargılamaya çalışıyorsun” [Ademoğlunun İlk Mezhebi, s.31]

Cevdet Said'e göre, insanlığın, İslam'daki “dinde zorlama yoktur” emrini anlaması için çok bedel ödemesi gerekmiştir. Bununla birlikte Avrupalılar, savaşlar ve taht kavgalarıyla dolu yüzyıllar sonunda cebrin ve şiddetin faydasız olduğunu fark etmiştir. Dahası, ona göre silahın anlamsızlığı da felsefi olarak anlaşılmıştır. Ne var ki, uygulamada silahsız bir diplomasinin mümkünatı için biraz daha beklemek gerekecektir. Şu halde Müslümanların diğerlerinden çok evvel bildiği, Allah tarafından vaaz edilen ve Hz. Peygamber tarafından gösterilen “zorlama yoktur” ilkesi, hâlâ Müslümanların çoğunluğu tarafından niçin anlaşılmamaktadır? Said'in iddiası ve temel meselesi aslında budur.

Bu meselede “zorlama yoktur” ilkesinin yalnızca ve dar anlamıyla dini tebliğ çerçevesinde anlaşıldığı; ancak Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in peygamberliği gibi akideye ilişkin esaslar dışında, siyasi denilen meselelerde, İslamcı grupların ve bir İslam devleti olduğunu iddia eden yönetimlerin “devlet aklına” uygun davranmayı öne çıkardıklarını ve silahlanmayı en doğal haklarıymış gibi kabul ettikleri görülmektedir. Bu bağlamda, Said'in şu cümleleri, “dinde zorlama yoktur” ilkesinin anlaşılma biçimlerini sarih bir şekilde gözler önüne serer: “İslâm âlemi bu düşünceyi, dinler düzeyinde, son derece yüzeysel bir düzlemde kabul etmiş görünse bile, hâlâ reddetmektedir.” [ Ademin Oğlu Habil Gibi Ol, s. 74] Böylece Said toplumlara işlemiş olan bir zihniyetin bizi tağuta boyun eğmeye yönelttiğini söylemiş olur.

Cevdet Said'in bireyleri suçlu bulmak yerine maddî koşulları belirleyici birer unsur olarak öne çıkaran tavrı, onun ılımlı diyalog ve ikna metoduyla örtüşüyor. Ona göre, adl’e boyun eğmek ve insanlar arasında selâmı yaymak diye özetleyebileceğimiz İslamî yükümlülük, koşulların el vermediği durumlarda tebliğ ve ikna çabasıyla sınırlı tutulur. Böylece kendi yükümlülüğünü yerine getirdiğini ima eden Said, “adalet ile hükmediniz” emrine günümüz insanının nasıl uyacağını da bu minvalde formüle eder: “En azından birlikte yaşadıkları insanları bedensel bir çatışmanın içine girmeme, yeryüzündeki seçkinlerin (elitin), imtiyazlıların koruyuculuğunu yapmama, ellerinde tüfek olmama konusunda aydınlatmaları, irşad etmeleri gerekir.” [Ademin Oğlu Habil Gibi Ol, s. 76]

Görüldüğü gibi, Said'in düşünceleri sadece şiddetin reddini ve ılımlı siyasetin teşvikini değil, aynı zamanda güçlüye boyun eğmeme ve zalimin kuklası olmama hassasiyetini içeriyor. Bu hassasiyet, İslamcıların büyük çoğunluğunda var olan anti-emperyalizm sloganının ötesinde elitizme bir reddiye olarak anlaşılabilir. Zira imtiyazlı sınıfın imtiyazını devam ettirmesi onun tarafından mahkum edilmekte ve bu ölçüde, koruyuculuğunu üstlenmek de “günaha ortak olmak” gibi resmedilmektedir.

Bu kısımda Said'in şiddeti reddedişini, bu reddiyeyi temellendirme biçimleri ile birlikte izah etmeye çalıştık. Hz. Peygamberin sünnetinin yanısıra, Hz. Adem'in evladı Habil'in olgunluğu, Said'in fikirlerini temellendirdiği başlıca noktalardan biri olarak öne çıktı. Said'in yine birçok eserinde ve konuşmasında söz ettiği gibi, “Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol” başlıklı kitabında yer verdiği Hz. Adem'in yaratılış öyküsü, Allah'ın meleklerle olan meşhur diyaloğuna dayanıyor. Kur'an-ı Kerim'de bahsedildiği üzere, henüz İblis Hz. Adem'e secde etmeyi reddetmemişken, öbür meleklerin rablerine insanın yaratılışına ilişkin olarak fesadı ve kan dökücü özelliğini öne çıkarmaları, dikkat çekicidir. Said'in de dikkatini celbeden bu örnek Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol'da şöyle yorumlanıyor:

“Kuşkusuz melekler yeryüzünde fesadı ve kan dökücülüğü en büyük günah olarak zikrettiler de Allah'a ve ahiret gününe inanmamayı, insanın doğuya ve batıya yönelme gibi etkinliklerini zikretmediler. Bu durum, yeryüzünde fesad çıkarma ve kan dökme sorununun, insanla ilgili diğer tüm sorunların anası mahiyetinde olduğuna işaret eder. Ayrıca bu son derece çirkin geleneğin sürdürülmesine vesile olan tasavvurlar, ideolojik tavırlar, yeryüzünde insana yöneltilebilecek en büyük ayıplardır.” [Ademin Oğlu Habil Gibi Ol, s. 90.]

“Dinde zorlama yoktur” ilkesinin tefsiri

Önceki kısımda kısaca sözünü ettiğimiz gibi Cevdet Said, “dinde ikrah (zorlama) yoktur” ilkesini şiar edinmiş ve şiddet karşıtı fikirlerinde esas almıştır. Ancak, bahsetmeye çalışıldığı gibi, dinde zorlamanın olmayışı İslam tarihi boyunca tebliğ görevinin zorla ve gaddarlıkla olamayacağı, olmaması gerektiği yolundaki anlayışla sınırlı kalır. Hatta, İslam dininin savaşla da yayıldığı göz önünde tutulduğunda, Said'in bu ilkenin içselleştirilmediği yönündeki savı daha anlaşılır olacaktır. Öyleyse, bu ilkeyi şiar edindiğini iddia eden Said'in, onu nasıl tefsir ettiğini de görmek gerekir.

Cevdet Said, Din ve Hukuk adlı eserinin bir bölümünü, “Dinde İkrah Yoktur” başlığına ayırır. Dinde ikrah (zorlama) olmayışını, İslam literatüründeki ğayy kavramı yardımı ile açıklar. Bu kavram, kendi heves ve arzularına uyarak aklın gereklerini yerine getirmemektir ki Kur'an-ı Kerim'de sıklıkla vurgulanan “akıl sahipleri” ve “düşünen bir toplum” olma yolundaki emirle ters düşer; ayrıca hevaya uymak, nefsine düşkün olmak ve şeytana uymakla eş değer kabul edilir. Böylece Said, dini zorlamayla yaymanın aynı zamanda insanın nefsine yenik düşmesi ve akıldan uzaklaşmasıyla denk olduğunu iddia eder.

Said, “dinde zorlamak yoktur” ilkesini yorumlarken aynı zamanda tağut kavramını da yardıma çağırır. Tağut kavramı, Müslümanların egemen olduğu/olacağı İslamî bir yönetimi kast eden Dar-ül İslam'ın karşısında, kâfirlerin (Allah'a inanmayan, böylece hakikatin üstünü örtenlerin) İslamî olmayan yönetimlerini ifade eden Dar-ül Harp'e işaret eder. Yine Kur'an-ı Kerim'den alınmış bir ilke olan “tağutu reddetme” İslamî olmayan her şeyi, başta bu hakikati reddeden rejimleri reddetmek anlamına gelir. Said, burada yine kendine has bir yorum yaparak, tağutu reddetmenin aslında cebri ve şiddeti, dinini veya rejimini şiddetle yayan yönetimleri reddetme manası taşıdığını savunur. Böylelikle Said, ancak bu ilkeye sıkı sıkı bağlanıldığı takdirde, iyi bir Müslüman olunabileceğini ifade eder.

Said'in iktidarı ve gücü anlama biçimleri de şiddete ilişkin kavramsallaştırmalarında etkili unsurlar olarak öne çıkar. Öncelikle gücü şiddet ile eş değer görmek yerine, bir imtihan olarak yorumlamayı tercih eder. Ona göre, insanın muhakeme yetilerinin gelişmesi ona bir iktidar ve güç kazandırır. Hakikatin bilinmesi, onun nezdinde insanı hem özgürleştirir, hem de insana güç verir ve taşınması gereken bir imtihan haline gelir. Dolayısıyla, insanın bu otoriteyi doğru anlayabilmesi hayatî önem taşır.

Said'e göre modern dünyada bilginin yarattığı güç ve iktidar, bilek gücünün, fiziksel/maddî kuvvetlerin sağlayabileceği iktidardan daha belirleyicidir, daha merkezî önemdedir: “İnsanın otoritesi artık adale organlarından algılama ve anlama sistemine, yani bilgileri ve tecrübeleri biriktirip aktarma sistemine geçmiştir. Artık ben aydınım; güç benimdir; iktidar benimdir.” [Din ve Hukuk, s. 71] Said bu minvalde, birçok İslamcının yaptığı gibi kavmiyle veya mezhebiyle övünmek yerine, edindiği bilgi ve birikimle gururlanmayı tercih ve tavsiye eder. 

Din ve Hukuk eserinin “İktidarın Adale Sisteminden (Bilek Gücünden) Algılama ve Anlama Sistemine İntikâli” başlıklı bölümünde Hz. Süleyman'ın mesellerinden örnek veren Said, onun “ben anlayışım; kudret benimdir” deyişini öne çıkarır. Ancak hâlâ bu anlayış kavranamamış, iktidar fiziksel güce ait bir mesele gibi görülmektedir: “Hâlâ adalelerin gücüne (bilek gücü), tırnaklara, pençelere ve bombalara güvenilmektedir. İçinde yaşadığımız şu dünya şu ana kadar düşüncelere güvenme kudretine sahip değildir.” [Din ve Hukuk, s. 74]

Ortadoğu'nun ve Balkanların 1990'lardan beri yoğun olarak yaşadığı şiddet sarmalından çıkış için Said'in önerisi, “dinde zorlama yoktur” ilkesini takip ederek, öldürmeyi ne sebeple olursa olsun bir suç olarak tanıma yönündedir. Yine tarihsel olarak kadim örneklere dayandırdığı argümanında Said, Habil'in ve Sokrat'ın öldürmeyi reddedip mahkum ettikleri gibi, modern insanın da öldürmeyi meşrulaştıran her türlü tutumdan uzak durması gerektiğini anlatır. 

 

Mehmet Talha Paşaoğlu

Yayın Tarihi: 25 Nisan 2016 Pazartesi 15:48 Güncelleme Tarihi: 01 Şubat 2018, 11:23
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa
Mustafa - 4 yıl Önce

Üstad zor ve zahmetli olanı öne çıkarmış.Kimlikten taviz Yok,şiddete de yol yok diyor.Kalpak kafkaslı olduğuna mı delalet ki?

abdulkadir
abdulkadir @Mustafa - 1 yıl Önce

Kendisi Çerkesdir.

banner26