Elma satmak çocuğu olgunlaştırmaz mı?

Hâce Alâeddin Attar, Şah-ı Nakşibendî’nin eğitim metoduna göre bir sepet elmayı satmadan olgunluğa erişemez miydi?

Elma satmak çocuğu olgunlaştırmaz mı?

 

Hâce Alâeddin’i Attar Hz., Buhara’nın önde gelen varlıklı ailelerinden birinin oğludur. Kendinden başka iki abisi daha vardır. Bunlar maddiyata düşkün, özellikle de büyük olanı oldukça katı yüreklidir. Hâce Alâeddin ise bunların tersine ilme, bilgiye gönül vermiştir; bundan başka bir şeyle de pek mutlu olmamaktadır. Babaları Hâce Alâeddin’i bu yönünden dolayı daha fazla sever ve ölümünden önce talimini bırakmaması için vasiyette bulunur.

Dünya hayatının bir cilvesi vardır, imtihan. Hâce Alâeddin de bu anlamda hem kendi içinden hem de çevresinden bu imtihan çemberinin içine çekilmiştir. Büyük abisi ondan talimini bırakıp işlerin başına dönmesini istemektedir. O ise bir yandan medrese talimine devam etmek için mücadele ederken, bir yandan da bu talim onun ruhunu huzura kavuşturmamaktadır. Başka bir şey olmalı ama ne olması gerektiğini kendisi de bilmemektedir. Bu düşünceler içerisinde rüya ve uyanıklık arasında bir kimse görür fakat kimdir bu zat bilmemektedir.Nakşibendi

Eşyalarını odandan çıkardın, ya gönlünden?

Bir gün bu halde medreseden çıkıp kırlarda dolaşırken bir topluluğa rast gelir. Bir hoca talebelerine ders anlatmaktadır. Bu hoca, Hâce Alâeddin’in rüyalarında gördüğü kişidir: Bahaeddin Buhari Hz… Hâce Alâeddin olduğu yere yığılır, yanlarına gidip konuşmaya gücü yetmez. Medreseye bitkin bir şekilde döndüğünde kapıda medrese hocası ile karşılaşır. Medreseden ayrılmak ve Bahaeddin Hz.’ne talebe olmak isteğini açar, izin alır ve dergâha gider. Nakşibendî Hz. ile görüşür, isteğini belirtir. Nakşibendî Hz. ona der ki: “Oğlum bu kapı yokluk kapısı, burada mihnet ve sıkıntı vardır. Buna güç yetirebilir misin? Biraz daha düşün, sonra kararını ver.” diyerek gönderir.

Hâce Alâeddin medreseye odasına döner, yokluk kapısına layık olmak, belki kabul görmek için ne kadar giysisi, değerli eşyası varsa hepsini toplar ve odasından çıkarmak için hazırlar. Bahaeddin Hz. onu kabul ettiğini bildirmek için medreseye gelmiştir, o esnada yanına gelir ve ne yaptığını sorar. Amacını öğrenince de, “Oğlum önce sen bu eşyaları kalbinden çıkar, kalbinden çıkarmadıktan sonra, odandan, evinden çıkarman bir işe yaramaz.” der. Demek ki gönülden çıkınca da odanda, üstünde olması olgunluğa mani olmaz.

Bu, olgunluk yolunun ilk basamağı sayılabilir ama başka bir imtihan daha vardır ki tekâmül sürecinde ikinci evreyi de geçmek gerekmektedir. O da izzet-i nefsi hiçe saymak, “elâlem bana ne der” düşüncesini terk etmek. Asıl er meydanı bu meydan, asıl yiğit kendini yenen öfkede, kibirde, yalanda. Ve temiz akıl sahipleri, Allah’tan başka çekinilecek, korkulacak bir güç olmadığını Allah’ı gözüyle görüyormuşçasına inananlardır.

NakşibendiBu seviyeye ulaşmak hani söylendiği kadar kolay olmasa da, korkulacak kadar da zor değildir. Allah hak eden kullarına öğretiyor. Buhara’nın zengin, tanınmış ailelerinden medrese öğrencisi, bilgili, kültürlü, iyi giyimli ve yakışıklı bir genç olan Hâce Alâeddin de bunlardan biridir. Bu yolda Şahı Nakşibendî’nin öğrenciliğine kabul edilmek için süslü kıyafetiyle bir sepet elmayı satması gerekmektedir ilk, sonra da katı kalpli abilerinin kapısında bir daha dövülmeyi, hakareti göze alarak, “Elmalarım var, gül kokulu elmalarım” diye bağırmalı.

Bu bilgi, bu hesapsız sevgi nasıl kazandırılır?

Hâce Alâeddin’i Attar’ın terbiye hikâyesini bugünün yaygın eğitim sistemi içinde düşünürsek bu metodu konumlandırabilecek bir madde bulabilir miyiz ve bugün kullanmak mümkün olur mu bilemem. Tabi öğrencilerimizin sırtına elma küfesi verip “bunu sat bakalım” demek değil bu. İnsanın korkularıyla yüzleşmesi, düşünmekten bile korktuğu şeyin aslında bir vehimden başka bir şey olmadığını kavrayacak, kavratacak bilgiyi kazandırmak.

Bu dünya yalan, bu dünya geçici, bu dünya bir oyun ve eğlence yurdu ve tek gerçek Yaradan ise, hayat bu kadar zor olmamalı, çocuklarımıza hayatı ve bilgi yolculuğunu bu kadar zorlaştırmamalı, sonuçsuzlandırmamalıyız. Biz bir küfe elmayı bir gün içinde satan Alâeddin Attar Hz.’ne taaccüple bakıyoruz. Her gün kilolarca kitap taşıdık, çocuklarımız her gün kilolarca ağırlıkta çanta kitap taşıyorlar, hâlâ savaş, hâlâ yoksulluk, hâlâ üzgün, bezgin bir nesil, hâlâ kafalar karışık. Bizde eksik olan bir şey var, o da hesapsız sevgiyi öğrenemeyişimiz.

Hâce Alâeddin, hocası taşkın akan nehre “atla” dediğinde hiç tereddüt etmeden atlar ve hiçbir şey olmaz ona, fakat hoca öyle bir hocadır ki, o suyun içinde sele kapılmamayı hatta hiç ıslanmadan çıkmayı sevgiyle öğretmiştir. İnsanlar dünyaya sevgiyi öğrenmek için gönderilmiş. Sevgiyi öğrenemeyen cennete gidemez. Çünkü cennetin dili hesapsız sevgi dilidir. Her şeyin çaresi sevmektir.

 

Tuğba Kaya yazdı

Güncelleme Tarihi: 04 Ekim 2012, 17:37
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13