banner17

Eğitim-öğretime genel bir bakış-I

Eğitim düzenimiz, ne orta öğretimde ne de yükseköğretimde felsefi bir zemin üzerine oturmaktadır. Bu şu anlama gelmektedir. Neyi neden yaptığımıza dair bir sistem söz konusu değildir. Eğitim düzenimiz, Batı’da en son ne ortaya çıkmışsa, o değerlidir ön yargısına bağlı olarak, eleştirisiz benimsenen eklektik bir yapıdadır. Durmuş Günay yazdı.

Eğitim-öğretime genel bir bakış-I

Bu yazıda, eğitim-öğretime felsefi açıdan bakmaya çalışılacaktır. Ülkemizin uzun bir geçmişten beri süregelen, üzerinde sürekli değişiklikler ve reformlar yapılan eğitim sorunu vardır. Sorunları çözemediğimizde, bize direndiklerinde, onları temelinden ele almak, yeniden anlamaya çalışmak gerekir. Felsefi yaklaşım, bir şeyi bütüncül ve derinlikli olarak düşünmek, bütün bilme tarzlarını devreye sokmak ve nihayetinde, sonuçları rasyonel ve tutarlı olarak ortaya koymak demektir.

Öğrenmek almak, öğretmek vermektir. Eğitim-öğretim bir alış veriş. O halde öğretmek için veren konumunda, öğrenmek için alan konumunda bulunmak gerekmektedir. Bu alış veriş, iktisadi bir faaliyet konusu olarak şeylerin alışverişinden farklı. Dil düşüncenin ikametgahı. Öğrenci, kafam almıyor dediğinde öğrenemiyorum anlamındadır. Öğrenci ders almaya, yani öğrenmeye, hoca ders vermeye, yani öğretmeye gider. Talebe, talep eden, isteyen yani almak isteyendir. Almak istemeyene bir şey veremezsiniz, daha doğrusu öğretemezsiniz. “İştahsız kişi, en leziz yemeği bile elinin tersi ile itecektir.”

Bu ifadelerden görüldüğü üzere, öğrenmek ile ilgili ifadeler almak, öğretmek ile ilgili ifadeler, vermek fiili ekseni etrafında söylenmektedir. Bitkilerin beslenmesi, “topraktan saçakları ile emdikleri özsuyunu, güneşten aldıkları enerji ile klorofilleri sayesinde birleştirerek besin yaparlar” diye tanımlanır. Beslenme olayı ile öğrenme arasında bir analoji kurulabilir. Topraktan aldıkları özsuyu, duyu verilerine; güneşi, bilgi geçişi için gerekli olan iyilik ortamına; klorofili, kavramlar ile duyu verilerini birleştiren düşünmeye benzetebiliriz. Eğer saçaklar kurumuş ise, yani alma heyecanı yoksa, kavram dağarcığı yeterince zengin değilse, düşünme çabası zayıf ise orada öğrenme olmaz. Bizim eğitim-öğretim literatürümüzde, talim, terbiye, tahsil, tedris kavramları vardır. Maarif, irfan, arif kavramları vardır. Bu kavramların izini sürerek, eğitim-öğretimin mahiyetini tarihsel ve felsefi derinlik içinde sökmeye çalışmak isabetli bir yol olabilir.

Medeniyet temelde tektir

Medeniyetlerin, kendilerine özgü (sui generis) varlığı anlama ve yorumlama tarzları vardır. Medeniyetler, birbirleriyle alış veriş içindedirler. Etkileşirler. Birbirlerinden aldıkları malzemeleri, kendi anlam dünyaları içinde yoğurarak kendi formları içine sokarak, özümseyerek kendilerinin yaparlar. Eğer bu alış-verişte alınanın formu da aynen transfer edilirse, etkileyen değil, etkilenen medeniyet olur.

Medeniyetler birbirinden alışveriş içindedirler dedik yukarıda. Toplumumuzun iki yüzyıldan beri yaşadığı sorunu, Medeniyetimizin, Hakikat Medeniyetinin, ve O’nun olgunlaşmış hali dolunay şeklini almış olan İslam Medeniyetinin krizi olduğunu, çözümün Medeniyetimizin Dirilişi olduğunu ileri süren Sezai Karakoç, şu tezi ileri sürer:“Medeniyet temelde tektir ve medeniyet meşalesi ilk insandan bugüne elden ele taşınarak gelmiştir. Dallara ayrılmış varyasyonları olmuştur. Kimi zaman ekseninden sapmış, mecrasından çıkmış, bozulmuş, yozlaşmıştır."

Şimdi, medeniyetin başlangıçta tek olduğu perspektifinden bakarak, medeniyetimizin eğitime dair kavramları ile Batı Medeniyetinin eğitim kavramlarını karşılaştırabiliriz.

Bütün eğitim-öğretim sistemleri ders köküne dayalı olan medreseyi ölçü ve örnek alınarak kurulmuştur

İngilizce’ye Latince’den gelen education (eğitim) terimi bir isim. Bu isim, iki ayrı fiil kökünden yapılabilmekte. Bu fiillerden biri “educare”, öteki “educere”.

Educare, fiil kökünden türetilen eğitim (education), öğrenciye bir meslek edindirmek için talim ettirmek anlamına gelmektedir. Fiziksel bir beceri kazandıran eğitim. Bir meslek kazanıldığında bu eğitimin sona erdiği söylenebilir. Bir marangozun, bir zanaatçının veya bir meslek icra eden sanatçının, bir cerrahın eğitimi gibi (Billington, 2011, ss 379,).

Educere fiil köküne dayalı olan eğitim (education), öğrencinin herhangi bir yarara yönelik olmaksızın, kendisini ve çevresini anlamaya, keşfetmesine izin veren, eğitim. Bu eğitimin sona erdiği ileri sürülemez, hayat boyu süregelen bir eğitimdir. Bu eğitimin, bizim kültürümüzde, “tedris” kavramına karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki, tedris, Lisanü’l-Arab’da, terminolojik olarak, bir şeyi kavramak üzere, üzerine kapanmak anlamındadır. Yükseköğretim bağlamında kullanılan tedris teriminin kökü, de-ra-se dir.Ders, medrese, dersane, dersiam, müderris, “de-ra-se” kökünden türetilmiştir. Saniye zaman birimi, metre uzunluk birimi olduğu gibi, ders de eğitim-öğretimin birimidir. Kredi, ders ölçü alınarak tanımlanır. Ortalama on beş teorik ders saati, bir kredi olarak tanımlanmaktadır. Haftalık ders saati, mecburi ders yükü, ek ders gibi bütün tanımlamalar ders ölçü alınarak yapılmaktadır. Eğitim-öğretim sistemi ders kavramı etrafında kurgulanır. Dilden hareketle ve literatürde de işaret edildiği üzere, bütün eğitim-öğretim sistemleri, tarihte, ders köküne dayalı olan medreseyi ölçü ve örnek alınarak kurulmuştur. Bilim tarihçisi J. D. Bernal (1901-1976), tarihte ilk üniversiteler medreselerdir, der.

Platon’a (MÖ 427-347) göre, “zorlama ile edinilen bilgi akılda kalmaz. Öyleyse, zorlamayın, bırakın ilk eğitim, bir tür eğlence olsun.” (Billington, 2011, ss 395)

Ortaçağ’ın filozof ve ilahiyatçısı Thomas Aquinas’a (1224-1274) göre, hoca ile öğrencisi arasındaki ilişki, doktor ile hastası arasındaki ilişkiye benzer. “Hiç bir doktor hastayı iyileştiremez. Doktorun tek yapabileceği şey, hastanın iyileşmesi için hangi adımları atması gerektiğini önermektir. Aynı şekilde hiç bir öğretmen bir öğrencisine eğitim veremez. Öğretmenin bütün yapabileceği, daha eğitimli hale gelmek için öğrencisine, hangi adımları atması gerektiğini önermektir.” (Billington, 2011, ss 395)

Bir toplumun zihin hayatını yöneten önderler

Üniversite, düşüncenin yuvasıdır. Üniversitede doğan bilim, topluma düşünce olarak yayılır. Toplumda doğan düşünceleri de üniversite kendi çalışmaları için bir kültür ortamı gibi değerlendirir. Bilim adamı ile düşünürler biraz farklıdırlar.

Düşünürler toplumu aşar, bilim adamının çekingenliğinden, kuralcılığından uzak ve bağımsızdırlar, daha özgür davranırlar. Düşünürler, sıçrayarak, büyük adımlarla ilerler. Onlar insanoğlunun en değerli varlığı olan fikir üreten büyük yeteneklerdir. Düşünce tarihinden biliyoruz ki, düşünürlerin birbiriyle çelişki teşkil eden fikirleri vardır. Onlar için asıl önemli olan, çelişki değil özgün ve derin olmalarıdır. Ama düşünürler, bilim ile de sıkı sıkıya irtibatlıdırlar. Bilim adamları ise her adımını düşünerek, iyice kontrol ederek atarlar. Sağlam basmak isterler daima. (Karakoç, 2014, 4)

Düşünce bilimden ziyade duygularla irtibatlıdır. Heyecan yeni düşüncelerin doğması için zihni kamçılar. Heyecan yoksunluğu muhakemeyi öldürebilir. İlham; heyecan, hayal ve duyarlığın kanatlandırdığı düşünce demektir. (Karakoç,2014; Morin, 2013)

Düşünürler ve bilim adamları bir toplumun zihin hayatını yöneten önderler gibidirler. Bilim adamları düşünürlere, düşünürler bilim adamlarına muhtaçtırlar. (Karakoç, 2014, 4)

Yeterlilik = Bilgi+Beceri+Yetkinlik

İlk Çağda, ilk sistemli rasyonalist filozof Sokrates’tir (MÖ 469-399). Sokrates hiç kitap yazmamıştır. Onun düşüncelerini, Platon’un diyaloglarında konuşturduğu Sokrates’den biliyoruz. Sokrates’e göre bilgilerimiz doğuştandır. Sonradan kazanılmış değildir. Öğretmek, öğrenenin ruhunda gizli bulunan bilgileri dışarı çıkarmaktır (Learning outcomes). Temel bilgiler ve mantığın ilkeleri bizim aklımızda doğuştan vardır. Akıl, ruhun bir parçasıdır. Kur’an’da, “Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti” (Bakara, 31) ayeti ile Sokrates’in söylediği aynı şeyi mi ifade ediyor, bilinmez. Sokrates, karşılıklı konuşma sanatıyla insan ruhunda gizli bulunan bilgileri ortaya çıkartma yöntemine diyalektik adını verir. Diyalektik, iki aşamalıdır. Biri ironi (alaya alma) ve diğeri maiotike (doğrultma) (Tunalı, 2010, 5).

Burada bir parantez açarak, konuyla ilgisi dolayısıyla, bir hususa değinmek gerekmektedir. Bologna Süreci içinde, eğitim-öğretimde, Avrupa Yeterlilik Çerçevesinde (AYÇ)/European Qualificiation Framework (EQF) sekiz (8) seviye belirlenmiştir. Bu seviyelerin göstergelerine, öğrenme kazanımları (Learning Outcomes) adı verilmektedir. Başlangıçta; iki binli yılların başlarında, learning outcomes, hatalı olarak, “öğrenme çıktıları” diye çevrilmişti. Oysa öğrenme çıktısı, “learning output”un karşılığıdır. “Learning outcomes” terimi Sokrates’e dayanmaktadır. Bu İngilizce terim, insanın doğuştan getirdiği ruhunda gizli bulunan bilginin ortaya çıkarılması anlamına gelmektedir. Zaten kendinde olanı kendisine mal etmektir. Bu yazının başlangıcında bahsedilen öğrenmek almaktır terimi ile “outcome” terimini nasıl uzlaştıracağız? Ruhta mündemiç bulunan, doğuştan getirdiğimiz bilginin, olduğu gibi dışarı alınarak (learning Outcomes) hafızaya kaydedilmesidir. Bu işlem, bakkaldan bir şey, örneğin yumurta almak gibi değildir. Hoca ders anlatırken, piyanonun tuşlarına dokunur gibi, kendisini dinleyen öğrencinin ruhundaki tuşlara sözcüklerle dokunarak öğrencide saklı bulunan bilgiyi dışarı çıkartıp, kendinde olanı kendisine mal etmesini sağlamaktadır.

Yeterliliği oluşturan, yukarıda adı geçen öğrenme kazanımları şunlardır: Bilgi (knowledge), skill (beceri), competence (yetkinlik). Bunların toplamı, yeterliliği (Qualificiation) oluşturur. Yani, Yeterlilik = Bilgi+Beceri+Yetkinlik, şeklinde yazılabilir. Konumuzdan sapmamak için şu kadarını söyleyerek yetinelim: Ahilik sistemi de 8 düzeyden oluşmaktadır.

Kendinden çevreye

Osmanlı Türkçesinde, kazanım karşılığı olarak “kesb” kullanılıyordu. İktisab ve “müktesebat” sözcükleri kesb’den türetilmiştir. Kesb’in kullanımı, Fuzuli’nin bir dörtlüğünde açıkça görebilir:

İlm kesbiyle rütbe-i rifat

Arzu-yı muhal imiş ancak

Aşk imiş her ne var alemde

İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak

Burada birinci mısradaki “ilm kesbiyle” ifadesi, ilim kazanımı anlamındadır.

(Yukardaki şiir düz yazı halinde sadeleştirilirse: İlm kazanımı ile yüksek bir rütbe elde edilmesi, olmayacak bir arzu imiş, evrende ne varsa aşktır, ilm onun yanında bir dedikodudan ibarettir.)

Düşünür, üstad Sezai Karakoç, eğitim-öğretimle ilgili olarak çok önemli bir görüş ortaya koymuştur. Karakoç şöyle der: “Önce bugünü tanımalı öğrenci. Tarih’te, edebiyatta, ve sanatta, düşünce ve felsefede. Önce yaşayanlarla tanışmalı derslerde çocuk. Önce çevresini, kasabasını, ilini tanımalı. Mesela, edebiyatta kasabasından başlayıp, Türkiye çapında, yirminci yüzyılda yetişmiş yazar ve şairleri tanımalı.

Tarihte de böyle olmalı. Önce ilin tarihi şahsiyetleri, sonra 20. yüzyıl tarihi, yüzyıl yüzyıl geriye doğru gidiş. İlkin Türkiye Tarihi, sonra Avrupa ve Asya’daki ülkelerin tarihi. Osmanlı Tarihi genişçe okutulmalı, daha sonra Selçuklular, öbür İslam devletleri, Endülüs, Abbasiler, Emeviler, Peygamber Efendimiz devri ve sonrası. Daha sonra Avrupa ortaçağı, en sonra da antik tarih, en son ilk çağlar, tarih öncesi çağları öğretilmeli.”

Benzer bir duruma, Mevlana pergelinde de işaret edilir. Bu metafor, pergelin ucunu kendinin bulunduğu yere batırıp, sonra, giderek genişleyip, bölgesel, ülkesel, küresel ve evrensel boyutlara genişleterek bir helezon çizmek şeklindedir.

Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, eğitim-öğretim sistemi kendini merkeze alarak, edebiyatta, tarihte, coğrafyada ve bir anlamda bugünden geçmişe doğru gidilmeli, kendinden çevreye doğru genişlemeli.

Eğitim düzenimiz orta öğretimde de yükseköğretimde de felsefi bir zemin üzerine oturmamakta

Eğitim sistemimiz; tarihte, ilk çağlardan başlayıp yakın çağa gelmeden; coğrafyada, uzak coğrafyalardan başlayıp, ülkeye gelmeden ve edebiyatta Divan edebiyatından başlayıp günümüze gelmeden dönemin sona erdiği, böylece öğrenme, yaşanan hayata dokunmayan, orada, uzaklarda duran, öğrencide bıktırıcı bir etki doğuran adeta bir işkence sistemi haline dönüşmüştür.

Eğitim düzenimiz, ne orta öğretimde ne de yükseköğretimde felsefi bir zemin üzerine oturmaktadır. Bu şu anlama gelmektedir. Neyi neden yaptığımıza dair bir sistem söz konusu değildir. Eğitim düzenimiz, Batı’da en son ne ortaya çıkmışsa, o değerlidir ön yargısına bağlı olarak, eleştirisiz benimsenen eklektik bir yapıdadır.

İnsan; kendini, çevresini, evreni, anlamayı bitimsiz bir zevk haline getirdiğinde, öğrendikçe daha ne kadar çok öğrenilecek şey olduğunu hissettiğinde, öğrenmenin hazzını yaşadığında, eğitim sisteminin sorunları çözülmüş demektir.

Durmuş Günay

dgunay @ hotmail.com

Referanslar

1. Billington, R., “Felsefeyi Yaşamak”, Ayrıntı Yayınları, 2.Baskı, 2011, İstanbul.

2. Morin, E., Çev: Dilli, H., “Geleceğin Eğitimi için Gerekli Yedi Bilgi”, İstanbul Bilgi Üniversitesi,

   4.Baskı, 2013, İstanbul.

3. Karakoç, S., “Düşünceler I Kavramlar”, Diriliş Yayınları, 5. Baskı, 2013, İstanbul

4. Karakoç, S., “Düşünceler II Kurumlar”, Diriliş Yayınları, 4. Baskı, 2014, İstanbul

5. Tunalı, İ., “Felsefeye Giriş”, Altın Kitaplar, 3. Basım, 2010, İstanbul

Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2018, 01:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
Cevat Yazıcı
Cevat Yazıcı - 10 ay Önce

https://www.yenisafak.com/yazarlar/ducanecundioglu/zavalli-tip-bir-felsefesi-bile-yok-11286Kesinlikle bir felsefemiz yok. Gayet haklısınız.

banner19

banner13

banner20