Esed'e göre Kudüs neden dünyanın merkezi?

Tekdüzeliğin olabildiğince fazla olduğu ve çok az şeyin garip olduğu hayatlardan sıyrılmanın yolunu arayan Muhammed Esed’in Doğunun Romantik Olmayan Yüzü’nde amacı, kendi deyişiyle ‘ötekinin yabancılık deryasına dalmak’..

Esed'e göre Kudüs neden dünyanın merkezi?

 

 

Mana Yayınları’nın Ocak 2010’da baskısını yaptığı Doğu’nun Romantik Olmayan Yüzü, Muhammed Esed’in gezi notlarının yer aldığı, seyahat etmeyi ve gözlem yapmayı seven herkesin okuması gereken önemli bir kitap. Kitabın başlangıcında çıktığı gezintinin önemini Avrupalı oluşuyla açıklayan Esed, Avrupa’dan dışarı çıkmanın kendisi için oldukça mühim olduğunu belirtiyor. Tekdüzeliğin olabildiğince fazla olduğu ve çok az şeyin garip olduğu hayatlardan sıyrılmanın yolunu arayan Muhammed Esed’in amacı, kendi deyişiyle ‘ötekinin yabancılık deryasına dalmak’. Zaten takıldığı ve uzun uzun anlattığı gezdiği yerlerdeki ‘yerel’ detaylar da, ne kadar istekli bir gezgin olduğunu okuyucuya ispatlıyor. Özellikle ötekinin yabancılık deryasına dalma isteği, eminiz ki yeni yerler görme aşkıyla yananlar için oldukça manidar ve değerli.

Muhammed Esed yaşayarak geziyor

Gezmek sizin için ne ifade ediyor? Gittiğiniz coğrafyanın tarihî yerlerini görüp otel odasına kapanmak mı, yoksa hem görmek hem de neresi olursa olsun oranın insanlarıyla tanışmak ve de konuşmak mı? Tercih meselesi olarak görebiliriz bunu ama Muhammed Esed için gezmek adeta orada yaşamak anlamına geliyor. Acaba ulaşımın zor olmasıyla alâkalı bir durum mu bu? Zira meşakkatli yolculuklar sonrası daha fazla kalmak isteyebilir insan ve bu da orada yaşamak anlamına gelir kısa bir süre de olsa. Bu aklımıza gelen bir unsur ama ulaşım nasıl olursa olsun sanıyoruz kişiyle alâkalı bir mesele bu bahsettiğimiz. Esed gözlem yapıyor, yazıyor, yaşıyor, izliyor sürekli... İşte bu da kitabının lezzetine lezzet katıyor.

Kitap yalnızca Kudüs’ü içermiyor. Yolculuğun güzergâhı oldukça uzun. Kudüs, Üsküdar, Amman, Hicaz, Kahire... Her biri ayrı bir haberde ele alınacak kadar değerli. Biz hepsini değil de birkaç yerdeki gözlemlerini aktardık. Ayrıca siyonizm hakkında yaptığı yorumlar da uzunca işlenebilecek bir başka haber konusu.

Kudüs’ten başladığı yolculuğunda sık betimlemeleriyle aklında kalanları oldukça güzel anlatan Esed, Kudüs’ü arkasında bırakırken şehir hakkında aklında kalanları yazıyor. Kendi ifadesiyle, ‘tüm şehirlerin en şaşırtıcı olanı’, Kudüs, şu baskın izlenimi bırakıyor Muhammed Esed üzerinde: Dinsel fanatizm, yoğun bir şekilde çiğ et ve deri kokan sokaklar, asırlık görüntülerden yoğrulmuş insan yığınları, çarşılar ve gürültülü- aç gözlü pazar meydanları. Gürültülü pazar ve çiğ et, ya da yalnızca et mi desek, Doğunun hengâmesine alışık şahıslara pek de uzak olmayan iki kavram.

“Tuhaf gülüyorlar şu Mısırlı Araplar!”

Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, Muhammed Esed’in notlarında detaylara takılması okuyucuyu memnun edecektir. Meselâ Mısır’da iken, Mısırlı Araplar’ın gülüşünü tuhaf bulan yazar, onların hayat dolu olduğunu, zarif- beyaz, mavi, mor yahut kahverengi celabiyelerinde Mısır sokaklarında yürürlerken hep şen şakrak olduklarını, bunun da insanı oradaki politik sorunların çok az önemli olduğuna ittiğini belirtiyor.

Muhammed Esed, yaptığı bir gözlemde Kudüs’teki Arap sürücülere değiniyor. Onlar için “otomobil sektörünün çıkartmış olduğu en becerikli sürücüler” yorumunda bulunuyor. Arap sürücülere dair yaptığı bu yorum, Suriye’ye giden ve oradaki Arap sürücülerin araba sürüşünü görenler tarafından da doğrulanıyor istemsizce. Gerçekten de onlar ‘kendilerinden çok emin bir şekilde karanlıkta görülmeyen yılan gibi kıvrılan yollarda esiyorlar’ araçlarıyla. Yolları okurcasına süren bu sürücüler, tümsekleri ve çukurları Esed’in de ifade ettiği gibi ‘rahat bir şekilde hissediyorlar’. Esed, bu detayı geçmiyor; Arap sürücülere dair yaptığı yorumlarına devam ediyor: “Onlar doğuştan sürücüler, aynen bir zamanlar çöldeki sürücü ataları gibi. Bedeviler atlarının boyunlarından onları tehlike ve kötü şanstan koruması için mavi taş nazarlıklar asarlar; aynı nazarlıkları her bir arabanın radyatörünün önünde asılı bulabilirsiniz.”

Atların boyunları ve arabaların radyatörleri… Fevkalade ince bir benzetme bu. Nazar boncuğu, akla gelen o herkesçe atfedilen konumu ve niteliği bakımından da insanı düşündürüyor, ama ataları at süren kıvrak Arap sürücülerin araçlarındaki radyatör ile atalarının atlarının boynu… İkisinin ortak yanının nazar boncuğu olduğunu söyleyen Esed, kurduğu bu ince ilişkiyle gerçekten okuyucuyu kendine hayran bırakıyor.

Kudüs’te bulunduğu sıralarda Yahudiler ve Araplar hakkında gözlemlerde bulunan Esed, Rusya, Polonya, İran, Buhara, Fas, Tunus ve Avrupa’dan gelen Yahudiler ile şehirli, fellah ve Bedevî Araplar’dan bahsediyor. Bu iki topluluğun arasındaki ilişkileri gözlemlendiğinde bir ‘diş bileme’nin mevcut olduğunu söyleyen Esed, bunun iki grubu da bir yere götürmeyeceğini düşünüyor ve durumu ‘nefretlerin yarışması’ olarak isimlendiriyor. Oldukça objektif bir not alma mantığı olduğu gözlenen Esed, Kudüs’ün dışarıdan gelenler için sevimli görünecek bir şehir olmadığını söylüyor. Kudüs’e gitmişken “Kudüs çok güzel, Kudüs harika ve hiçbir kusuru yok” gibi bir cümle kurmak da gezgin heyecanı olarak bir insanın ağzından duyabileceğimiz cümleler aslında ama Esed’in aktarımında bu yok; net her şey: Güzele güzel, çirkine çirkin.

Bir yağmurlu günden bahsediyor Esed, ağır ve kasvetli bir havanın varlığından söz ediyor. Böyle yağmurlu havalarda, yağmurun bir süre kesilip sonrasında baharın sıcaklığının hissedilebildiği anlarda Kudüs’ün iç ve dış hatlarının hiç olmadığı kadar berrak göründüğünü söylüyor.

Arap hareketi politik bir fantezi değil ki

Kendisi de Avrupa’da yaşamış olan Esed, şöyle bir soru soruyor: “Biz Avrupa’dakiler Araplar hakkında ne biliyoruz ki?” Avrupalılar’ın oralara ya sabit fikirlerle ya da hiçbir şey bilmeden gittiklerini belirten Esed, o dönem Arap hareketi için şu yorumda bulunuyor: “... fark ediyoruz ki Arap hareketi, özgür insanlığın bu dosdoğru hareketi gerçekten de var, sadece politik bir fanteziden ibaret değil.”

Bedeviler hakkındaki gözlemlerine son veremiyor yazar, zira yol boyunca görüyor onları. Bir tanesini gözlemliyor meselâ, Davut kalesinin içinden Eski Şehre doğru olan girişin oralarda. ‘Eski bir efsaneden gelen bir figür gibi gümüş grisi gökyüzüne arkasını vermiş bir siluet’ olarak anlatıyor bize o bedeviyi, gümüş grisinin figüran oluşunu gökyüzüyle beraber düşünüyoruz biz de. ‘Her bedevi’ gibi onun da güçlü olduğunu ve fazla kilosu olmadığını aktaran Esed, kısa bir kızıl sakala şekil vermiş keskin çene kemikleriyle yüzünün daha derin bir çekim gücü oluşturduğunu söylüyor.

Buharalı bir Yahudi’nin evine misafir olan Muhammed Esed, onların Kudüs’te sayılarının fazla olduğunu aktarıyor. Yirmi yıldan daha evvel (yazdığı dönemi hesabı katarak bu yirmi yılı hesaplamak lazım) Çarlık Rusya’sının Yahudiler’i uzaklaştırmasıyla Kudüs’e giden Buharalılar’ın evinden de önemli şeyler aktarıyor Esed. Oturma odasında yağlı boya portresi bulunan adam, evin hanımının babası imiş ve Buhara hanlarına danışmanlık yapıyor imiş. Bu kişiye ait cübbeleri çıkartıyor evin hanımı ve bu sayede Muhammed Esed ilk defa Buhara kumaşı görmüş oluyor. Buhara kumaşı orada olur da, Esed tespit yapmaz mı? Asırlarca süren bir zanaat geleneği olarak tanımladığı kumaşın işçiliğini mükemmel olarak niteleyip denginin olmasının ‘imkânsız’ olduğunu belirtiyor.

Betimlemeleri uzar gider Esed’in. Kitabı okumadan da asla o havayı yakalayamayız düşüncesindeyim. Hatta orjinal dil ile okumak bu işin en yalın ve güzel hâli olabilir. Ama kumaş hakkındaki şu yorumunu, genele yansıtmak açısından geçmek mümkün değil: “Ve burada her şey egemen mükemmeliyet ve basitlik içinde.”

Güveç bu, hiç de sıradan değil

Muhammed Esed Kudüs’te iken dünyanın merkezinde olduğunu söylüyor. Bunu İsa’nın o topraklarda yaşaması, dua etmesi yahut çarmıhta öldürülmesiyle açıklamadığını belirtiyor. Ya da yine bunu kendi kendi halkı olan Yahudilerle bağlantı kurarak açıklamadığını söylüyor. Bunları özellikle belirtiyor. Neden Kudüs’te iken dünyanın merkezinde olduğunu söylüyor Esed? Şöyle açıklıyor: “Ben burada dünyanın merkezindeyim, çünkü Arap yaşamında şu anın mırıldanışını başka hiçbir yerde olmadığı kadar duymaktayım.”

Muhammed Esed bir de güveçten bahsediyor. Hem de nasıl bahsediyor! ‘Narin yuvarlak kenarlarından elle şekillendirilmiş iki kulpu havaya doğru kıvrımlı; kil üzerinde ilkel bir çömlekçinin pamak izlerini’ hâlâ görebildiğini söylüyor. Gördüğü bu ‘belirginlik’ ise onun dünyasında şu şekilde yorumlanıyor: “Görüyorum, bu fevkalade basitliğe damgasını vurmak için hiçbir çaba göstermemiş.” Aslında güveç, yalnızca güveç gibi duruyor. Birçok insana da göre de öyle. Ama Esed yorumladıkça yorumluyor. Fellahların ve bedevilerin her yerde kullandığı türden bir kap olarak isimlendiriyor güveci. Dokunmak ve güveç arasında bir bağlantı kurmaya çalışan Esed, Araplar’ın ortak bir buluşma noktasına sahip olduğunu söyleyip asıl gerçekliğin birbirine dokunmak olduğunu belirtiyor. Yani görmek. Yani hissetmek. Gözlerine bakmak.

Esed acaba Facebook’u görse, Facebook’ta bolca yazıp da normal hayatta bunun binde birini konuşamayan garip insanları izlese nasıl bir yorumda bulunurdu? Merak ediyorum, zira Esed kuruyor şu cümleyi, dokunmanın yalnızlığımızı uzaklaştırdığı yorumunu yaptıktan sonra: “Yemeklerini bu tür güveçlerde pişiren insanlar ne büyük bir lütuf sahibi.” Bununla bağlantılı olmayan farklı bir sayfada ise Araplar’ın zarafetinden bahseden Esed, yaptıkları her şeyde bunun görüldüğünü belirtip şunu söylüyor: “Zarafet asla kirli değildir.”

 

 

Esad Eseoğlu bir güzel seyyahın anlattıklarından aktardı

Güncelleme Tarihi: 19 Mayıs 2016, 16:49
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER