Elest bezminden bugüne ruhların azığı: Semâ

İslam tarihinde sûfiler ile fakihler arasında cereyan eden tartışmalardaki ana başlıklardan birisi de semâ ve musikî olmuştur. Ancak İmam Gazzâlî’ye göre musikînin ruhlar ile münasebetinde Allahu Teâlâ’nın bir sırrı vardır. Ahmet Baran Bekiroğlu yazdı.

Elest bezminden bugüne ruhların azığı: Semâ

Sözlükte “İşitme, dinleme, kulak asma” anlamındaki  سمع  kelimesinden müştak olan “Simâ” (سِماع) ya da yaygın kullanımıyla “Semâ” lügatte “kulağa hoş gelen ses, musikî dinleme, latif lahinler ve tatlı nağmelerle şiir okuyup dinleme, çalgı cemiyetine devam” anlamlarına gelir. En geniş manasıyla tasavvuf ıstılahında dini musikî ifadesi yerine kullanılan bu terim, dar ve hususi manasıyla Mevlevî dervişlerinin ney, kudüm ve bir usul-i mahsusa ile dönerek icra ettikleri zikir ayini olarak tanımlanmıştır.[1]

İslam tarihinde sûfiler ile fakihler arasında cereyan eden tartışmalardaki ana başlıklardan birisi de semâ ve musikî olmuştur. Bu mevzu etrafındaki tartışmalar III/IX. asır gibi erken bir zamanda başlamıştır. İlk semâ meclisinin zühd döneminde Serî es-Sakatî (v.251/865) tarafından kurulduğu ve yeğeni Cüneyd-i Bağdâdî (v.297/909) ile Zünnûn el-Mısrî’nin (v245/859) de meclislerinde semâdan bahsettiği bilinmektedir.[2] Yine el-Lüma’, et-Ta’arruf, er-Risâle, Keşfü’l-Mahcûb gibi erken dönem tasavvuf telifatında bu konuyla ilgili bölümlere yer verilmiştir. İlk semâhane 864 yılında Bağdat’ta açılmış,[3] 559/1163’te devrin Abbasi halifesinin sarayında kurulan semâ meclisinin toplumda yaygınlaşması ve halkta karşılık bulması ise hicrî VI. asırda tarikatların teşekkülünden sonraki dönemlerde gerçekleşmiştir.[4] Şu halde, semânın İslam cemiyetinde yerleşmesi için üç asır gibi uzun bir sürenin geçmesi gerekmiştir denilebilir.

İlk dönem sûfileri, musikî(gına) tabiri yerine semâ ifadesini kullanmayı benimsemişlerdir. Bu tercihlerinde birçok âmilin etken olduğu söylenebilir. Söz gelimi; o devirde, dünyaya ve keyfine düşkün kimseler müziği nefsani zevk için dinlediklerinden ve bunu yaparken İslam'ın emir ve yasaklarına riâyet etmediklerinden mutasavvıflar, bu kişilerin müziği ifade için kullandıkları gına, teganni, elhan gibi ifadeleri kullanmak istememişlerdir. Dünya ehlinin tabirlerini kullanmayarak kendilerini, dini tahrif etmek ve bidâtler icat etmekle suçlayan zâhir ulemasının hücumlarına hedef olmaktan korumaya çalışmışlardır. Ayrıca sûfi taifesi semâ tabirini sadece; ölçülü, güzel ses ya da hoş sadâ anlamında kullanmamış, kulak vasıtasıyla işitilen tüm sesler için semâ denmiştir. Varlığı, mutlak güzelliğin kendisi olan Allah Teâlâ'nın tecellisi olarak telakki eden mutasavvıflar, sadece müzik olarak nitelendirilebilecek seslerde değil bütün seslerde bir musikî ahengi görmüşlerdir. Dolayısıyla sûfilerin nazarında semâ, müzisyenlerin anladıkları müzik değildir. Ruhâni sırlara, mana hakikatlerine ve enfüsi âlemlerinde duydukları ulvi seslere de semâ adını vermişlerdir. Sonuç olarak mutasavvıflar, meclislerinde önemli bir yer işgal eden semâ ve vecdin bir eğlence olarak görülmemesi için çabalamışlar, bunun bir ciddiyeti olduğunu eğlence ve oyunla en küçük bir münasebetinin bulunmadığını ısrarla ifade etmişlerdir. Öyle ki, dini musikînin dışında yer alan diğer müzik türlerini haram sayacak noktaya kadar gitmişlerdir.[5]

Osmanlı toplumunda da tartışmalara sebep olmuş

Semâ bahsi Osmanlı toplumunda da hararetli tartışmalara sebep olmuş nihâyet bu mesele on yedinci yüzyılda hilâfet makamında bulunan IV. Murat’a intikal etmiştir. O dönemde tasavvuf karşıtlığının ve tekkelere muhalefetin radikal temsilcisi konumunda bulunan Kadızâdelilerin şikâyeti üzerine Şeyhü’l-Mevlevî İsmail Ankaravî (v.1041/1631), Hüccetü’s-Semâ’ adlı risâleyi telif ederek Şeyhülislam Yahya Efendi başkanlığındaki heyete takdim etmiştir. Ankaravî mezkur eserinde konuyu etraflıca ele almış ve hem akli hem nakli delillerle semânın meşrûiyetini ortaya koymuştur. Bu mevzuda muârızlarını susturması ve konuyu ele almada gösterdiği mahareti sebebiyle dönemin meşâyıhı tarafından tebrik ve taltif edilmiştir.[6]  Ankaravî’nin muâsırı Aziz Mahmud Hüdâyi (v.1038/1628) de bu hususta müstakil bir risâle yazmıştır. Arapça kaleme aldığı Keşfü’l-kınâ’ an vechi’s-semâ adlı risâlesinde Hz. Hüdâyi, semâ ve musikînin meşrûiyetine dair deliller öne sürmek yerine semânın ontolojik hakikatini ve ilmi mahiyetini keşfetmeye yönelik bir metot izlemiştir.[7]

Tarikatların teşekkülünden sonraki süreçte yazılmış, sahasında öne çıkan bu iki risâle dışında semâ hakkında birçok müstakil eser meydana getirilmiştir. Muhteviyatında semânın cevazına dair istidlallerde hadislerin mühim rol oynadığı bu eserlerde, zühd dönemi sûfilerinin sözlerine de bol miktarda atıf yapılmıştır. Erken dönem zühd/tasavvuf literatüründe de semâ başlığı altında yer verilen bu hadislerden en meşhuru Buharî ve Müslim’in Sahih’inde, Ahmed ibn Hanbel’in Müsned’inde farklı varyantlarıyla Hz.Âişe’den (ra) rivâyet edilmiştir:

“Resûlullah (sav) evde oturmaktaydı. Bir gürültü ve çocuk sesleri işittik. Hz.Peygamber (sav) ayağa kalktı. Bir de baktı ki Habeşli bir kadın raks etmekte ve etrafında çocuklar toplanmış bulunmaktaydı. (Bana) ‘Bunu seyretmek ister misin?’ diye sordu. ‘Evet.’ demem üzerine usanana kadar bana onları seyrettirdi.”[8]

Diğer rivâyette: Hz. Âişe (ra) “Resûlullah (sav) bana, ‘Arzu eder misin?’ buyurdu, ben de ‘Evet.’ dedim. Yanağım onun yanağına değer vaziyette usanıncaya kadar beni durdurdu, sonra ‘Yeter mi?’ buyurdu. Ben de ‘Evet.’ dedim. ‘O halde artık git.’ buyurdu.”[9] Müslim’in rivâyetinde Hz.Âişe (ra): “Başımı Resûlullah’ın (sav) omzuna koydum ve ayrılıp gidinceye kadar onların oyunlarına baktım.” şeklinde geçmektedir.[10] Konuyla alakalı meşhur diğer bir hadis ise Buharî ve Müslim’in ittifakla Hz.Âişe’den rivâyet ettikleri şu hadistir:

“(Babam) Hz. Ebû Bekr (ra) bize geldi. Benim yanımda Ensar’ın Büas harbinde karşılıklı atışmaların sözleriyle terennüm eden iki câriye vardı. Resûlullah (sav) da kaftanına bürünmüş yatıyordu. Ebû Bekr (ra): ‘Resûlullah’ın (sav) evinde şeytanın mizmarı ne gezer!’ diye beni azarladı. Bu olay bayram gününde cereyan etmişti. Hz. Peygamber (sav) yüzünü açtı ve ‘(Bırak) Ey Ebû Bekr! Her milletin bir bayramı var. Bugün de bizim bayramımızdır.” buyurdu.[11]

Semâ ve musikînin meşrûiyetine dair hadis kaynaklarında benzeri birçok hadislere rastlamak mümkündür.[12] Mutasavvıflar tarafından benimsenen genel kabule göre semâda haram, helal ve şüpheli olmak üzere üç farklı hüküm vardır. Şehvetten kaynaklanan arzu ve istekleri tatmin etmek için yapılan semâ yahut dinlenen musikî haramdır. Akla uygun ve muhtevası mübah sözlerden oluşan musikîyi kişinin hanımı gibi mahrem birinden dinlemesi, bir çeşit eğlence olması sebebiyle şüphelidir. Lakin tâbiînden bazı kimseler bu şekilde musikî dinlemişlerdir. Allahu Teâlâ’ya sevk eden ve O’na ulaştıran manaları müşahede etmek maksadıyla uyanık bir kalple yapılan semâ yahut dinlenen musikî ise mubahtır.[13]

Sahabeden müzik dinleyenler

İlk dönem zühd/tasavvuf telifatından Kûtu’l-Kulûb’de, ashâb-ı kiramdan Abdullah ibn Cafer, Abdullah ibn Zübeyr, Muğire ibn Şu’be (r.anhüm) gibi ileri gelen zevâtın musikî dinlediği kaydedilmiştir.[14] Sühreverdiyye piri Şihâbüddin Sühreverdî (v.632/1234), meşhur Avârifü’l-Meârif adlı eserinde Hz. Hamza’nın (ra) kızının himâyesi hususunda Hz. Ali (kv), kardeşi Hz. Cafer (ra) ve Zeyd ibn Harise’nin (ra) ihtilafa düşerek münazaa ettiklerini, nihâyet Resûlullah’a (sav) geldiklerini ve O’nun Hz. Ali’ye (kv) “Ya Ali! Sen bendensin, ben de sendenim.” deyince Hz. Ali’nin (kv) sallanarak raks ettiğini; Hz. Cafer’e (ra) dönerek “Sen hem yaratılış hem ahlak bakımından bana benziyorsun.” deyince Hz. Cafer’in (ra) de muhabbete gelip raksa başladığını; Zeyd ibn Harise’ye (ra) hitaben “Sen bizim efendimiz ve kardeşimizsin.” deyince onun da sevincinden raks ettiğini nakleder.[15] Tasavvuf kaynaklarında Seyyidü’t-tâife Cüneyd-i Bağdâdî’nin şöyle dediği nakledilir:

“Sûfilere Allah’ın rahmeti şu üç durumda iner: Yemek yerken. Zira onlar (nefsin zevki için değil) sadece ihtiyaç ve zaruretten dolayı yemek yerler. İlmi müzakere esnasında. Zira onlar peygamberlerin hallerini ve sıddîkların makamlarını konuşurlar. Semâ esnasında. Zira onlar vecd içinde semâ yapar ve ilahi hakikatleri müşahede ederler.”[16]

Yine Hz. Cüneyd, “Semâ, üç şeye muhtaçtır. Zaman, mekân ve ihvân.” buyurur. Kendisine “Sakin duran bir kimse semâ dinlediği zaman neden sallanmaya başlıyor?” diye sorulduğunda Hazret şu cevabı verir:

“Allah Teâlâ ‘Elest Bezmi’nde ilk misakta ruhlara hitaben ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ buyurmuş. Ruhlar da ‘Evet. (Muhakkak) Öyledir.’ demişlerdi. [17] İşte o vakit bu kelâmın semâından (işitilmesinden) hasıl olan şevk ve lezzet ruhlara yerleşti. Semâ (musikî) dinledikleri zaman onu hatırlar ve harekete geçerler.”[18]

Sûfi tâifesinin efendisi Cüneyd-i Bağdâdî’nin zühd döneminde ileri sürdüğü bu nazariyesini iki buçuk asır sonra tarikatların teşekkül ettiği dönemde ilk tarikatlardan Rifâîyye’nin piri Seyyid Ahmed er-Rifâî (v.578/1182) de teyid eder. El-Burhânü’l-Müeyyed adlı eserinde şöyle anlatır:

“Rabbin; Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da: ‘Evet, buna şahidiz.’ dediler. İnsanlar bu sözü nicelik ve nitelikten uzak kalarak işittiler. Bu işitmeden dolayı onlarda bir halâvet meydana geldi. Vakta ki Hakk Teâlâ, Âdem’i (as) yarattı ve onun zürriyetini dünyaya gönderdi. Bu sırr-ı meknûn onlara zâhir olduğundan her ne zaman tatlı bir nağme ve güzel bir söz işitseler, duydukları o sesin, ahd-i kadîmdeki sesin tesirinden olduğu düşüncesiyle kanatlanırlar. Bunlar gerçek zâkirlerdir. Bunların zikir esnasındaki hareketleri ruhânî, azimetleri sahih, akılları kâmil, amel defterleri bembeyaz olup semâdan nasibini alanlardır. Onlar semâdaki gizli sırrı idrak edenlerdir. Zira ‘Elest Bezmi’ semâının sırrı, bütün ruh sahibi ve işitme kabiliyeti bulunan varlıklarda mevcuttur. Ancak her cins, semâyı kendi tabiatına muvafık şekilde dinler ve semâdan kendi himmeti ölçüsünde fehm ve idrak eder. Görmez misin ki çocuk ninni nağmesinden hoşlanır ve uyur. Develer dahi yüklerinin acısını okuyucunun güzel nağmeleriyle unutur.”[19]

Kendindeki varlıktan geçmektir semâ

Semâdan bahsedildiğinde Hz. Mevlânâ’dan söz etmemek mümkün değildir. O da, Cüneyd-i Bağdâdî’nin elest bezmi nazariyesini semâyı metheden şu gazeliyle destekler:

“Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Allah’ın; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna ruhların; “Evet, Rabbimizsin!” deyişlerinin sesini duymak, kendinden geçmek, Rabbine kavuşmaktır!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Dostun hallerini görmek; lâhût âleminin, görünmez âlemin perdelerinden Hakk'ın sırlarını duymaktır!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Kendindeki varlıktan geçmek, mutlak yoklukta zevalsiz, devamlı varlık tadını tatmaktır!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Dostun aşk çarpıntıları önünde, başını top gibi yapıp başsız ayaksız dosta doğru koşmaktır!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Nefs-i emmâreyle harp etmek, yarı kesilmiş kuş gibi toprak ve kan içinde çırpınıp durmaktır!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Hz. Yakup'un derdini ve devasını bilmek, Yusuf'a kavuşma kokusunu, Yusuf'un gömleğinden koklamaktır!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Hz. Musa'nın asası gibi, her an Firavun'un sihirlerini yutmak, yok etmektir!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? "Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki, o vakitte ne Allah'a yakın bir melek, ne de bir peygamber aramıza giremez." hadis-i şerifinde buyrulduğu gibi semâ, bir sırdır. İşte; meleğin bile sığmadığı o yere, vasıtasız varmaktır!

Semâ'ın ne olduğunu biliyor musun? Semâ, Tebrizli Şems gibi gönül gözlerini açmak, kutsal nurlar görmektir!”[20]

Hazret, özellikle Dîvân-ı Kebîr adlı eserinde yer alan bazı gazellerinde müstakil olarak semâdan bahsetmekte; onun mâhiyeti, hususiyeti ve maksadı üzerinde uzun uzun açıklamalar yapmaktadır. Bu gazellerde semâ tabiri sadece musikî anlamına değil Mevleviliğe has olan raksetmek anlamına da delâlet etmektedir. Mevlânâ’ya göre rakstaki/hareketteki maksat sûfinin kendini, dolayısıyla Rabbini araması; enfüsünde saklı olan bütün kabiliyet ve güzellikleri şuurüstüne çıkarıp yaşama eylemidir. Onun hedefi, bu eylemde keşfettiği her gerçeği, güzelliği ve o ışığı estetik bir hareketle başkalarına da ulaştırmaktır. Semâ, salt güzelliği yani Allah’ın cemâlini raks ile gün ışığına çıkarır.[21] Hz.Mevlânâ’ya göre:

“Semâ, Hakk aşığı ile diri olan kişilerin canlarına rahatlık verir, huzur verir. Ârif olan, canında can bulunan yani hayvanî ruhu değil de insanî ruhu taşıyan, bunu, bu hakikati bilir.

Semâ âşıklar içindir. Gönüller alan, o eşsiz, görünmez sevgiliye mânen kavuşmak içindir.

Yüzlerini kıbleye çevirmiş kişiler, mânen mirac edenler bu dünyada da öteki dünyada da semâ’dadır.”[22]

İmam Gazzâlî’nin semâya bakışı

Büyük mutasavvıfların müspet sözler söylediği semâ hususunda meseleye en geniş perspektiften bakarak hüküm veren şüphesiz Hüccetü’l-İslam İmam Gazzâlî (v.505/1111) olmuştur. İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı ölümsüz eserinde bu mevzuya “Kitâbu Âdâbi’s-Semâ ve’l-Vecd” başlığıyla yer vermiştir. Geniş izahlar yaptığı bölümde Gazzâlî, konu hakkında akli ve nakli deliller ortaya koymuş; aleyhte olanları sağlam muhakemelerle susturmuştur. İlgili bölümün mukaddimesinde şöyle der:

“İnsana zevk veren ahenkli nağmeler, gönüllerde saklı olan güzellik veya çirkinlikleri açığa çıkarır. Her bardak içinde olanı gösterdiği gibi semâ halinde de kişinin içinde ne varsa dışına o çıkar. Semâ(musikî) kalbin gerçek mihengi ve konuşan bir ayarıdır. Semâ kalbe ulaşınca kalpte galip olan ne ise onu harekete geçirir. Vakta ki gönüller tabiatları icabı duyduklarına itaat edip gizlediklerini açığa çıkarır, iyilik veya kötülüklerini ortaya koyar oldular.”[23]

İmam Gazzâlî’ye göre musikînin ruhlar ile münasebetinde Allahu Teâlâ’nın bir sırrı vardır. Musikîdeki nağmeler ruh/gönül üzerinde kuvvetli tesirler meydana getirir. Öyle ki beşiğinde ağlamakta olan çocuk bile hoş ve güzel nağmeli sesin tesiriyle susar da fıtratı icabı o sese meyleder. Develer sert ve hantal mizaçlarına rağmen sürücülerinin söylediği hoş nağmelerin zevkiyle yükleri kendilerine hafif gelir ve uzak mesafeler kısalır. Bazen nağmenin zevkiyle kendinden geçerek ağır yük altında olduğunu unutur, bilmeden süratlenip ölüme sürüklenir. Musikîden müteessir olmayan kimse hasta ve hâlet-i ruhiyesi bozuktur. Zühd dönemi sûfilerinden Ebû Süleyman Dârânî (v.215/839) “Musikî, kalpte olmayan bir şeyi kalbe koyamaz. Ancak kalpte olanı harekete geçirir.” diyor. Dolayısıyla kalbi hastalıklardan beri, gönlü vecd ve varidâta kabiliyetli olan kimselerde semâ/musikî vasıtasıyla birtakım hallerin zuhura gelmesi de Allah’ın bir sırrıdır.[24]

Semânın aleyhinde olanların delil olarak öne sürdüğü “İnsanlardan öylesi vardır ki hiçbir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence yerine tutmak için boş sözü satın alır.”[25] âyeti hakkında Gazzâlî, “Her teganni dini satmak ve insanları azdırıp saptırmak demek değildir. Bu âyette kastedilen; insanları saptırmak, dini verip dünyalığı almaktır. İnsanları saptırmak maksadıyla Kur’an dahi okusa yine haramdır.” diyerek Asr-ı Saadetten şu örneği verir:

“Münafıklardan birisi imam olmuş ve imamlığında daima Abese Sûresini okurmuş. Çünkü bu sûrede Resûlullah’a (sav)  bir çeşit azarlama vardır diye. Hz. Ömer (ra), gayesi halkın nazarında Peygamberi küçük düşürmek ve insanları saptırmak olan bu adamın Kur’an okuyuşunu haram kabul ederek onu öldürmeye azmetmişti. Kur’an ile saptırmak haram olursa şiir ve teganni/musikîyle saptırmanın haram olması evleviyetle haram olur.” [26]

İmam Gazzâî semânın beş şartı olduğunu vurgular

İnsanlar ve diğer canlılar üzerinde müziğin birçok yönden müspet ya da menfi tesirleri olduğu günümüz dünyasında da bilimsel olarak ispatlanmış bir durumdur. Buna binâen, insanları olumlu yönde eğitmek ve geliştirmek için müziğin bir vasıta olarak kullanılması elzemdir. Burada menfi olan şey, müziği icra ederken söylenen sözlerde ve onu dinleyenin maksadında aranmalıdır. İslam’da helal/mübah olan birçok hususun kötü bir amaçla ve maksadını aşacak şekilde kullanılmasının haram olduğu bilinen bir gerçektir. Kötüye kullanılacağı ihtimaliyle/endişesiyle her şeyi haram sayacak bir hükme varırsak Allah’ın bize verdiği birçok nimeti inkar etmiş ya da reddetmiş oluruz. Elbette ki semânın birtakım âdâb ve şartları vardır. İmam Gazzâlî, semânın beş şartı olduğunu belirtir ve şöyle ifade eder:

“Birinci şart, Cüneyd-i Bağdâdî’nin ‘Semâ üç şeye muhtaçtır: Zaman, mekân ve ihvân.’ sözüne dayanır. Yani bu üç hususun doğru tespit edilmesi gerekir. Yemek esnasında, kırgınlık ve husumet anında, namazda veya kalp huzuruna engel bir şey bulunduğunda (zaman); pis sokak kenarlarında, çirkin manzaralı veya kalbi meşgul eden yerlerde (mekân); aralarında hemcinsleri olmayıp şeklen zâhid görünen, kalp inceliklerinden nasibi olmayıp semâyı inkar edenlerin yanında (ihvân) semâ etmekten kaçınmalıdır.

İkinci şart, mecliste bulunanların haline bakmaktır. Etrafta semânın kendisine zarar vereceği müridler varsa şeyhin onların yanında semâ etmesi uygun değildir.

Üçüncü şart; okunan kasideleri, ilahileri, musikî nağmelerini bütün dünyevi düşünceleri terk ederek can kulağı ve kalp huzuruyla dinlemektir.

Dördüncü şart, semâ sırasında kendisini zapt edebilecek güçte olanın ayağa kalkmaması, yüksek sesle ağlamayıp bağırıp çağırmamasıdır.

Beşinci şart, riyâsız olarak bir kişi vecde gelip ayağa kalktığında diğer kimselerin de ona uyarak ayağa kalkmasıdır.”[27]

Sonuç olarak, erken dönemlerden günümüze kadar farklı kesimlerce tartışmalara konu olmuş semâ için  niyet ve şartın çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Şartları oluştuğunda, “Yerde ve gökte olan tüm varlıkların/her şeyin âlemlerin Rabbi olan Allahu Zü’l-Celâl’i hamd ile tesbih, takdis ve zikrettiğini”[28] işiten (semâ) sûfilerin, zerreden (atom altı parçacıklardan) kürreye (galaksilere) bütün kainat ahenk içinde deveran ederken vecde gelerek onlara  iştirak etmesine şaşırmamak gerekir. Nitekim melekler arşı, Allah’ın emri mucibince hacılar Kâbe’yi devrederek tavaf etmiyor mu?

Sûfi için her ses ve varlık Hakk’ı müşâhedeye, Hakk’a vuslâta bir vasıtadır.

Her nereye başımı koysam, secde edilen ancak O’dur!,

Altı cihette ve altı cihetten dışarıda mâbud ancak O’dur!

Bağ, gül, bülbül, semâ hep birer bahanedir,

Bunların hepsinden maksat hep O’dur![29]

Ahmet Baran Bekiroğlu

Kaynakça

Abdülkerim Kuşeyrî, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risâlesi, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2016.

Ahmed er-Rifâî, El-Burhânü’l-Müeyyed Marifet Yolu, Erkam Yayınları, İstanbul, 2004.

Ahmed ibn Hanbel, el-Musned, Mektebetü’l-İslamî, Beyrut, 1398/1978.

Annemarie Schimmel, “Sema’-i Semavi”, AÜİF Dergisi, Ankara, 1954.

Bayram Akdoğan, “Mûsikî ile İlgili Kırk Hadis ve Şerhi”, FÜİF Dergisi, 2015.

Buhârî, Sahîhu’l-Buhârî.

Ebû Hâmid Muhammed el-Gazâlî, İhyâu Ulûmid’d-Dîn Tercümesi, Erkam Yayınları, İstanbul, 2016.

Ebû Talib el-Mekkî, Kalplerin Azığı (Kûtu’l-Kulûb), Semerkand Yayınları, İstanbul, 2003.

Hasan Kamil Yılmaz, “Aziz Mahmud Hüdâyî’nin Semâ Risâlesi”, MÜİF Dergisi, İstanbul, 1986.

Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yayınları, İstanbul, 1993.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Dîvân-ı Kebîr Seçmeler, haz. Şefik Can, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

Müslim, Sahîhu’l-Müslim.

Nezihe Araz, “Çağdaş Kavramlar Işığında Semâ”, I.Milletlerarası Mevlâna Kongresi Tebliğler, Selçuk Üniversitesi, Konya, 1987.

Safi Arpaguş, “Hüccetü’s-Semâ’ XVII. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Musikî, Devran ve Semâ Hakkındaki Dinî Tartışmalar ve İsmâil Ankaravî’nin Semâ Müdafaası”, Marife Dergisi, 2007.

Semih Ceyhan,  “Semâ", TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2009.

------------------- “Semâ’ın Mahiyetine Dair Bir Karşılaştırma: Aziz Mahmûd Hüdayî ve İsmail Ankaravî”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, 2008.

Süleyman Uludağ, İslam Açısından Müzik ve Sema, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2014.

Şemseddin Sami, Kâmûs-i Türkî, Dersaadet, 1317.

Şihâbuddîn Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf (Avârifü’l-Meârif), Semerkand Yayınları, İstanbul, 2011.

 

[1] Şemseddin Sami, Kamus-i Türkî, Dersaadet, 1317, s.734; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III, s.162-166, İstanbul, 1993.

[2] Hasan Kamil Yılmaz, “Aziz Mahmud Hüdâyî’nin Semâ Risâlesi”, MÜİF Dergisi, sayı:4, s.273,  İstanbul, 1986.

[3] Annemarie Schimmel, “Sema’-i Semavi”, AÜİF Dergisi, III-IV, s.21, Ankara, 1954.

[4] Hasan Kamil Yılmaz, agm, s.274.

[5] Süleyman Uludağ, İslam Açısından Müzik ve Sema, s.168-172, Kabalcı Yay., İstanbul, 2014.

[6] Safi Arpaguş, “Hüccetü’s-Semâ’ XVII.Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Musikî, Devran ve Semâ Hakkındaki Dinî Tartışmalar ve İsmâil Ankaravî’nin Semâ Müdafaası”, Marife, sayı:3, Kış 2007, s.371-372.

[7] Semih Ceyhan, “Semâ’ın Mahiyetine Dair Bir Karşılaştırma: Aziz Mahmûd Hüdayî ve İsmail Ankaravî”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, sayı:22, 2008, s.203.

[8] Ahmed ibn Hanbel, el-Musned, Mektebetü’l-İslamî, Beyrut, 1398/1978, c. III, s. 152, c. VI, s. 116.  

[9] Buhârî, Sahîhu’l-Buhârî, “İdeyn” 2. 

[10] Müslim, Sahîhu’l-Müslim, “Salâtu’l-İdeyn” 4, Hadis no: 20.  

[11] Buhârî, Sahîhu’l-Buhârî, “Îdeyn” 3; İbn Mâce, es-Sünen, “Nikâh” 21, Hadis no: 1898. 

[12] Konuyla alakalı hadisler için bak. “Bayram Akdoğan, Mûsikî ile İlgili Kırk Hadis ve Şerhi, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 20:1 (2015), s.1-45.”

[13] Ebû Talib el-Mekkî, Kalplerin Azığı (Kûtu’l-Kulûb), s.257, Semerkand Yay., İstanbul, 2003.

[14] Ebû Talib el-Mekki, age, s.262.

[15] Şihâbuddîn Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf (Avârifü’l-Meârif), s.231, Semerkand Yay, İstanbul, 2011.

[16] Ebû Talib el-Mekkî, age, s.258; Sühreverdî, age, s.223. Ayrıca bak. Kuşeyrî, er-Risâle, “Semâ” bahsi; Kelâbâzî, et-Ta’arruf, “Semâ” bahsi.

[17] A’râf, 7/172.

[18] Abdülkerim Kuşeyrî, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risâlesi, s.424, Dergâh Yay., İstanbul, 2016.

Aynı manada bir açıklama Ebu Muhammed Rûveym’e (v.303/915-916) de isnad edilir. bak. Kelâbâzî, Doğuş  Devrinde Tasavvuf Ta’arruf, s.246, Dergâh Yay., İstanbul, 2016.

[19] Ahmed er-Rifâî, El-Burhânü’l-Müeyyed Marifet Yolu, s.82, 83. Erkam Yay., İstanbul, 2004.

[20] Dîvân-ı Kebîr Seçmeler, haz. Şefik Can, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

[21] Nezihe Araz, “Çağdaş Kavramlar Işığında Semâ”, I.Milletlerarası Mevlâna Kongresi Tebliğler, Selçuk Üniversitesi, s.236-237, Konya, 1987.

[22] Şefik Can, age. s.224.

[23] İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmid’d-Dîn Tercümesi, c.IV, s.282, Erkam Yayınları, İstanbul, 2016.

[24] İmam Gazâlî, age. S.299-311.

[25] Lokman, 31/6.

[26] İmam Gazâlî, age. s.325.

[27] İmam Gazâlî, age. s.376-387.

[28] İsrâ, 17/44; Hadîd, 57/1.

[29] Şefik Can, age., IV, s.62.

Yayın Tarihi: 12 Nisan 2020 Pazar 10:00 Güncelleme Tarihi: 12 Nisan 2020, 00:41
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Talha KIRBIYIK
Ahmet Talha KIRBIYIK - 2 yıl Önce

Pek istifâde ettik Efendim Allah râźı olsun.
يا فاتح الأبواب الخير
إفتح لك كل أبواب الخير
Yâ Fâtihe'l-Ebvâbe'l-Hayr
İftah leke külle Ebvâbe'l-Hayr

Ahmet Rıfai Odabaş
Ahmet Rıfai Odabaş - 2 yıl Önce

Mevzuyu sağlam delil ve kaynaklar ile fevkalade akıcı ve anlaşılır izah etmişsiniz. Allah sizden razı olsun. Çok istifade ettik.

Ömer Faruk AYDINLIOĞLU
Ömer Faruk AYDINLIOĞLU - 2 yıl Önce

Çok ihtiyaç duyduğumuz bir konuda böyle kaynak niteliği taşıyan bir yazı çok faydalandık Teşekkürler kaleminize sağlık

Aslı HÖÇÜK
Aslı HÖÇÜK - 2 yıl Önce

En merak ettiklerimizi en güvenliklerimizden öğrenmek çok güzel...

Levent Karaemir
Levent Karaemir - 2 yıl Önce

Edebi niteliği olan ve kesinlikle okumaya değer bir paylaşım olmuş. Yazanın gönlüne sağlık.

Tuğba Cebeci
Tuğba Cebeci - 2 yıl Önce

Sema gibi hassas bir konuda açık delillerle yazdığınız yazı için teşekkür ederiz.Diğer ihtilaflı konularda da çalışmalarınızı bekliyoruz.

banner26