Erdemli ve faziletli bir cemiyetin teşekkülü üzerine hasbihâl

Zayıf durumdayken savunulan ilke ve ahlaki duruş güce kavuştuğunda devam etmelidir. Aksi takdirde uğruna mücadele edilen değerlerin kıymeti kalmaz. Yusuf Karagözoğlu yazdı.

Erdemli ve faziletli bir cemiyetin teşekkülü üzerine hasbihâl

Erdemli, faziletli, ahlâklı, kültür ve medeniyetine bağlı cemiyetin oluşması için gayret etmek fikir adamı, aydın, kanaat önderi ve âlimlerin üzerine bir borçtur; yani takvalı, adil ve ahlâklı olanların, kısaca iyilerin,  dürüstlerin ve samimilerin canhıraş bir şekilde, gece gündüz demeden bıkmadan usanmadan çalışıp çabalaması gereken ağır bir yüktür. Sabır ve çileye müteallik olan bu ağır yük, çorak toprağa ab-ı hayat sunan bereketli nisan yağmurları gibi susuz gönüllere birer rahmet, daralan ve sıkılan ruhlara birer umut neşesi olacaktır. Nisan yağmurları nasıl çevredeki toz birikintisini, çöp, atık ve kalıntılarını temizleyip paklıyorsa erdem, fazilet ve ahlâk da inşa ve ihya ettiği, hayat ruhu üflediği cemiyeti hırsızlar, kamu malını talan edenler, tefeciler, ahlâksızlar, dolandırıcılar, kumarbazlar, zinakârlar ve ayyaşlardan kurtarır; sözünü hülasası kan emici, asalak ve sahtekârları ayıklayıp ayrıştıracak potansiyeli kendisinde bulur. İslam’da şerri defetmek hayır işlemekten evladır, mesela nasıl ki namaz kılmak için önce pisliklerden arınarak taharet almak sonrasında abdest almak gerekiyorsa, yani namaz gibi bir hayrı işlemek için taharetlenerek şerri defetmek lazım. O zaman diyebiliriz ki kötülükler önlenmeden iyiliklerin yapılması çok fazla etkili olmayacağından kötülerle mücadele etmeden tek başına iyi olmanın cemiyete yansıması sağlanamayacaktır.

Âlemlerin Efendisi Fahr-i Kâinat Peygamberi Hz. Muhammed Aleyhissalatu Vesselam, yaşadığı Mekke dönemini ahlâk üzerine, Medine dönemini ise medeniyet üzerine temellendirmiştir. Fikir ve inanç hürriyeti çerçevesinde dinini yaşamaya çalışan müslümanların toplumu değiştirme-dönüştürme bilincini oluşturup dinamiklerini bu zeminde faal hale getirmeleri gerekmektedir. Bu bilincin sorumluluğunda olan bizler, zorla ve dayatma yoluyla değil; güzel öğüt ve nasihatlerle kalpleri fethedip kazanmakla işe başlamalıyız. Zayıf ve güçsüz de olsak toplumun kötü haline göz yumup başkalarını bekleme yanlışına düşmemeli, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker görevini ihmal etmemeliyiz; unutmayalım ki zayıf ve güçsüzlerin de imkân kazanarak bir gün güçleneceği aşikârdır. Bazen küçük bir damlanın sürekli aynı noktaya değerek kayayı deldiğine şahit oluruz veya sivrisinek vızıltısı bile rahatsız etmeye yetiyor, o yüzden iyiler az da olsa yaptıkları çabayı küçümsememeliler, sürünün içindeki koyunlardan biri yâda akarsuyun sürüklediği saman çöpünden olmamak adına akıntıya kürek çektiklerinin farkında olmalıdırlar.

Peygamber’in (as) davetine ayyaşlar, namussuzlar, sahtekârlar, dalkavuklar, hilekârlar, düzenbazlar, ahlaksızlar, tefeciler, hırsızlar karşı çıktı. Hakk ve adaleti hazmedemeyenler hakikati susturmaya yeltenecekler, kendilerini kayırmayan, onlara ayrıcalık ve öncelik tanımayan nizam ve sisteme düşman olacaklar. Keyiflerini kaçıracak, ağız tadlarını bozacak, üzerlerine korku salacak bir düzene tabi ki, karşı çıkacaklar.

Bunlar zayıf gördükleri insanların mal, can ve hürriyetine kastedeceklerdir. Bu ve bunun gibi insanların haklarını çiğneyenlere sessiz kalmayan, cemiyette mağdur, mazlum ve muhtaç olanların sığınacağı Kureyş kabileleri arasında yapılan, Hz. Muhammed’ (sav) in de katıldığı hangi din, dil ve ırktan olursa olsun mazluma sahip çıkıp zulme engel olmak için kurulan adı Hilfu'l-Fudûl olan yani erdemlilerin ve faziletlilerin dayanışması gibi yapıların olması elzemdir. Haddi aşan, başkalarının haklarına tecavüz eden caniler, katiller, zalimler, haramiler, sapıklar ve diğer suçlular fıtratları başkalaşan,  tabiatlarından kopmuş kötüleri temsil ederler, işledikleri cürüm ve suçlarla toplumda düşmanlık ve kutuplaşmayı körükleyen kötülere müdahale şarttır. Biz iyileri temsil edenler olarak varlık sahasını terk ettiğimizde, ruhsuz beden cesedinin yani sadece canlılık emaresi gösteren kalp atışlarından ibaret et parçasının yaşadığı, lakin ruhumuzun öldüğü duruma düşeriz.

Hz. Musa (as) Firavun’un sarayından çıkan bir çocuk olduğu halde tek başına İsrailoğullarının köleleştirilmesine karşı çıkarak etrafına önce bir avuç inanmış, daha sonra kalabalık artarak bir kabile veya topluluğa hükmetme dirayeti gösterdi. Fakat İsrailoğulları içten içe özgürlüklerinin ellerinden alındığı eski hayatlarına dönmeyi tercih ediyorlardı, bu durumla ilgili olarak Kuranı Kerim’de Hz. Musa’nın kavmi konforu lüks hayatı köleliğe ve zillet içinde yaşamaya tercih ettiği bildirilmektedir. Hani bir zamanlar, "Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbi’ne dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın." dediniz. (Bakara / 61) Elmalılı Merhum, bu ayetin tefsirini: ‘İsrailoğulları'nın bu isteğinde, şüphesiz göçebelikten kurtulup yerleşik hayata, şehir hayatına geçmek arzusu vardı. Fakat bu arzu, eğitim, ilim ve ibadet gibi yüksek bir maksat ve hedefe değil, bıldırcın ve kudret helvası yerine soğan ve sarmısak yiyebilmek için bayağı bir maksada dayanıyordu. Bunda da vaktiyle Mısır'da yaşadıkları sefil hayata istek ve adeta hasret gibi bir maksat yatıyordu ki, bu da hürriyetin kadrini takdir edemeyip, köleliğe talip olmak demekti’ diye açıklamaktadır.

"Uğruna savaştığımız değerleri ihmal ederek zafer kazanmanın hiçbir anlamı yoktur."

Zayıf durumdayken savunulan ilke ve ahlaki duruş güce kavuştuğunda devam etmelidir. Aksi takdirde uğruna mücadele edilen değerlerin kıymeti kalmaz. Aşk ve dava ahlakı yerini menfaat ve gösteriş odaklı yaşantılara bırakınca mücahit bildiklerimiz müteahhit olmaya başladılar. Nitekim zafer sarhoşluğuyla kendi değerlerini hiçe sayarak iktidara gelmenin anlamı yoktur. Çünkü savaştayken “Namazı sonra kılalım.” diyenlere Hz. Ali (r.a) cevaben: "Uğruna savaştığımız değerleri ihmal ederek zafer kazanmanın hiçbir anlamı yoktur." demiştir.

Bugün iktidara talip olanlar adam kayırma, rüşvet, torpil ve iltimas gibi vicdanın kabul etmediği, kamu hukukunu ayaklar altına alan, gayri insani ve gayri ahlaki davranışları önlemedikçe halkın destek ve güvenini kaybederler. Yine zaman zaman azılı hırsız, katil ve tacizcileri için çıkarılan af yasaları bu suçlardan zarar gören mağdur ve masumların vicdanını yaralamakta ve intikam hislerine neden olmaktadır. Suçluların korunduğu bir sistem ve düzen yıkılmaya mahkûmdur, her şey adaletle ayakta durur.  Yaşadığımız toplumda ehliyet ve liyakat olmayınca adalet de olmuyor, tabi ki de sonuç olarak toplumsal kaos yaşanması kaçınılmaz oluyor. Maalesef toplumda en çok şikâyet konusu olan ve gözetilmeyen haklar kamu hakkı ve kul hakkıdır. Üzerinde kul hakkı olanlar şunu bilmeli ki ümmeti olduğu Peygamber’in sırtını açıp kimin üzerimde hakkı varsa gelsin alsın buyurmuştur. Hayatında herkesin hak ve hukukuna riayet eden Resul-i Ekrem  (SAV)  vefatına yakın Mescid-i Nebevi’de ashabını toplayıp onlara şöyle buyurmuş: “Ashâbım! Kimin sırtına vurduysam işte sırtım, gelsin vursun; kimin malını sehven aldıysam, işte malım gelsin alsın.” Böylece ölmeden herkesle helalleşerek bizlere örnek olmuştur. Kul hakkı yiyen ve bu hal üzere ahirete göçenlerle ilgili hadis-i şerifte şöyle buyrulmakta: “Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (kıyâmet ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce, daha burada iken helâlleşsin. Aksi takdirde o gün, sâlih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenâtı yoksa arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk, 48)

Maalesef İslam’ın yanlış anlaşılmasıyla birlikte dünya / ahiret dengesi bozuldu; Yahudilerin dünyevileşme arzusu kapitalizm dalgası şeklinde, Hristiyanların riyazet veya ruhbanlık arzusu sosyalizm dalgası şeklinde ictimai hayatta tezahür etmeye başladı. Hâlbuki islam dini ne abdestli kapitalizme ne de sosyalizme sıcak bakar. Talut’un ordusunda emre muhalefet edip nehirden kana kana su içenler gibi dünyaya dalmaktansa emre uyup susuzluğumuzu gidermek için bir avuç su içmekle mükellefiz. Birilerinin dediği üzere zühd hayatını tercih eden Hz. Ebu Zer el- Gıfari (r.a) örneğinde olduğu gibi kendi ihtiyaçları dışında tüm malını dağıtanlara sosyalist denilemeyeceği gibi Hz. Ebubekir (r.a) gibi zengin olup kazandığını infak ederek islama hizmet edenlere de kapitalist diyemeyiz. Ama bugün geldiğimiz noktada sosyalizmi çare olarak gören teyemmümlü komünistler yerini kapitalizmi ve liberalizmi çare olarak gören abdestli kapitalistlere ve muhafazakâr liberallere bıraktı.

Muhafazakâr liberaller de toplumu kıt kanaat geçinmeye zorlayıp kendileri müreffeh bir hayat yaşayan bürokratik statüko ve sermaye patronlarıyla dirsek teması kurarak gelir adaletsizliği ve haksız düzen oluşturdular. Ne yazık ki hırs ve tamahlarından dolayı savundukları ilke ve prensiplerden vazgeçtiler. Bunlar ve bunlar gibi olanlar hakkında ‘Zenginlik uğruna güvenlerini satan insanları gördüm. Evlerini genişlettiler (ama) kabirlerini daralttılar.’ diyen İmam Gazali meseleyi ne güzel özetlemiştir. Hakikaten dünyalık peşinden koşanlar bir zaman sonra karakterlerini,  arkadaşlarını ve yolunu kaybediyorlar. Bizler de içimizdeki hırs ve dünya sevgisini frenlemeli,  sadece dünyaya dalıp ahiretimizi unutmamalıyız.

Velhasıl-ı kelam günahkârların giderek çoğaldığı, haddi aşıp zulmeden ve haksızlık yapanların arttığı, yalancı, düzenbaz ve riyakârların cirit attığı bir yerde erdemli ve faziletli bir cemiyet; iyilerin, mücadele edenlerin, sadık ve güvenilirlerin, takvalı ve ahlâklıların, arınıp temizlenenlerin tevbe edenlerin omuzlarında teşekkül edecektir. Bizler de bu erdemli ve faziletli cemiyetin kurulmasında görev alan kimselerden olmayı temenni edelim. Aynı şekilde hayra teşvik edip günahtan sakındıran, iyiliği emredip kötülükten nehyeden topluluktan olmak ümit ve dileğiyle.

Yusuf Karagözoğlu

Yayın Tarihi: 21 Ocak 2021 Perşembe 17:45 Güncelleme Tarihi: 21 Ocak 2021, 17:44
banner25
YORUM EKLE

banner26