Elimizle uçurumlar açtık kalplerimiz arasına

Kapak tasarımı ve yazarı sûretiyle ilgimi çeken bir kitap Evdeki Yabancı. Şubat 1986’da Akabe Yayınları’ndan ilk baskısı çıkan bu kitap, Ali Haydar Haksal’a ait. Bu ilk baskının kapak deseni ve illüstrasyon ise Hasan Aycın’a..

Elimizle uçurumlar açtık kalplerimiz arasına

 

Nasıl ki her insan apayrı bir âlem ise, kitaplar için de duyguların, düşüncelerin salınıp durduğu koca bir âlemdir, diyebiliriz. Yaradılış itibariyle zahiren insanlar belli başlı yönleriyle ne kadar birbirine benzese de, özellikle kalplerini dikkate alacak olursak nasıl her biri diğerinden ayrı ve biricik ise, bir kitap için de –istisnaları dikkate almak sûretiyle- aynı şeyi söyleyebiliriz. Şöyle ki; ilk bakışta türü faklı da olsa kitaplar, bir kapağı, üzerinde kelimeleri barındıran sayfaları olması sûretiyle birbirinin aynıdır ancak, diyebilir miyiz ki bu, kitapların biricik olmasına engeldir? Elbette diyemeyiz.

Kitaplar, zahiri olarak evvelâ kapakları ile karşılar bizi. Sizleri bilemem ama eğer ki ben bir kitabı alacaksam/ okuyacaksam o kitabın kapak tasarımına da azami derecede özen gösteririm. Tabi ki önceliğimiz kitabın içeriği ve yazarıdır, benim düşüncelerime/ duygularıma olan uygunluğudur ama kitap kapakları da -zaten eğer ki kitap kapak tasarımcısı tarafından da anlaşıldıysa- kitap hakkında bize az çok bilgi verecektir. Bu yönüyle kitap tasarımı kitabın adı ile de benzerlik gösterir. En az içerik kadar, bir kitap için kapak tasarımı ve adı da oldukça önemli ve yol göstericidir.

Kapak tasarımı ve yazarı sûretiyle ilgimi çeken bir kitap Evdeki Yabancı. Şubat 1986’da Akabe Yayınları’ndan ilk baskısı çıkan bu kitap, Ali Haydar Haksal’a ait. Bu ilk baskının kapak deseni ve illüstrasyon ise Hasan Aycın’a. Bu kadarı bile bizatihi bu kitabı okumam için yeter sebepti. Zira bir kitabı elinize aldığınızda bir derdi hatırlatmalı, derdinize dokunabilmeli o kitap.

Evimize, kalbimize yabancılaşmamızla birlikte…

“Neyi kaybettiğimizi” ve içimizdeki derdi anlatan bu kitabı okumaya başladığınızda, kitabın adından da yola çıkarak bahsi geçen derdin ne olduğunu az çok anlayabiliyorsunuz. Kendilerini bir anda Batının getirisi olan (veya götürüsü mü demeli) modern alışkanlıkların ortasında bulan ve buna karşı biraz da savunmasız olan insanların, ailelerin ve tek tek her ferdin hâlini seriyor gözlerimizin önüne.

Önce sanıyorsunuz ki modernizmin bu getirisi yeni “eşyalar” daha ön planda işlenecek kitapta. Ben de ilk başta, kitabın kapağından ve adından yola çıkarak televizyondan ve onun götürülerinden sıkça bahsedilecek diye bekliyordum. Ama yanılmışım. İyi ki. Çünkü Haksal, hikâyelerin her birinde bu eşyanın bize yabancılığını ama kimimiz tarafından da apar topar kanıksanışını bize hissettirmeden, incelikle işlemiş. “TV açılmamıştı ve hiç kimse kendi başına değildi.” cümlesinden bunu anlayabiliyoruz.

Hani güneşin üstlerine doğmadığı insanların yaşadığı hanelerin bereketi vardır ya; evimize, kalbimize yabancılaşmamızla birlikte o bereketi nasıl usul usul yitirdiğimizden de bahsediliyor kitapta. “Eylemi emanete bırakıp gittiler. Beklediler, geceyi döşek edindiler, gündüzü yorgan, topraktan bir soluk duymadılar, çok uyumaktan.” derken, o yabancılaşma ve kaybedişimiz gözlerimizin önüne seriliyor.

Evimize, aslında kalbimize, hiç de ihtiyaç yokken sokmaya çalıştığımız her şey

Oysa elleri bereket, elleri yağmur, elleri dua gören, çiçekleri, gülleri bilen nesillerdik biz. Öyle kalmalıydık. İçimizde yavaş yavaş yiten değerlerimiz ve evimize giren her yeni eşya ile hanemize ve kendimize –ve kalbimize- olan yabancılaşmamız bizi hem değerlerimizden, hem kıymet verdiğimiz sevdiklerimizden ayırıyordu, fark etmiyorduk ama kendi ellerimizle uçurumlar açıyorduk kalplerimizin arasına.

Son hikâyede evdeki yabancının aslında baştan beri kendiyle hesaplaşan, adını bile bilmediğimiz karakter olduğunu anlıyoruz. Esasında o, kendisinin öyle olduğunun ayırdına varıyor.

Evimize, aslında kalbimize, hiç de ihtiyaç yokken sokmaya çalıştığımız her şey, bizi bize yabancılaştırıyor; farkında olmadan evimizde bir iğreti gibi kalakalmamıza sebep oluyordu. Hikâyedeki karakter de bunu fark ediyor ve bu durumu kanıksamamak için, çareyi bir yabancı gibi durduğu –ya da öyle olmak durumunda bırakıldığı- evinden ayrılmakta görüyor. Aslında tam gidiş de değil bu. Hem esasen kendine doğru attığı bir adım olarak kabul edilebilirse bu, kesinlikle ayrılık olarak nitelendirilemeyecektir.

Evimize ve kalbimize dönmek adına Ali Haydar Haksal’ın bu kitabını tavsiye ediyoruz efendim. Unutmadan, Ali Haydar Haksal’dan bir güzel haberimiz de var. Evdeki Yabancı yakında İz Yayıncılık’tan yeni baskısıyla çıkacakmış. Zamanla diğer tüm kitapları da öyle…

 

Hazal Sezgin yazdı

Güncelleme Tarihi: 19 Mayıs 2016, 16:25
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13