banner17

Eserden Müessire Uzanan Mutlak Bir Güzellik Arayışı

Sanatın; günümüzde fizikî çevresiyle birlikte ruhu da çoraklaşan insanoğlunun metafiziğin ve maneviyatın saadet ve sükûnetini yakalamak için elinde kalan son vasıtalardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Bu vadide sanatkâr da kâinattaki ihtişamı ve insicamı yeniden hatırlatarak bizi güzelliğin kaynağına davet edecek olan insandır. Selma Karışman yazdı.

Eserden Müessire Uzanan Mutlak Bir Güzellik Arayışı

Bir yanda “tıklama”larla ölçülen duygular, “like”larla değer ka­zanan ilişkiler, takipçi sayısına kilitlenen hedefler, “marka” ile belirlenen üstünlükler, klavye tuşlarına hapsedilen muhabbetler, görünür olmaya adanan bireysel ihtiraslar, toplumsal talepler, sahip olmayı paylaş­maya, hayran olunmayı, kay­da değer olmaya önceleyen rekabetler ile; hazzın geçiciliği­ni değerin kalıcılığına, niceliğin çekiciliğini niteliğin anlamına, bilinir olmayı kendini bilmeye tercih eden sanal âlemin sanal kimlikleri…

Diğer yanda daha “genç” ve “güzel” görünmek uğruna, “Allah vergisi”nin doğallık ve imtiyazını estetik operasyonun yapaylık ve tekdüzeliğine feda eden idrakleri, zaman ile yarışa giren “neşter mucizesi” görüntüleri, ayırt edilemeyecek şekilde birbirine benzeyen kimliksizleşmiş çehreleri, ruhlarını zamanın ruhsuz ruhuna kaptırmış bedenleri, bedeni sıfırlanırken kendisi obezleşen egoları, fıtratına yabancılaşan ruhları, dışına bakmaktan içini görmeyi unutan, niçin yaşadıklarını bilmediklerinden yaş almaktan korkan kadınları, erkekleri ile; yaşanılan dünyanın narsist benlikleri…

Her toplum ihtiyaç duyduğu karakteri üretir” der usta ruh­bilimci Erich Fromm. Bu demek oluyor ki kemiyeti keyfiyete, teş­hiri mahremiyete, yüzeyselliği de­rinliğe, lafzı anlama, haz tutkusu­nu hakikat arayışına, günübirliği tecrübeye öncelemeye hazır, anlık beğenilere, sığ ve yapay ilişkilere, maddi tatminlere muhtaç; eğreti devşirme kimliklermiş ihtiyacımız olan! Ki, kabuğu içe, imajı asla, görüntüyü öze, gösterişi tevazua, değişimi devama, madde­yi manâya bu kadar kolay tercih ettik. Varlık-bilgi-değer sistemi­mizin “ben idraki”nden ve şah­siyet yapısından bu kadar çabuk vazgeçtik. Yaşlılığa ve bilgeliğine değil yaşsızlığa ve çekiciliğine ya­tırım yapan, ölümün inkârından beslenen kültürel piyasalara, pazar hükümranlarına bu kadar rahat teslim olduk!

Bizler daha “Tanrım beni baştan yarat” söylemini analiz edememişken, bu isyanda “doktor”, “Tanrım” kelimesinin yerini nasıl aldı? Kalemi, kelâmı, gazeli, edebiyatı, zevk ve sanat anlayışı, zaman/mekân, hayat/ölüm kabulleri ile bir medeniyetin “Sıbgatullah” temelli kadim ve kavî güzellik anlayışı, bambaşka bir dünyanın dolgu maddelerine niçin ihtiyaç duydu, rengine nasıl kapıldı? Mecnunların; aşkında ilâhî aşka, tezahüründe asla, suretinde sîrete ulaştıkları, mecazından hakikate, kesretinden Vahdet’e yol aldıkları, hasretinde Haşyet’i, güzelliğinde ilhamı, gü­zelliğinin ardında Mevlâ’yı bul­dukları leylayı nasıl ve niçin kay­bettik?

Bedensel varoluşa indirgenmek

Hayatı biyolojik varoluşa in­dirgeyen modernist telakki, be­deni de sadece bu dünya ile kaim kılıyor, ona, bitimli varlığımızı biyolojik olarak sınırlama göre­vini bahşediyordu. Bu bağış, be­deni, sahibinin gözünde biricik kılarak yüceltirken, diğer yandan ona hangi toplumsal kabullerin bu yüceltmede daha etkili ola­cağını öğretiyordu.

İnsanın ihtiyaç, haz, mutluluk, çalışma, zaman, mekân, başarı algıların­daki değişimler, yalnızca arzunun narsizmini yansıtabilen bu ayna­nın başında gerçekleşti. Bedenin dizginleri artık arzunun elinde idi; bedeni ruhtan, anlamdan, dü­şünceden tamamen koparan bu modern/kapitalist telakkide yeni bedene biçilen giysi, iktisadi olmaktı. Eski bütüncül kimlik, es­kiye ait her şeyle birlikte geçmişe fırlatıldı. Günümüzün “arzuların şelale” olduğu postmodern öz­gürlük ortamında artık bedene giysi bile biçilemiyor, bedene ait yeni bir moda da yok: Rol biçici­ler, makaslarını ve şablonlarını bir kenara bıraktılar. Beden artık iyi, doğru ve güzelin birbirinden tamamen koptuğu, “ortak iyiden” dahi yoksun bir podyumda varo­luşuyla ilgili bütün giysilerinden soyunmuş olarak arz-ı endam ediyor…

“Bedenim benimdir, ne ister­sem yaparım” sloganında somut­laşan yukarıdaki durum, bedenin, hayat alanlarına ait normlardan özgürleşmesi, sadece kendisinin kontrolü altına girmesi demektir. Varolan her şeyin kaynağı olma imtiyazının Hâlık’tan alınarak mahlûka verilmek istenmesi; bil­giyi, insanı ve toplumsal hayatı bölüyor, parçalıyor, dağıtıyor. Bun­dan böyle insan, bedenine ne is­terse yapabilir, hattâ isterse tapa­bilir. Bedeniyle ilgili herhangi bir tasarrufa niyet etmesi yeterlidir. Hayatın yegâne hedefinin, bedene ait arzu ve hazların bütün kayıt­lardan özgürleştirilmesi olduğu bir ortamda, hazzın ertelenmesi de, engellenmesi de artık müm­kün görünmüyor.

Gerontologlar, diyetisyenler, hekimler, fitness eğitmenleri, ya­şam koçları, alternatif tıp ve es­tetik uzmanları, moda ve reklam sektörü bir ağızdan “yaşlanmaya karşı savaş açın”, “yıllara meydan okumak sizin elinizde”, “biyolojik saatinizi geri almak mümkün”, “yaşlanmak kaçınılmaz değil­dir”, “uzun ve sağlıklı yaşamanın sırları”, “kırışıklara veda edin”, “yaşlanmayı geciktirici besinler”, “sıkı vücut için sıkı diyet”, “her gün bir aspirin, balıkyağı, orga­nik gıda, filan falan tohumlar ile ömrünüzü uzatın”, “yeni estetik yöntemlerini keşfedin”, “çirkin kadın yok bakımsız kadın var” diye haykırırken, bazen de birbir­lerine zıt öneri ve uygulamalarla uzun hayat sevdasındaki kafaları karıştırıyor, hayalleri karartabili­yorlar. Hepsi de görünürde genç kalmaya yönelik bu reçeteler; sadece yaşlanmaya dair yeni bir kavrayışın gelişimine yol açmakla kalmıyor, yaşlılığa dair toplumsal ve bireysel anlamlandırmaları­mızı, yaşlanmayı tecrübe etme biçimlerimizi, hayat ve ölüm ile ilgili telakkilerimizi de kökten dö­nüşüme uğratıyor.

Beden mi, haz mı, değer mi?

İnsan, bir dine söz verdiği an­dan itibaren o dinin; âlem tasav­vuru, anlam örgüsü ve varolma biçimi hakkındaki teklifleriyle karşılaşır. Hayatın bu tekliflere göre tanziminin kabulü, kişiyi te­olojik planda dinin mensubu/mü­mini, sosyolojik planda hayatla buluşturan aktörü kılar. İslâm’ın “beden telakkisi” söz konusu ol­duğunda böyle bir kabulün an­lamı; onu ruh ve düşünceden ayrıştırmadan, ontolojik bir kö­tülük isnat etmeden, hadsizce sahiplenmeden, haksızca dışla­madan “emanet bilinci” ile insanî bütünlüğe dâhil etmek, bu terkibi Yaratıcısının terbiyesi üzere koru­mak, düzenlemek demektir. İşte modernitenin, beden algısındaki temel tahribatı, mezkûr terkibi parçalayarak, akıl ile bedeni bir­birinden ayırması ve “bedeni ras­yonelleştirmesi” oldu.

Oysa, Allah’ın vazettiğine ve bu dinin ahlâk kurallarına bağlandıktan, kendimizi ve top­lumumuzu bu manevi ve mutlak bağlılık üzerine inşa etmeye söz ve karar verdikten sonra yapama­yacağımız şeyler vardı. Fakat biz hayatlarımızı bu ahlak sisteminin prensipleri yerine, artık daha faz­la değer verdiğimiz, daha derin anlam yüklediğimiz, kimliğimizi oluşturmada “daha uygun” gör­düğümüz devşirme kavramların hâkimiyetine soktuk: Kanaat ye­rine tekâsür, şükür yerine isyan, îsâr yerine israf, itidal yerine if­rat…

Kendimizi ve toplumumuzu kadim prensiplerimizin değil, bu kavramların ortak paydasında­ki çokluk bildiren bir pekiştirme sözcüğü üzerine kurmaya koyul­duk: “Daha!” Daha uzun yaşa­mak, daha çabuk hareket etmek, daha çok kazanmak, daha çok üretmek, daha çok tüketmek, daha çok eğlenmek, daha özgür, daha genç, daha başarılı, daha güzel, daha alımlı, daha fit ol­mak… Bu “daha”ların bizi daha erdemli, daha âdil, daha huzurlu, daha mutlu, daha müşfik, daha sevecen kılmadığını, kılamaya­cağını düşünmeden… Şükran, vefa, hamd duygularını unut­turan bir “daha toplumu”nun, İlâhî kelamda yerilen “tekâsür” üzerine çöreklenen bir tekâsür sisteminin, insanoğluna ve in­sanlığa “daha” nelere mal olaca­ğını hesap etmeden…

Modern toplum da insana işte tam bu noktada tasallut etmek­te, bu noktada aklını ve ruhunu çelmekte, nefsine direktiflerini bu zaaf noktasından dayatmak­taydı. Ona; bu muhteşem bağlı­lıktan vazgeçerek Allah’ın ipine tutunmayı bırakması karşısında mutlak bir özgürlük vadediyordu. Kendi kuralını kendisinin biçe­ceği, kendi sınırlarını kendisinin çizeceği, kendi işini kendisinin bileceği, yalnızca haz arzu ve ih­tiraslarının sesine kulak vereceği, sadece kendi kendisinin efendisi olduğu mutlak bir özgürlük: “Ben yapıyorsam doğrudur, ahlâkın kaynağı benim, bir başkasına ihtiyaç duymuyorum, bir başka moral felsefeye, ahlaki kılavuzlu­ğa ihtiyacım yok, bir yol gösterici olarak dine ihtiyacım yok, bir ide­olojinin kılavuzluğuna ihtiyacım yok, insanlığın kadim değerlerine ihtiyacım yok; ben davranışları­mın biricik meşrulaştırıcısıyım, bir şey benim için iyiyse, ben iyi olduğunu düşünüyorsam iyidir, doğru olanı belirleyen bizzat be­nim bedensel deneyimimdir.”

 İnsan görünüşte kendisinin efendisi

Farklı deneyimlerin üstünlü­ğünün bile tartışılamadığı, birey sayısınca doğrunun olduğu, bi­reyin deneyiminin hakikatini bil­direcek hiçbir güç veya kaynağın bulunmadığı bu sistemde insan görünüşte kendisinin efendisi­dir. Fakat aslında kulak verdiği yegâne ses, onu kendine fark et­meden çeken, cezbeden, tutsak eden ve ancak onun hazlarını kö­rükleyerek ayakta kalan bir siste­min buyruklarıdır.

Ona iki dünyada saadet vadeden manevi bir bağlı­lığı reddeden insanoğlu, bu defa kademe kademe maddi bağımlı­lıklara saplandı. Bu manevi yok­sunluk ortamına bu bağımlılıklar bir virüs gibi sızdı, ruha metastaz yaptı ve insanın manevi yapısını, fıtrî bağışıklığını çökerterek yerle bir etti. Kumar bağımlılığı, cinsel bağımlılık, internet bağımlılığı, alışveriş bağımlılığı, video oyunu bağımlığı, estetik operasyon ba­ğımlılığı, gıda bağımlılığı, adrena­lin bağımlılığı gibi bu farklı virüs­ler aslında tek bir patoloji altında toplanabilirler: Maddi tutku!

Saplantı da diyebileceğimiz bu tutkunun ağına bir şekilde ve bir tarafından benliğini kaptıran insan aslında bütün özgürlüğü­nü kaybetmiş, ipleri serbest pi­yasanın, moda dünyasının, sanal âlemin ve dünyanın bir köşesin­den ona hayatıyla ilgili emirler yağdıran hiç tanımadığı insanla­rın ve sistemlerin eline geçmiştir. Onlar ne derse o olmaktadır. İşin garibi bu furyaya kendilerini mü­min olarak tanımlayan ve hayat­larını bu kimlik üzerine kurmaya çalışanlarda kaptırmıştır. Evlerin düzeninden, giyim kuşama, yeme içme, eğlenme ve hayat tarzları­na hatta okunan kitaplara, çıkılan seyahatlere kadar onların emirle­rine uyulmaktadır. Sadece sunu­lan şeyler seçilmekte, ihtiyaçlar bile bu hükümranlar tarafından belirlenmektedir. Peki bu nasıl bir özgürlüktür? Güzellik Nefislerimize

Güzellik nefislerimize ilham edilmiştir

Geleneksel ekolün önde isimlerinden Burckhardt, güzel­lik-hakikat ilişkisini şöyle dile getirir: “Güzellik, hakikatin bir ölçütüdür, içinde hakikat barın­dırmayan gerçek güzellik olma­dığı gibi, güzellik saçmayan tam bir hakikat yoktur.” Sanatı ideal güzelliğin ifadesi olarak tanım­layan Coomaraswamy’ye göre Müslüman tahayyülü açısından sanat, bireysel, sübjektif ilham ya da hazcı duygulanımların et­kisinden kurtulduğu ölçüde ilâhî olanı hatırlatan önemli bir dile dönüşecektir. Ekolün tamamına göre; güzellikleri, insanı hayran bırakma ve arındırma güçleri, fıtratımızdaki uyuşmazlıkları dü­zene koyma kapasiteleri ile sanat eserleri, hakikatin hatırlatıcıları­dırlar. Hakiki sanat, insanoğlunun kendi merkezini, yani Allah sevgi­si olan varlığın özünü bulmasına yardımcı olur. Kutsal bir sanat eseri sonsuzluk kokar, mutlağın mührünü taşır ve özünde insa­nüstü imkânların ötesine geçerek bireysel kabiliyeti terbiye eder ve bir bütün olarak geleneğin yaratı­cı işlevini ortaya koyar.

Bu bağlamda sanatın; günü­müzde fizikî çevresiyle birlikte ruhu da çoraklaşan insanoğlu­nun metafiziğin ve maneviyatın saadet ve sükûnetini yakala­mak için elinde kalan son vasıtalardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Bu vadide sanatkâr da kâinattaki ihtişamı ve insicamı yeniden hatırlatarak bizi güzelliğin kay­nağına davet ede­cek olan insandır. Haddizatında “bütün sanatçıların amacı, o mutlak cemal sahibi olanı tasvir etmek, O’nu metafiziksel anlamda kavrayıp eserine kopyala­yabilmektir. Eğer sanatçı, o ilâhî sanatın farkında ise, yaptı­ğı sanat, kişinin kendini tanıyıp sonrasında Rabbini tanıma sanatı olur ve sanatçı, bu yüce sanata hizmet ettiği, icra ettiği sürece bütün sanatlar bir perde olmak­tan ziyade bizi mutlak cemale götüren bir vesile olur. İşte ge­leneksel veya gelenekli sıfatını verdiğimiz; kendi medeniyetimi­ze, özümüze, hayat biçimimize ait sanatlar, bu tür bir, muhatabını iç yolculuğa, kâinatı keşfe, muraka­beye, ilâhî aşka davet etme hede­finden doğmuştur. Dolayısıyla bu sanatların sanatkârı da bu hedef­le tamamen örtüşen bir şahsiyet arz eder; bilinirlikte, şöhrette, egoda değil, tevazuda yarışır. Güzelliği Allah’tan gelen ve yine O’na sunulan bir değer olarak kabul ettikleri için, kendilerine verilen ilham ile o esere nail ol­mak, onlara şeref olarak yetmiş­tir. Onlar benliklerini ilâhî ferman önünde, aynı deryanın dalgala­rında törpülenen çakıl taşları gibi eritmişler, bir arada olarak var olmanın neşvesine ulaşmışlar­dı.

Sultan Ahmed Camii’nin tek bir yerinde sedefkârın imzasını bulamayışımız, Şehzade Meh­med Türbesi’nin hatlarında hat­tatının imzasına rastlanmaması, var olan imzaların şifrelerinin ise hâlen çözülmeye çalışılması, Mimar Sinan’ın bilinen yüzlerce eserinden sadece yalnızca birin­de imzasının bulunması, divan şiirindeki sayısız “lâ edri” imzası gibi Türk-İslam sanatında­ki pek çok mahviyatkârlık örneği durumun sebebi tam da budur. Onlar imzalarını, irfanlarından ilham alan, tevazuları üzerinde yükselen, diğerkâmlıkları ile de­ğer kazanan bir medeniyete atma şerefine nail oldular. Çünkü onlar hayatı, zamanı ve sanatı; anda ya­şamak, onun hakkını vermek, onu zamanın sahibinin istediği gibi geçirmek, olmayı sahip olmaya yeğlemek, geçmişten sadece yola ait tecrübeyi devralmak, geleceği ise tekâmül yolunda verilen bir imkân olarak görmek gibi, kendi­lerini “ibnü’l vakt” kılan meziyet­ler ile ihya etmişlerdi.

Sanatta marifetullah neşvesine talip olmak

Sanatı; “özü itibariyle olduk­ça dinî bir anlam taşıyan ulvi fikrî yükümlülüğün kutsanmış bilin­cine varmak” olarak tanımlayan dâhi sinemacı Tarkovski şöyle yakınır: “Benim açımdan ideale ulaşma anlamına gelen sanatta, güzellik gibi olağanüstü önemli bir kategori neredeyse tamamen yok olma­nın eşiğine gelmiştir.” Gerçekten de bu “ola­ğanüstü kategori”nin yerinden oynaması, sadece sanatı değil, aynı ideal arayışındaki ahlâki değer sistem(ler)ini yerinden etmiştir.

Top­lumumuzun da, hayat algıla­rı ve pratiklerini kökten değişti­ren bu global sarsıntıdan nasibini aldığı, değişen güzellik anlayışı­nın; insan, mekân, zaman, sanat, ilim, ölüm, hayat telakkilerindeki tahribatı üzerinden açıkça okuna­bilir. Bunun için etrafımıza şöyle bir bakmamız yeterlidir: Gökkub­benin eşsiz siluetini delip geçen gökdelenler, hayatların üzerine dikilen konutlar, aileyi bölen, aşkı örseleyen, şiddeti körükleyen, zamanı ve anlamı parçalayan di­ziler, “dolduruş”a getirilmiş bir örnek çehreler, nezaket yoksunu davranışlar, bozulmuş Türkçeler, görgüsüz zenginlikler, sorumsuz ve pervasız teşhirler, stil ve şıklık yarışları, marka ve gösteriş sa­vaşları, mantar gibi türeyen tüke­tim katedralleri…

Sonuçta, Schumacher gibi Küçük Güzeldir diyemiyor ol­mak, Kutlu gibi Yoksulluk İçimiz­de dememize yol açtı. Zenginli­ğin, iç zenginliğini de kapsayan manasını ve bunun içe bakış ve kendini tanıma ile elde edilebile­ceğini, asıl yoksulluğun ise mad­deye değil, manaya ait yani içe dair bir yoksunluk olduğunu unut­tuk. Eserden müessire uzanan bir mutlak güzellik arayışının yolcu­ları olarak yolumuzu ve yoldaki izleri kaybedeli beri de toplumca kaçınılmaz bir “biz şuuru aşınma­sı” yaşıyoruz. Üstelik yalnız kendi “biz”imize değil, bizzat kendimize de yabancılaşıyoruz. Gitgide ken­di öz benliklerimizi, yani “iyiliğin, doğruluğun ve güzelliğin ilham edildiği nefislerimizi” bile kendi­mize ötekileştirmekte maharet kesbediyoruz.

Burada bize fert fert düşen, iyiyi ve doğruyu yaşam tarzı ve toplumun teme­li olarak takdim eden bir inanç sisteminde, güzelliği de, yeniden bu yaşam biçimiyle rabıtasında aramak ve bu arayıştan hayata yeniden iyilik ve doğruluk devşir­mektir. Bu temrin bize Marifetul­lah neşvesini bahşedecek; zevk, ahlâk ve doğruluğa ait hassas teraziyi yeniden ayarlama, meta­fizik, etik, estetik düzeydeki derin boşluklarımızı, “ben” ve “biz” adı­na doldurma imkânını verecek­tir. Bize; dışımıza, bedenimize, imajımıza ait narsist iddialardan sıyrılıp anlamsızlığın karanlık ka­­buğunu, güzelliğin sonsuz gökku­şağında eritmek itiyadını kazandı­racaktır. Bu arayış aynı zamanda bizim için, Tanpınar’ın “Cetlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla iste­dikleri bir ruh ve imanları vardı.” dediği türden bir yeniden olma, bulma, kurulma fırsatıdır…

Zaman ile yarışmak yerine ibnü’l-vakt olmak

Yukarıdaki satırlara katıldı­ğımızda, global yükünün altında gitgide biraz daha ezilen, hantal­laşan ve yeknesaklaşan dünya­mızın, kökleriyle irtibat hâlinde, muhit bir yerelden evrensele uzanan sanat ve güzellik anlayış­larına acilen ihtiyacı olduğuna da inanabiliriz. Hattımızın, tezhibimi­zin güzelliği, letafeti, inceliğini işaret ederken, aynı anda bizi kâinatın Musavvir’ine, güzelliğin mut­lak kaynağı olan Cemal’e, yani eserden müessire davet edecek, uykulu gözlere, kilitli kalplere, O’nun yaratma, tasarruf ve lüt­fetmedeki eşsiz hünerini tecrübe imkânını verecektir. Kim olduğu­muzu, nereden gelip nereye git­tiğimizi, burada neden bulundu­ğumuzu ikrar ederken bir yandan da estetik bir zirve olarak İslam medeniyetinin ardındaki yaşam tarzını, medeniyetin kurucu di­namikleri olan inancı, muhabbe­ti, şefkati, ahlâkı, kanaati, infakı işaret edecektir unutkan bilinç­lerimize…

Böyle bir idrak ile güzelliğin izini sürmek, bizi zaman ile ya­rışmanın onu durdurmaya çalış­manın onun aldatıcı rüzgârına kapılmanın örseleyici yanılsa­malarından ve ürkütücü boşlu­ğundan da kurtaracaktır. Bize zamanda kalarak, onun imkânına sahip çıkmayı, onu “emrolundu­ğu üzere dosdoğru” ihya etmeyi, onda geçmiş ve gelecek kaygısın­dan azade olarak yaşamayı, ona tecrübeyi katıp istikbale taşımayı, yani fani olmanın sırrına sahip bir idrak ile vakte dâhil olmayı, zamana karşı koymadan onda ibnü’l-vakt olmayı öğretecektir. İlâhî yolculukta, batıni yolu, zahiri seraplara; kalıcı olanı geçiciye, uhreviyi dünyeviye tercih eden vaktin çocukları bundan böyle şairin mısraındaki ebedî saadete kulaç atarlar:

Ölümden ne kor­karsın

Korkma ebedî varsın…

 

Selma Karışman, “Sanal Kimlikler, Narsist Benlikler” Bilimevi Kadın dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2018, Sayı 5.

 

 

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 14 Temmuz 2018, 10:43
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20