Edebiyatın kötü sonla biten modern masalları distopyalar

Ütopya denince akla, 1516 yılında Thomas More’un kaleme aldığı aynı adlı eseri gelir. Bu eserde More; devlet ve toplum yapısındaki yanlışları ortaya koyarken ideal yönetim için önerdiği sistem ise Sosyalist sisteme yakın gözükmektedir.

Edebiyatın kötü sonla biten modern masalları distopyalar

Ütopyanın karşısına yerleştirilen ve genellikle “Distopya” diye ifade edilen bu kavram temelinde barındırdığı modernizm eleştirisi sebebiyle içinde bulunduğumuz “Modern” dünya yaşamında oldukça sağlam bir yer edinmiştir. İlk kez 1818 yılında Jeremy Bentham tarafından kötü bir yer anlamında “Kakotopya” olarak adlandırılmıştır. Sonrasında 19. yüzyıl İngiliz filozofu ve utilitarizmin fikir babası John Stuart Mill distopya ifadesini kullanmış ve hatta bu kavram üzerinden 1868 yılında Avam Kamarasında yaptığı bir konuşma sırasında muhâlifleri ile alay etmiştir.

Distopyanın “kötü” bir yer anlamında kullanılmasından ziyade, buradaki en temel mesele ütopyanın ne olduğunu anladıktan sonra ortaya çıkacaktır. İnsanoğlunun ideal devlet ve toplum düzeni arayışı Platon’un “Devlet” kitabından beri devam edegelmiştir. Temel olarak ve çok kısa hatlarıyla ütopya; mevcut tarihsel bağlam ve düşünce tarihi ile sürekli ilintili olmuştur. 19. yüzyıl boyunca, ütopyanın en çok beslendiği damar sosyalizm olmuştur. Ütopya denince akla, 1516 yılında Thomas More’un kaleme aldığı aynı adlı eseri gelir. Bu eserde More; devlet ve toplum yapısındaki yanlışları ortaya koyarken ideal yönetim için önerdiği sistem ise sosyalist sisteme yakın gözükmektedir. İnsanların refahını ve mutluluğunu sağlamayı amaç edinmiş ütopyalarda, eşitlik için özgürlükten vazgeçilmesi, ütopyaları totaliter bir biçime sokmuş ve karşı ütopyalar olarak da bilinen distopyaları ortaya çıkarmıştır.

Ütopyaların önermesi, yarınların bu devlet sistemi ile daha güzel olacağıdır. Oysa distopyalar bunun tam tersini söylemektedir. Yani ütopya ve distopya arasındaki bağ birbirlerinden beslenmekle birlikte aslında birbirlerinin antitezleridir. Ütopyanın üzerine oturduğu modernizm ve Aydınlanma’nın aklın önünü açıcılığı fikri, modern dünya bunalımıyla birlikte gerçekliğini de yitirmeye başlamış, dolayısıyla da distopyaların karşı konulamaz yükselişini beraberinde getirmiştir. Onur Ağkaya; “Ütopya ve Distopya” başlığıyla kaleme aldığı makalesinde şöyle izah eder:

“Tanrısal inançların aydınlanma hareketiyle birlikte, toplumların üzerindeki yönetici etkisini yitirip laiklik anlayışının hâkim olduğu ve insan aklının merkeze konularak önem kazandığı, güncel problem ve ihtiyaçların insan aklıyla çözümlenebileceği düşüncesi, yeni dünya düzeni yolunda hızlı ilerlemeleri sağlamıştır. Aydınlanma düşüncesinin ideali doğrultusunda bireyin, aklın rehberliğinde bağımsızlaşacağı, kendi kendini özerk hâle getireceği ve modernleşmenin bütünleyici parçası olan bilimin de itici gücüyle sonsuz bir ilerlemeye ulaşacağı varsayılmıştır ancak, gelinen noktada akıl, ‘Kendi kendisini yok eden, tahakküm aracı olarak işleyen, içeriği boş bir meşrulaştırma aracı’na dönüşmüştür. Böylece kendi kendini gerçekleştiremeyen birey modern sanayi toplumunun baskısı altında var olan sınırlı benliğini de kaybetmiştir. Aydınlanma ile kazanılacağı öngörülen özgürlüğü bütünüyle yok olmuştur. Bilimin ilerlemeci olacağı varsayılan etkisi daha çok korkunç boyuttaki savaşlarda ve insanların yaşam alanlarının yok edilmesinde görülmüştür. Son olarak, kırılgan ve erginliğe ulaşamamış bireylerin kimlik krizleri Avrupa’da 1930’lardan ortaya çıkan faşizm ve milliyetçi yaklaşımlarda kendini göstermiş ve Aydınlanma’nın kendisi bir totaliter sistemle eş değer hâle gelmiştir.”

Distopik eserler, totalitarizm ekseninde olabilme ihtimali mevcut kötü senaryoları ortaya koyar. Eserleri birbirlerinden ayıran husus ise yazarların bu sistemin hangi noktasını nasıl anlattığıdır. Bu bağlamda tüm bu eserler “Edebiyat Sosyolojisi” kapsamında değerlendirilmelidir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve kötü sonla biten bir peri Masalı: Hayvan Çiftliği

Distopik eserler içinde ele aldığımız altı kitabın üçü, İngiliz yazarlar tarafından yazılmış. Orwell da bunlardan biri. İngiltere’nin distopik metinleri bu denli başarılı ortaya çıkarışında tabii ki hızlı sanayileşmesi yatıyor. Sanayileşme denilince akla gelen Henry Ford ve Fordizm yani bir sabah böcek olarak uyanmanız olur. İşte tam da bu böcekleşme sonucu yaşanan tüm karamsarlıklar ve buhranlar, edebiyatta distopya ile vücuda geldi. Daha önce de söylediğim gibi alt metinler bir olmakla beraber farklılıkları nasıl anlattıklarındadır. George Orwell’in verem hastalığıyla mücadele ettiği 1947 ve 1948 yıllarında yazdığı “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”, 1949 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de eş zamanlı olarak yayımlanmış bir karşı-ütopyadır. 1984 senesinde beyaz perdeye de uyarlanmıştır.

Roman Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya devletleri, onların birbirleriyle olan savaşları anlatılırken; totaliter yönetimlerin hâlka nasıl yansıdığını ortaya koyar. Winston Smith ana karakteri etrafında; Okyanusya devleti merkezinde kurgulanmıştır. Proleter denilen hâlk aptaldır ve tüm kötü alışkanlıklar yalnız onlara mahsustur. Yani önemli olan iktidar ve sistemdir, geriye kalan her şey özellikle de halk önemsiz aşağı varlıklardır. Parti mensuplarının sadakatini ve sistem çıkarlarında çalışıp çalışmadıklarını takip etmek önemli bir meseledir. Bunu kontrol etmek ve iktidarların devamını sağlayabilmek için kurdukları sistem ise şaşırtıcıdır. Tabii burada, birazdan bahsedeceğim kitapta anlatılan sistemi okurken düşünmenizi de isterim. Tarihimizle birlikte evrilerek bugüne dönüşen, içinde yaşadığımız bu düzen ve gidişat arasında benzerlik var mıdır?

Bu sistemin en can alıcı noktalarından biri Düşünce Polisi! Ne düşündüğünüz, ne yaptığınız, fısıltıyla olmadığı sürece her konuşmanız takip edilir! Düşünce suçunun cezası ölümdür. Okullar sistem ve parti için casus yetiştirir. Geçmişten yoksun bir toplum yaratılması çok önemlidir. Bunun için Gerçek Bakanlığı sürekli geçmişe ait kayıtlarda değişiklik yapar. Geçmişi denetim altında tutan geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. Eski dil değiştirilmeli ve insanların düşünmesini engelleyici bir yeni söylem üretilmeli. İşleri kelimeleri değiştirmek değil, onları yok etmek. Kelimeler olmazsa düşünemezsiniz, o zaman da düşünce suçu işlemezsiniz. Winston’un partiye olan düşmanlığı ortaya çıkınca; Sevgi Bakanlığında işkence görürken partiden biri ona sistemlerini şöyle aktarır:

“Uygarlığımız nefret üstüne kurulu. Korku ve öfkeden başka hiçbir duyguya yer yok. Düşünce alışkanlıklarını kıracağız. Çocuk ile ana baba, insan ile insan, kadın ile erkek arasındaki bağları kopardık. İleride kimsenin karısı veya arkadaşı olmayacak. Sanat, edebiyat, bilim diye bir şey olmayacak. Bilime gereksinim kalmayacak. Eski despotlar ‘Şunu yapmayacaksın.’ diyorlardı. Totaliterler şunu yapacaksın diyorlar. Biz ise ‘Sen aslında busun, aslında böyle düşünüyorsun.’ diye bastırıyoruz.”

“George Orwell’ın ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü, bir ruh hâlinin dile getirilmesi ve uyarıdır. Dile getirilen ruh hâli, insanoğlunun geleceğine ilişkin handiyse bir umarsızlık, uyarı ise, tarihin akışı değişmediği sürece dünyanın dört bir yanındaki insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz otomatlara dönüşecekleri, üstelik bunun farkına bile varmayacaklarıdır.”

Orwell’ın kaleme aldığı “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”te yalın bir sistem eleştirisi yapılırken; 1945 yılında yazdığı “Hayvan Çiftliği”nde ise yaşadıkları çiftliği ele geçiren hayvanlar arasındaki anlatılıyor. Aç kaldıkları için isyan eden tüm hayvanlar, insanları kovduktan sonra tamamen özgür kalırlar. Kendi içlerinde yönetim, çalışma planlaması yaparlar. Adaletsiz olmamak için duvara yedi emir yazarlar. Domuzların bütün hayvanları yönettiği bu çiftlikte olaylarla birlikte karmaşa da ilerler ve aslında çok da adil bir planlamanın olmadığı ortaya çıkar. Celal Üster’in önsözünde de yazdığı gibi; çiftlikteki insan düzeninin yani kapitalist sistemin değiştirilmesi gerçeği yadsınamaz. Bu gerçek nasıl olur da kitabın sonunda domuzların ve insanların aynı masada zafer çığlıklarına dönüşmüştür? Duvardaki yedi emir ile başlayan hikâyenin sonunda, duvarda yalnız şu yazı kalır:

“Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazı hayvanlar daha eşittir.”

Damızlık kızları feminizm-teoloji-distopya tripodu üzerinden anlayabilmek

Kanadalı yazar; Margaret Atwood’un 1985 yılında kaleme aldığı feminist distopik eser; “Damızlık Kızın Öyküsü”; diğer distopyalar gibi sistemin totaliter tutumunu en korkunç sahnelerle ortaya koyar. Ama bir farkla. Feminist teologlar; kiliseyi, Hristiyanlığı ve Yahudiliği eleştirirken dini metinleri “kutsal” ve “dokunulmaz” vasıflarından sıyırıp yapı sökümüne tabii tutarlar. Bu metinlerin Tanrıya atfettiği eril kimliği eleştirirler. Kutsal metinlerdeki tüm diyaloglar, işkenceler, ölümlerde muhatap alınan yalnızca erkektir. İncil’den okuduğumuz pasajlar ışığında diyebiliriz ki bu kitaptaki kurgu da kadın denilen varlığa yer yoktu. Tanrı günahları sebebiyle onları lanetlemiş ve kısırlık oranını gittikçe arttırmıştır.

Teokratik bir temele oturtulmuş totaliter bir sistem karşısında kadın meselesini ele alan bu eserde; kadınların yeni kurulan sistemde ne olduğunu anlayamadan toplumdan silinmesi ile başlayan olaylar örgüsü, yine kadın odaklı yeni bir sisteme yönelme ile devam eder. Daha önceki toplum yaşantısında, her türlü hakka sahip olan kadınlar, tüm haklarından mahrum bırakılarak ve sahip olduğu mülkleri de en yakın erkeğe devrolunarak bir anda silinirler. Oysaki yeni kurulan devlet sisteminde kadınlar büyük önem taşırlar. Çünkü lanetlenmiş olduklarından kısırlıkla mücadele etmeye çalışırlarken; yine kadınlar üzerinden bu laneti kıracaklarına inanırlar. Kadınların yalnızca bedensel olarak varlıkları onlar için çok önemlidir. Hatta bedende yalnızca rahim yeterlidir. Kiminin gözünü çıkartabilir, kiminin elini kesebilirler. Mesele vücudun bütünlüğü değildir. Yalnızca doğurganlıklarıdır esir alınan.

Doğurabilenler, yani rahmi olanlar damızlık olarak komutanların yanlarına verilir. Eşleri yanında, dini bir ritüel eşliğinde “seremoni” denilen birliktelikler yapılır. Damızlıkların kendilerine ait isimleri yoktur. Hangi komutana aitlerse onun adı ile anılırlar. “OfFred”, “OfJoseph” gibi. Dinin hâkim bakış açısı olarak oturtulduğu, aslında kadının konumlandırıldığı yer, tüm düalist bakış açısına sahip filozofların baktığı penceredir. Patriyarkal kültür yapılandırılmaları kadını ötekileştirir ve nesneleştirirken, Beauvoir’in eleştirdiği noktaya geliriz. Kadın yalnızca cinsiyetten ibarettir ve erkek bedene hükmeden öznedir. Beauvoir, patriyarkal kültür, düalist felsefi yaklaşımlar karşısında haksız sayılmaz. Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet noktasını ayırarak ve ancak tüm bunları din başlığı altına oturtmak, kutsal kitaplardan bölümler ışığında bunları normal görüntüsü altında acımasızca eleştirmek nasıl yorumlanmalıdır, okuyucunun takdirine bırakalım.

Kitap kâğıdı kaç derecede yanar?

Amerikalı yazar Rad Brandburry’nin 1953 yılında kaleme aldığı “Fahrenheit 451” de yanmayan evlerin olduğu bir zamandan bahsediyoruz. Evler dahi yanmıyorsa, işini çok seven Guy Montag neden itfaiyecilik yapmaktadır o hâlde? İtfaiyeciler neden var? Çünkü onlar artık toplumun mutluluğu için yeni bir görev başındalar. Kitap yakmak. Bazılarını değil, hepsini yakmak. Neyse ki; çizgi roman ve ticaret günlükleri okumaya izin veriliyor. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Tarih boyunca bu böyle miydi peki? İtfaiyecilere verilmiş kural kitabı ne diyor? “1790 yılında Koloniler’de İngiliz etkisi taşıyan kitapları yakma amacıyla kuruldu. İlk İtfaiyeci: Benjamin Franklin.”

Şiirler duygusaldır, romanlar sizi düşündürtebilir. Oysa düşünmeyen, eğlence toplumu devlet baskısıyla yaratılmadı. İlk başta sansür, baskı; hiçbirisi yoktu. Kitap okumamayı isteyenler, insanların kendileriydi.

“İnsanların uğrunda canlarını feda etmeyi göze aldığı bu kitapların içinde ne var? Gerçeklerin farkına vardıktan sonra bu karanlık toplumda artık yaşanabilir mi?”

Hikâyeyi film olarak da izlemek isterseniz, Francois Truffaut’in ilk İngilizce çektiği, 1966 yapımı olarak mevcut.

Cesur Yeni Dünya

Başka bir İngiliz yazar olan Aldous Huxley’in 1932 yılında yayımlanan, Sanayi Devrimi ve onun etkilerinin anlatıldığı “Cesur Yeni Dünya” romanı, 1980 ve 1998 yıllarında sinemaya da uyarlanmıştır. Yukarıda da bahsettiğim gibi sanayileşme, makineleşme, Henry Ford ve böcekleşme, hikâyenin merkezinde; Henry (Foster) olabilir karakterimiz, ancak sürekli Ford’a atıflar yapmaktadır. Henry Ford 1908 yılında taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek yöntemleriyle ilk T Model otomobili üretmiştir. Bu üretmiş olduğu otomobilden on dokuz yıl içinde on beş milyon araç satarak uzun süre kırılamayacak bir rekora imza atar.

“Cesur Yeni Dünya” romanında Ford; endüstri alanındaki düşünce ve başarılarıyla Dünya Devleti’nin tanrısı konumuna yerleştirilmiş, o derece ki; kahramanlarımız hayret, sevinme ya da üzülme ünlemi olarak İngilizcedeki “Oh Lord!” (Aman Tanrım!) kalıbının yerine “Oh Ford!” (Aman Fordum!) demektedirler. Ford'un Tanrısallaştırılmasına başka bir örnek de tarihi ifadelerde milattan önce ve sonra yerin Ford’dan önce veya sonra ifadeleri geçmiştir. Hikâye, M.S. 2540'lı yıllarda yani romanının diliyle F.S. 632 yılında yaşanmaktadır. Aradaki tarih farkı ise 1908’i yani ilk arabanın üretildiği yılı işaret eder. Bu makineleşmenin oluşturacağı kırılma açıkça ortaya konulmuştur.

Ford’un hükmü altında bulunan beş toplum; Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon; kaderlerini Ford’un ellerine bırakmışlardır. Gerçek hayattaki endüstri fabrikalarına benzetilen, kuluçka ve şartlandırma merkezi denilen insan üretim fabrikaları vardır. Bu fabrikadaki kuluçka makineleri tek seferde, 266 günde, yönetimin istediği özelliklere sahip onlarca embriyoyu üretebilmektedir. Her grubun kabiliyet, zekâ ve özellikleri farklı olmakla birlikte, tüm bunlara yönetim tarafından karar verilir. İstediğin gruba istediğin kadar insan üretilmesi, günümüz doğal şartlarını beklemeden yani işleyişi aksatmayacak şekilde programlanması düzenin kusursuzluğunu göstermektedir. Teknolojinin bu denli ileri bir hâliyle betimlenmesi, geleceğe dair ciddi kaygıların oluşmasına neden olmaktadır ki bu bir distopya uyarısıdır.

Biz

Rus yazar Yevgeni Zamyatin tarafından 1924 yılında kaleme alınmış bu distopik roman; totaliter toplum eleştirisini ortaya koyarken; Sovyet Rusya’sına karşı karalama olarak değerlendirilir.  Zamyatin; politeknik enstitüsünde gemi mühendisi olmak hayali ile eğitim gördüğü sırada Bolşevik partisine katılır ve 1905'te Bolşevikler adına savaştığı hâlde Bolşevikler tarafından görüşlerinin uyumsuzluğu sebebiyle hapishanede tek kişilik bir hücreye konulur ve iki kez sürgüne gönderilir. İşte o hapishane günlerinde yazdığı “Biz”i; Rusya’da basamayacağını anlayınca Maksim Gorki’nin yardımıyla kaçar! Hem de; İngiltere’ye! “Biz”in ilk baskısı kendi dilinde değil, İngilizce oldu. Kendi dilinde ilk baskısını 1952 yılında, anavatanın da ise ilk baskıyı 1988 yılında yapabildi. Rus baskısı için 1922 yılında yazdığı önsözde şöyle söylüyor:

“Filozof aptal olmak zorunda değildir. Okurun da böyle bir zorunluluğu bulunamaz. Tarihi sadece adımlayanlar, onda koşarak ilerleyenler için değil, üzerinde uçanlar için yazdım.”

Ne özgürlük ne de demokrasi. Birey yalnızca numaralardan ibarettir. Dr. House geldi aklıma: Hastalar insan değildir, onlar yalnızca belirli numaraları olan hastalardır. Modern devletin yapmak istediği gibi, duygulardan arındırılmış, yalnız aklın himayesiyle baskılanmış, birer kimlik numaralarından ibaret insanlar. D-503 isimli baş mühendisin öteki gezegenlerdekilere “Tek Devlet”i anlatabilmesi için tuttuğu günlüğü okuyoruz biz aslında.

Huxley’in “Cesur Yeni Dünyası”na nispetle daha yüksek politik farkındalıkla ilerken; tarihteki tüm detaylar teknolojiyle değişmiştir. Giyotin, artık Hayırsever Makine olmuştur ve o ilkelliğinden eser kalmamıştır. Hayata ve toplum yaşamına, devletlere, milletlere ait ne varsa hepsi yeniden kurgulanmıştır. Gardiyanlar olarak adlandırılan siyasi polislerin kendilerini gözlem altında tutabilmesi için camdan evlerde otururlar. Hepsi birbirine eş üniformalar giyerler ve insanlardan genellikle ya “Numara”, ya da “Ünif” olarak söz edilir. Sentetik besinlerle beslenirler ve genel eğlence biçimi, hoparlörlerden yayınlanan “Tek Devlet” marşı eşliğinde dörtlü gruplar hâlinde uygun adım yürümektir.

“Bu söylediğinin bir devrim olduğunun farkında mısın?

Tabii ki bir devrim, neden olmasın ki?

Çünkü bir devrim daha yapılamaz. Bizim devrimimiz en sonuncusuydu ve bundan sonra bir devrim daha olamaz. Bunu herkes bilir.

Sevgilim, sen matematikçisin… Söylesene, en son sayı hangisidir?

Bu saçma bir soru. Sayılar sonsuzdur, en sonuncu sayı diye bir şey olamaz.

O zaman nasıl oluyor da en sonuncu devrimden söz edebiliyorsun?”

Şeyma Kısakürek Sönmezocak, “Kakotopya yahut distopya: Her ne ise ütopik derecesinde kötü”, Kitabın Ortası dergisi, Ekim 2019.  

Yayın Tarihi: 18 Aralık 2020 Cuma 19:30 Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2020, 19:33
banner25
YORUM EKLE

banner26