Edebiyatın doktorları

Türk ve dünya edebiyatında hem doktor kimlikleri hem de yazar, şair kimlikleriyle rüştünü ispat etmiş isimleri sizler için derledik.

Edebiyatın doktorları

Edebiyat dünyasına yaşamları ve eserleriyle damga vuran, yazar kimliklerinin yanı sıra doktor kimlikleri de bulunun isimlerin sanatın birçok dalında ve bu arada yazı alanında sergiledikleri başarılar hekimlik kabiliyetlerini bile çoğu zaman gölgede bırakacak kadar parlaktır. Türk ve dünya edebiyatında hem doktor kimlikleri hem de yazar, şair kimlikleriyle rüştünü ispat etmiş bu isimleri sizler için derledik.

Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek

Irvin D. Yalom

I. Dünya Savaşından sonra, Polonya sınırına yakın küçük bir köyden iltica eden Yahudi bir Rus çift, Washington DC. kentinde kendilerine sıfırdan bir hayat kurmaya çalışırken, 1931 yılında bir erkek çocukları dünyaya gelir. Adını Irvin koyarlar. Ne o dönem yaşanan borsa krizinin ardından çöküşe geçen ekonomik koşullarda kendi dükkânını zorla ayakta tutmaya çalışan babanın, ne de köyünden göçüp gelmiş eğitimsiz bir annenin Irvin’e verebilecekleri fazla bir şey yoktu. Pek de güvenli sayılmayacak, fakir bir mahallede oturmaktaydılar. Ekonomik açıdan oldukça zorlanmalarına karşın Yalom’un kitaplara olan ilgisi hiç azalmadı. Evlerinin yakınlarındaki kütüphaneye sık sık giden Irvin D. Yallom, o çocukluk yıllarını anarken önüne çıkan ilk raftaki kitapları baştan sona büyük bir açlıkla okuduğunu, bu tutkunun ona ilham ve güç verdiğini, işte o zaman, yazılı bir eser bırakmanın bir faninin yapabileceği en anlamlı katkı olacağını düşündüğünü anlatıyor.

Boston Üniversitesi’nde tıp eğitimini tamamlayan Yalom, 1956 yılında Johns Hopkins’den doktorasını aldıktan sonra uzun yıllar başarıyla sürdüreceği akademik kariyerine Stanford Üniversitesi’nde başlar. Irvin D. Yalom, hayatı boyunca hasta görerek, klinik çalışmalara katılarak, konferans ve seminerlerde konuşmalar yaparak ve kitap yazarak çalışmalarını aralıksız sürdürmüştür. Başarılı bir akademisyen olan ve kendisi gibi yayınlanmış eserleri bulunan eşi Marilyn ile birlikte, tıp, yaratıcı yazarlık, tiyatro yönetmenliği, klinik psikoloji gibi değişik alanlara yönelmiş, dört çocukları ve beş torunlarıyla aynı coğrafyada, San Francisco körfez bölgesinde yaşamaktadır.

Ölümle yüzleşmek

“Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek” yazarın ölümle yüzleşmesi sonucunda ortaya çıkan kişisel bir eser. Yazarın, tüm insanların ortak korkusu olan ölüm korkusunun üstesinden gelmek hakkında kendi deneyimlerinden, hastalarıyla yaptığı çalışmalardan ve çalışmasına katkıda bulunan yazarların düşüncelerinden yola çıkarak hazırladığı bir eserdir. Ölüm korkusunun insanları hayvanlardan ayıran şey olduğunu belirten yazar, her dinin her kültürün bu korkuyu yatıştırmak temelli olduğunu vurguluyor. Yalom, yaşadığımız anksiyetelerin çoğunun özünde ölüm korkusunun yattığını söylüyor. Bunu anlamamızın ise genellikle bir uyanma deneyimi sayesinde gerçekleştiğini; bu uyanmanın bir rüya, yakınını kaybetme, hastalık, travma, yaşlanma sonucu oluştuğunu savunuyor. Yalom, eserinde ölümle yüzleşen hastalarının çoğunun hayatlarını nasıl değiştirdiğini ve zenginleştirdiğini, onlar için gerçekten önemli olan kararlarını nasıl verdiklerini mercek altına alıyor.

“Öz-farkındalık büyük bir armağan, hayat kadar değerli bir hazinedir. Bizi insan yapan şeydir. Ama bedeli de çok ağırdır – ölümlülük yarası. Varoluşumuz, büyüyüp gelişeceğimiz ve kaçınılmaz bir şekilde ölüp yok olacağımız bilgisiyle gölgelenir. Ölümlülük düşüncesi tarihin başından beri peşimizi bırakmaz. Dört bin yıl önce Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine yukarıda alıntıladığım sözleri söylemiştir: ‘Sen artık karanlıklar içindesin ve beni duyamaz oldun. Ben de öldüğümde Enkidu gibi olmayacak mıyım? Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.’ Gılgamış hepimiz adına konuşuyor. Onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız – her erkek, kadın ve çocuk ölümden korkar. Bazılarımız için ölüm korkusu genelleşmiş bir huzursuzluk şeklinde dolaylı olarak kendini gösterir ya da başka bir psikolojik bozukluk kılığına girer; bazılarımız ölümle ilgili açık ve bilinçli bir anksiyete yaşarken, bazılarımız için ölüm korkusu bütün mutluluk ve sevinci engelleyen bir dehşet haline gelir...”

Kelimeler Kitabı

Hüsrev Hatemi

Hüsrev Hatemi, 1898 yılında İran Salmas’da doğan Ali Asgar Hatemi Bey ile 1910 yılında İstanbul’da doğan Azerbaycan göçmeni Cemile Hanım’ın ikiz çocuklarından biri olarak dünyaya geldi. İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1966 yılında İç Hastalıkları Uzmanı, 1971 yılında İç Hastalıkları Doçenti, 1972’de Endokrinoloji ve Metobolizma Hastalıkları Uzmanı, 1978’de de İç Hastalıkları Profesörü oldu. 2006 yılında emekli olan Hatemi, Hareket, Türk Edebiatı, Cumhuriyet, Milliyet, Zaman, Mavera, Tarih ve Toplum, Tercüman gibi dergi ve gazetelerde yayımlanmış şiir ve denemeleri dışında tıp, kültür-sanat, tarih konularında da yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

“Tabii ki bütün kelimeleri ilk defa ne zaman duyduğumuzu hatırlamaya imkân yok, fakat bazı kelimelerle anılarım var...”

“Kelimeler Kitabı”nda Hatemi, kelimeleri anılar ile süsleyerek okuyucuya sunarken aynı zamanda kelimelerin çağ ile mekâna ve zamana göre değişiklik gösteren muhtelif bağlantılarını da izah ediyor. Yıllarca heybesine eklediği kelimeleri kendi anlatım biçimi ile okuyucuya aktarıyor. Eserin neredeyse her başlığı altında farklı bir şaşkınlık ve beraberinde bir hüzün sezinlediğimiz bu metinler ile Hüsrev Hatemi, esasında kelimeler ile birlikte benliğimizi, varlığımızı nasıl ve ne şekilde kaybettiğimizi veya kaybediyor oluşumuzu da dile getiriyor. Kelimelerin anlamını ve niteliğini gözden geçirmek; özellikle dilimizi, kelimelerimizi bir sonraki nesillere aktarmamız için muhakkak okunması gereken bir eser...

“1950 yılında, yani ilkokulu bitirdiğim yaz tatilinde, bazı büyüklerin kelimeler üzerinde fazla durduğuna ilk defa dikkat ettiğimde, bunu biraz yadırgamıştım. Kelimeler kelimelerdir o kadar. Erzurum’da şuna şöyle derler, İzmir’de şöyle derler... Büyüklerin takıldığı konulara bak!’ diye düşünmüştüm. 1951 yılında ise, ortaokul birinci sınıf bitmişti. Bu arada büyümüş olacağım ki 1951 ‘terkiş-tirkeş-sadak’ diyalogu çok hoşuma gitti. O zamandan beri ben de, kelime kelebeklerinin peşinde koşan biriyim.”

Genç Bir Köy Hekimi

Mihail Bulgakov

Mihail Afansyeviç Bulgakov, 15 Mayıs 1891’de Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’de doğar. İlahiyat profesörü bir babanın oğludur. Bulgakov, 1916 yılında I. Dünya Savaşı yıllarında Tıp Fakültesi’nden mezun olur. O yıllarda Tıp mezunları askerlik görevlerini ülkenin en ücra köşelerinde doktorluk yaparak tamamlıyordu. Bulgakov da bir köyde on sekiz ay boyunca pratisyen hekim olarak askerlik görevini tamamladı. Yazar, “Genç Bir Köy Hekimi” isimli eserini de o yıllarda yaşadığı olaylar ve edindiği tecrübelerden yolca çıkarak kaleme almıştır. Bunların bir bölümü, 1925-1927 yılları arasında dergilerde yayımlanır.

“Uzun lafın kısası hastaneden akşamın dokuzunda çıkıyordum, ondan sonra da ne yemek ne içmek ne de uyumak istiyordu canım. Tek istediğim birinin gelip beni doğuma çağırmamasıydı.”

Deneyim-gözlem ve birikimlerine dayanarak kurduğu bu öykü evreni, yaşamın çıplak ve ürkütücü gerçeğini gözlerimizin önüne serer. Aynı zamanda hikâyelerde anlatılan vakalar, insanlığa dair çok yerinde tespitler, insan olmaya özgü korkular, endişeler öyle bir dengeye oturtulmuş ki mesleği, yaşam tarzı ya da ilgi alanı ne olursa olsun herkesin severek okuyacağı bir eser çıkmış ortaya. Ancak Bulgakov, doktorluğu sevmez, eserlerinde hastalardan çok doktorun korkusunu öne çıkarır. “Genç Bir Köy Hekimi”ndeki genç doktor karakterler tıp eğitimi aldıkları için pişmanlık duyarlar. Bir insanı yaşama döndürmeye çalışırken ölümüne neden olmaktan korkarlar. Bulgakov, dört yıl doktorluk yapar, 1920’den sonra mesleğini bırakıp kendini tamamen edebiyata verir.

“Ona baktım ve küçük kızın güzelliği karşısında cerrahi operasyonları, yalnızlığımı, üniversitede edindiğim faydasız bilgi yığınını unuttum. Nasıl desem, neyle karşılaştırsam ki? Böyle çocukları yalnızca şekerleme paketlerinin üzerinde görürsünüz… Melekleri böyle çizerlerdi.”

Vanya Dayı

Anton Çehov

Kendi adıyla anılan durum öyküsünün kurucusu olan Anton Çehov, 19 Ocak 1860 tarihinde Taganrog, Rusya İmparatorluğu'nda dünyaya gelmiştir. Ticaretten çok dini konulara önem veren babasının zorlamasıyla kilise korosunda ilahi söyleyen Çehov, ticarette başarılı olamayan babasının yerine bakkal işleriyle de ilgilendiği için lise eğitimi oldukça uzamıştır. Babası 1876 senesinde iflas ettiği için ailesi Moskova’ya göçen Çehov, ağabeyi ile birlikte Taganrog’da kalarak liseye devam etti. Genç yaşlarında kendi hayatını kendi kazanan Çehov, zor koşullar altında geçen çocukluk yılları sebebiyle hikâyelerinde çocuklara geniş yer verir ve hep hüzünlü, incinmiş çocukları konu alır. Liseyi bitirdikten sonra Moskova’ya giderek Tıp Fakültesi’nde eğitim alan ve doktor alan Çehov, ailesinin geçimine de katkıda bulunmak için dergilere yazılar yazdı. Bu dönemde yazdığı yazılarını “Melbourne’ün Masalları” adlı kitapta toplayarak yayımladı.

Üniversiteyi bitirir bitirmez doktorluğa başlayan Çehov, “Cerrahlık”, “Cansız Ceset” ve “Kaçak” isimli hikâyelerini bu dönemde yazdı. 1887 yılında “Alacakaranlıkta” isimli öykü kitabıyla Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin Ödülü’nü kazanan Çehov’u, Rus Edebiyatı’nın olduğu kadar Dünya Edebiyatı’nın da unutulmazları arasına sokan en önemli unsur; konularından çok, o konuları işleyiş tarzıdır. Çünkü görünürde seçtiği konular aynıdır. Onun oyunlarının, seyredilmesi kolay olan, akıcı olaylarla örülmüş oyunlar olduğu söylenemez. O, diğer yazarlardan öykülerinde ve oyunlarında yepyeni bir tarz oluşturmakla ayrılır. Bu tarzın en önemli özelliği durağanlıktır. Ancak durağanlıkla pasiflik arasında ince çizgiyi muhafaza etmesi, onu başarılı kılan en önemli faktördür. Çehov’un oyun karakterleri, hiçbir şeye, hiçbir zaman aşırı tepki vermezler. Tepkileri biraz sınırı aşsa, pişmanlıkla kendilerini açıklama gereği duyarlar.

Dramatik durumlardan özenle kaçınır

Çehov, “Vanya Dayı”da, bir yanda geçim derdi yaşayan Vanya ve yeğeni Sonya, diğer yanda hazıra konarak üretmeden, hayatını gösteri ve şatafatla sürdüren Profesör Serebryakov ile onun genç ve güzel karısı Yelena arasında yaşanan çatışmayı anlatır. Çehov’un o dönemin Rusya’sını, dönem aydınını, toprak sahibini, ezilenlerini tüm gerçekçiliğiyle ortaya koyduğu bir eseridir. “Vanya Dayı”, Çehov’un yenilikçi oyun yazarlığının katıksız bir ürünü, bir başyapıttır. Yazar, bu eserinden başlayarak, olgunluk dönemi oyunlarında dramatik durumlardan özenle kaçınmıştır. “Vanya Dayı”da, arzulanan ve elde edilemeyen bir aşkın yanı sıra, yaşamın geri gelmeyecek ve mutsuz bir biçimde geçmesinden dolayı ortaya çıkan acı ve üzüntü oyunun merkezinde yer alır.

“Köylülerin birbirlerinden farkı yoktur, onlar hala gelişmemişlerdir, pislik içinde yaşarlar. Aydın kişilerle geçinebilmek ise çok zordur. Bizim bu köylü dostlarımız, düşünce fakiridir, duygudan yoksundurlar, burunlarının ötesini göremezler, ya da daha açık olarak ahmaktırlar. Onlardan bir gömlek üstün ve biraz daha akıllı olanlar isteriktirler, kendi düşünce ve duygularını araştırmak, bunları çözümlemek hastalığına tutulmuşlardır. Bunlar hep sızlanıp dururlar, kin ve iftiraya delicesine tutkundurlar, insana sinsice yandan yanaşırlar, yan gözle bakarlar.”

Başı Sinuklar İçin Kılavuz

Kemal Sayar

Hekim, psikiyatri uzmanı, şair ve yazar Kemal Sayar, 26 Mayıs 1966 Ordu doğumludur. Zonguldak Hisarönü 27 Mayıs İlkokulu’nda ve Eskişehir Anadolu Lisesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1989-1995 yılları arasında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimine devam eden Sayar, 2000 yılında psikiyatri doçenti, 2008 yılında psikiyatri profesörü oldu. Çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde danışmanlık ve hakemlik yaptı. Psikiyatri konulu çok sayıda kongre ve sempozyumda düzenleyici ve konuşmacı olarak yer aldı. 2002 yılında, Kanada McGill Ünivesitesinde Transkültürel Psikiyatri Bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak çalıştı. Bakırköy ve Erenköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde klinik şefliği görevlerini yürüttü. Hâlâ Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri anabilim dalı öğretim üyesi olan Sayar, mesleki çalışmalarının yanı sıra, Açık Radyo ve Star Tv’de Ruhun Labirentleri, TRT’de İnsanlık Hali adlı programı hazırlayıp, sunmakta ve çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yapmaktadır. Yirminin üzerinde kitabı olan yazar, edebiyatla da yakından ilgilenmektedir.

Madde âleminden yanmadan istifade etme

Kemal Sayar’ın, “Başı Sinuklar İçin Kılavuz” kitabı birlikte iyileşme arzusuyla kaleme alınmış denemelerden oluşuyor. Sayar, eğip bükmeden problemleri, sebeplerini ve çözüm yollarını metotlarla ele aldığı kitabında, kapitalizmin açtığı yaraları ve bu yaraları almamak için nelerden uzak durulacağını yazmış. Güçlü bir manevi dünya ile madde âleminden yanmadan istifade etmenin mümkün olduğunu göstermiş. Sayar, projektörlerin ışığından kurtulamayan hayatımızdan mahremimizden sırlarımızdan bahsediyor en çokta. Hapishane gibi algıladığımızı vurguluyor mahrem alanı. Görülmek, yediğimiz içtiğimizle görülmek, giydiğimiz gezdiğimizle bilinmek istediğimizi söylüyor. Ve bunun şirketlerin büyük bir tuzağı olduğunu bütün şeffaflığı ile yansıtıyor bize.

“Ömür denen o kısacık nehirde akıp gitmek ve bir okyanusa kavuşacağın ânı özlemek. Kendi iradenin O’nun iradesi karşısında hiçliğini idrak edebilmek. Tevekkül ve teslimiyet. İnsandan yalnızlık fiziki bir yara gibi canımızı acıtır, rahat bir uyku vermez, ruhun en dip hücrelerinden yayılan o ağrı kolay dinmez. Kendisiyle baş başa kaldığında mutsuz olan insanın yalnızlığı ne acıdır. Ne bedbahttır o kişi ki, kaderin hükmüne ram olmak istemez.  Ben yokum, O var. O bende var. Kendini nefsinden boşalt. İnsan insana bağlı ve bağımlı, insan Allah’a bağımlı. Sevgi ve dikkatle tefekkür ettiğinde açılır o derdin kapısı sana, çiçekler o zaman kokar, gökyüzü o zaman içine dolar. İşte o zaman, nereye gidersen seni aşk taşır oraya.”

Tiryaki Sözler

Cenap Şehabettin

1870 yılında Manastır’da doğan Cenap Şahabettin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son çeyrek asrında edebiyat alanının önemli figürlerden biri olmuştur. Tevfik Fikret’le beraber Servet-i Fünun hareketinin iki önemli şairinden biri kabul edilen Cenap Şahabettin, birçok eleştirmen tarafından düz yazılarında şiirlerinden daha başarılı bulunmuştur. İlköğrenimini Tophane’deki Fevziye Mektebi’nde alan yazar, Gülhane Askeri Rüştiyesini bitirmiştir. Tıbbiye İdadisinden sonra da Askeri Tıbbiyeden mezun olmuştur. Hekim yüzbaşı olan Şehabettin, Paris’te dört yıl cilt hastalıkları ihtisası yapmıştır. Yurda döndükten sonra Mersin, Rodos, Cidde’de karantina hekimliği ve sıhhiye müfettişliği yapmıştır. İlk şiiri 1885 yılında daha öğrencilik yıllarında Saadet gazetesinde yayımlanan Şehabettin, önceleri Muallim Naci’nin etkisiyle divan şiiri tarzı şiirle uğraşmıştır. Daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan etkilenerek Batı tarzı şiire yönelmiştir.

“Tiryaki Sözleri”, vecize niteliğindeki sözlerinden oluşmuş bir eserdir. Bu eser yazarın tezatlı düşünme gücünü göstermesi açısından önemlidir. Cenap Şahabettin tarafından 1918 yılında yazılmış olup içerisinde 1817 söz bulunmaktadır. Eser, yazarın bir ömür boyu topladığı ve kaydettiği sözlerden oluşmaktadır.

“Yaratılıştan kararsız olanlar için her yeni dakika kararsızlığı artıran bir etkendir.”

“Zarafetin iki büyük düşmanı çok incelik ve çok kabalıktır.”

“Zekâyı hangi zindana tıksanız kendisine kenarından sıvışacak delik açar.”

“Ne bütün varını yiyip ölmüş vardır, ne her fikrini söyleyip susmuş.”

“Yüz kere asırların ibriğinden süzülmüş fikirleri bile herkese kabul ettiremeyiz.”

“Güzel fikir doğru olmasa bile hoşa gider.”

“Ne dediği anlaşılmayan ses sükûtun yaramazıdır.”

Nihan Su, “Edebiyatın Doktorları”, Kitabın Ortası dergisi, Kasım 2019.

Güncelleme Tarihi: 27 Mart 2020, 05:24
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26