Edebiyatımızın diplomatları

Diplomasi ile edebiyat çok yakın sahalar olmasa da gerek Osmanlı devrinde gerek Cumhuriyet sonrasında sefarette vazife almış pek çok şair ve yazar mevcut. Peki, onlar kim?

Edebiyatımızın diplomatları

Diplomasi ile edebiyat çok yakın sahalar olmasa da gerek Osmanlı devrinde gerek Cumhuriyet sonrasında sefarette vazife almış pek çok şair ve yazar mevcut. Türk Edebiyatı dergisi bu konuyu, 2009 yılının Haziran’ında yayınlanan 428. sayısında, “Zoraki Diplomatlar” başlığıyla kapak dosyası olarak işlemiş. Dosyada Beşir Ayvazoğlu’nun “Edebiyatımızın Sancılı Hariciye Yılları: Aziz Efendi’den Yahya Kemal’e”, Sadık Kutalmış’ın “Üç Zoraki Diplomat”, M. Selim Gökçe’nin “Peşte’de İki Türkçü ve Korkut Ç. Tepe’nin “Hikâyeci ve Diplomat” yazıları yer alıyor.

Edebiyat tarihimizdeki diplomatların bazıları hevesli, bazıları da Yakup Kadri’nin tabiriyle “zoraki” diplomat. Zira yönetimle arası iyi olmayan bazı edebiyatçılarımız elçilik vazifesiyle bir nevi ülkeden uzaklaştırılmış. Sefirlik yapan edebiyatçılarımızı hatırlamak adına bu yazılardan hareketle kısa bir derleme yaptık.

Giritli Aziz Efendi

Beşir Ayvazoğlu “Edebiyatımızın Sancılı Hariciye Yılları: Aziz Efendi’den Yahya Kemal’e” başlığını taşıyan yazısında Yirmisekiz Çelebi Sefaretnamesi’nin de edebi bir eser sayılabileceğini vurgulamakla birlikte, yurtdışında ikamet eden sefirler arasındaki ilk yazarın Giritli Aziz Edendi olduğunu belirtiyor. Aziz Efendi’nin Muhayyelat-ı Lüdünn-i İlahi adlı eseri edebiyat tarihimizde hikâyeden romana geçişi temsil eder. Büyükelçi olarak iki yıl Berlin’de kalan Aziz Efendi, bu esnada ünlü oryantalist Friedrich von Diez ile ilmi ve felsefi konular üzerine mektuplaşır. Görevi sırasında 1798’de Berlin’de vefat eden Aziz Efendi, orada Müslüman mezarlığına defnedilir.

Sünbülzâde Vehbi

Farsçası çok iyi derecedeydi ve devlet işlerinden de anlıyordu. 1775’te Sultan I. Abdülhamid tarafından İran’a elçi olarak gönderilir. Görevi, Bağdat valisi Ömer Paşa ile anlaşmazlığa düşen ve Basra’yı kuşatan Kerim Han ile görüşerek ihtilaflı durumu ortadan kaldırmaktı. İran’a giden Sünbülzâde Vehbi, Kerim Han ile iyi ilişkiler kurar. Bu süreçteki çapkınlıkları da dillere dolanır.

Öte yandan Ömer Paşa onun Kerim Han ile dostluğundan rahatsızdır ve Sünbülzâde Vehbi Bağdat’a gelince araları açılır. İstanbul’a karşılıklı şikâyet raporları göndermeye başlarlar. Bu raporların birinde Ömer Paşa, onun İran’dayken yaptığı çapkınlıkları da ekler.

Yapılan tetkikler neticesinde Sünbülzâde Vehbi suçlu bulundu ve idamına karar verildi. Ancak o “Tannâne” adını taşıyan bir kaside yazarak kendisini padişaha affettirmeyi başaracaktı.

Sadullah Paşa

Berlin’e 1877 yılında büyükelçi olarak gönderilen Sadullah Paşa da dönemin önemli kalemlerinden. “Ondokuzuncu Asır” isimli manzumesi hatırı sayılır bir metindir diyor Ayvazoğlu. Lamartine’in “Göl” şiirini Türkçeye çeviren Paşa, Homeros’un İliada’sını da çevirmeye çalışmış.

Bâbıâli Tercüme Odası’ndan yetişen Sadullah Paşa, Sultan IV. Murad’ın mabeyn başkâtibi olarak atandığında henüz 38 yaşındaydı. Beşir Ayvazoğlu’na göre bu vazife ayrıca onun sonunu da hazırlamıştı. Zira akli dengesini yitiren IV. Murad hal’ edilince tahta geçen Sultan II. Abdülhamid, eski padişahın etrafındaki hiç kimseye acımayacaktı. Bu sebeple o görevinden alınarak alelade bir vazifeyle Filibe’ye gönderildi. 1883’te Viyana Büyükelçiliği’ne tayin edildi.

Bu sırada Ahmed Cevdet Paşa’ya yazdığı bir mektupta eşine, çocuklarına, Boğaiçi’ne ve İstanbul’a duyduğu özlemden dem vurmaktadır. Bu yalnızlık hissi yıllar geçtikçe katlanır ve dayanılmaz boyutlara ulaşır. Bütün bunların üzerine bir de Berlin’de gönül ilişkisi kurduğu bir hanımın hamile kalması eklenince, büyük bir skandalın ortasında kaldığını gören Sadullah Paşa, çözümü canına kıymakta bulur. 1891 yılının Ocak ayında kaldığı otel odasında intihar eder.

Abdülhak Hâmid

Beşir Hoca’nın verdiği bilgiler doğrultusunda Abdülhak Hâmid için çekirdekten hariciyeci demek mümkün. Zira daha 10 yaşındayken Osmanlı Sefareti’nde görevli ağabeyi Nasuhi Bey ile Paris’e, 13 yaşındayken Tahran elçiliğine tayin edilen babasıyla İran’a gitmiştir. Hatta yaşının küçüklüğüne rağmen babasının yanında ikinci kâtip olarak görevlendirilir. 25 yaşında Paris’e ikinci kâtip tayin edilir. Orada kaleme aldığı Nesteren adlı eseri yüzünden bir süre sonra azledilir.

Beş yıl sonra Belgrad şehbenderliğine tayin edilmiş ancak o bu vazifeyi geri çevirmiştir. Kendisini o tarihlerde Berlin’de görev yapan Sadullah Paşa’nın yanına göndermek istemişlerse de bu görevi de kabul etmeyen usta şair Poti, Golos ve Bombay şehbenderliklerinde çalıştı. Ardından Londra’da başkâtipliğe, sonrasında da Lahey ve Brüksel’e elçi olarak gönderildi. 1908’de Madrid’e büyükelçi olarak ataması yapılır. Ancak sonrasında Endülüs fatihi Tarık b. Ziyad hakkında piyes yazan birinin Madrid’de görevlendirilmesi sakıncalı bulunarak geri çağrılır.

Beşir Ayvazoğlu yazısında Abdülhak Hâmid’in büyükelçiliği daha ziyade keyfince yaşamak ve yazmak için yaptığını ekliyor. Ayrıca çekirdekten yetişme bir hariciyeci olsa da onun büyük bir diplomatik başarıya imza atmadığına da dikkat çekiyor.

Sami Paşazade Sezai Bey

Abdülhak Hâmid, Madrid elçiliğinden geri çağrılınca onun yerine çocukluk arkadaşı ve dostu Sami Paşazade Sezai Bey vazifelendirilir. Sezai Bey kesintisiz 12 yıl -sağlık sorunları yüzünden fasılalarla devam ettirdiği 2 yılı da dahil edersek- toplamda 14 yıl Osmanlı Devleti’nin Madrid’deki elçisi olmuştur. 1921’de emekliye ayrılan Sezai Bey, İspanya’ya dair izlenimlerini “Gırnata” ve “El-mescidü’l-Camia: Elhamra” yazılarıyla ölümsüzleştirir.

Yahya Kemal Beyatlı

Sami Paşazade Sezai Bey’den 8 yıl sonra bu görevi Türk edebiyatının önemli simalarından olan Yahya Kemal Beyatlı devralacaktır.

Paris’te dış politika okuması, Fransızcasının iyi derecede olması ve Urfa milletvekilliği döneminde Türkiye-Suriye Hudut Tashihi Komisyonu’nda Fransızlarla yaptığı görüşmeler sırasındaki başarısı sebebiyle Yahya Kemal, 1926’da Varşova elçiliğine tayin edilir. Beşir Ayvazoğlu, onun büyükelçilik görevini isteyerek mi, yoksa zoraki mi kabul ettiğini tespit etmenin mümkün olmadığını belirtiyor yazısında. Ve ekliyor: “Belki de aykırı bir ses çıkarabilecek şahsiyetlerden biri olduğu için yurtdışında bulunması uygun görülmüştü.”

Yahya Kemal’in Varşova’daki hayatı hakkında çok malumatımız yok. Ancak Süleyman Nazif, Faruk Nafiz ve Abdülhak Şinasi Hisar’a gönderdiği mektuplardan vaktini masa başında geçirdiğini, genellikle okuduğunu ve yazdığını öğrenmekteyiz. Geceleri odasında dinlediği Tanburi Cemil Bey’in plaklarıyla İstanbul hasretini demler. Varşova’nın kapalı ve yağmurlu havası büyük şairin, İstanbul’un bahar ve yazlarına duyduğu özlemi kabartmıştır.  

Buna karşın Yahya Kemal bir diplomat olarak Polonya’da kendisini epeyce sevdirmiş. Üç yıllık Varşova görevinden sonra Madrid’e tayin edilir. Yeni görevine başlar başlamaz Toledo ve Escurial şehirlerini ziyaret eden şairimiz sonrasında Gırnata, Kurtuba ve İşbiliye’ye de gider. Görünüşte bir krallık sistemi mevcutsa da, İspanya o süreçte General Primo de Rivera tarafından diktatörce yönetiliyordu.

1931’de ülkede yaşanan siyasi krizler sebebiyle Yahya Kemal Madrid’den gizlice ayrılır. Aynı dönemde İspanya kralının da ülkeyi terk etmesinden sebep birlikte kaçtıkları söylentileri yayılır. Ancak kaynaklardan Yahya Kemal’in İspanya’daki gelişmelerin seyrine dair Ankara’ya onlarca rapor gönderdiği anlaşılıyor. Tabii yine de görev yerini izinsiz terk etmesi büyük bir problemdir. Öte yandan sefirlik yaptığı süre boyunca ünlü şairimizin Ankara ile ilişkilerinin pek de iyi olduğu söylenemez. Bunun sebepleri arasında başına buyruk davranması, verilen bazı talimatlara uymaması zikredilebilir. Ayrıca terfi ve maaşla ilgili ısrarlarının da Ankara’nın canını sıktığı biliniyor.

1932’de Ankara’ya çağrılan Yahya Kemal; Madrid’deki görevinden izinsiz ayrıldığı için müstafi sayılmıştır, yani görevden alınmış ancak bu istifa olarak gösterilmiştir. Beşir Ayvazoğlu’nun verdiği bilgiye göre; Ruşen Eşref’in aracılığıyla Yahya Kemal, 1933’te Çankaya’da kurulan çilingir sofralarının birinde affedilecektir.

Müftüoğlu Ahmet Hikmet

M. Selim Gökçe’nin dosyadaki yazısına göre diplomatlık yapan yazarlardan biri de Müftüoğlu Ahmet Hikmet. Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Hariciye’ye girmiş ve 19 yaşında Pire ve Poti şehbenderliklerine vekâlet etmiş. Ayrıca Galatasaray Lisesi’nde imla, kıraat, sarf ve nahiv hocalığı yapmış. Balkan Savaşları öncesinde Budapeşte şehbenderliğine tayin edildiyse de savaş yüzünden bu görevini yapamaz. Başlangıçta Servet-i Fünûn’un etkisinde olan Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Macaristan’a gitmeden önce Türkçülüğün tesirinde kalmış ve hatta Çağlayanlar adlı kitabındaki hikâyelerinin bir kısmını orada yazmıştı. 1. Dünya Savaşı sırasında da Macaristan’da bulunmuş ve Türk-Macar dostluğunun pekişmesi için başarılı çalışmalar yürütmüştü.

O yıllar ayrıca Türklerin ve Macarların aynı ırktan geldikleri tezinin yeni dillendirildiği yıllardı. Peşte’de bir Turan Cemiyeti bile kurulmuştu. Hatta Turan adıyla bir dergi de çıkartıyorlardı. Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Türkiye’ye Milli Mücadele sırasında döner.

Enis Behiç Koryürek

Mülkiyeyi birincilikle bitiren Enis Behiç, bir şair olarak şöhreti genç yaşta yakalayanlardan. İlk memurluk vazifesini Hariciye’de alan şairimiz bir ara Fecr-i Âti topluluğuna yakınlaştıysa da Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra Hece vezniyle eser veren meşhur beş şairden biri olur. 1915’te Bükreş şehbenderliğinin kâtipliğine atandığında Müftüoğlu Ahmet Hikmet gibi o da Türkçüdür. 10 aylık kısa bir görevden sonra Budapeşte şehbenderliğine tayin edilir. Şairliği, şıklığı ile etrafındakilerde hayranlık uyandıran Enis Behiç keman da çalabiliyordu. Budapeşte’deki yıllarında genç şair ayrıca adından çapkınlığıyla söz ettirmişti.

Memduh Şevket Esendal

Memduh Şevket Esendal için hikâyeci diplomat demek mümkün Korkut Ç. Tepe’nin ifadesiyle. 1920’de Ankara yurtdışındaki ilk temsilciliğini Azerbaycan’da açar ve o temsilci olarak gönderilir. Eski bir İttihatçı olan Memduh Şevket, TBMM’nin yurtdışına gönderdiği ilk temsilciydi. Bakü’de 4 yıl boyunca görev yapar. Azerbaycan’ın bağımsızlığını kaybetmesinin ardından geri döner.

Türkiye’ye döndükten sonra pek itibar edilmemiş Memduh Şevket Bey’e ve herhangi bir vazife alamamış bu sebeple. Bunun sebebini ise Azerbaycan’dayken Enver Paşa ile irtibat kurmuş olma ihtimaline bağlayanlar var. Hatta İzmir suikastından sonra oldukça sıkıntılı günler yaşamış. Suikast teşebbüsüyle ilgisinin olmadığı anlaşılınca Tahran Büyükelçiliği vazifesiyle 1925’te bir nevi ülkeden uzaklaştırılmış.

Bu görevi 1930 yılına kadar sürdüren Memduh Şevket Bey, mahiyeti tam olarak bilinmeyen bir sebeple istifa eder. Kısa bir aradan sonra 1933’te Afganistan’a büyükelçi olarak gönderilir. Kabil’de 1941’e kadar kalan ünlü hikâyecimiz bu süreçte Rusça öğrenir, Rus edebiyatıyla yakından ilgilenir. Türk hikâyeciliğinde görülen Çehov’un tesirini onunla başlatan edebiyat tarihçilerimiz mevcut.

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Sadık Kutalmış, “Üç Zoraki Diplomat” başlığını taşıyan yazısında Hamdullah Suphi’nin de Macar Turancılarıyla irtibatlı olduğunu vurguluyor. Türk Ocakları’nın başkanlığını yapması hasebiyle yurtdışındaki Türklerle yakından ilgilenen Hamdullah Suphi, Bükreş elçiliğinde vazife almış. Sadık Kutalmış’a göre o da Yakup Kadri gibi zoraki bir diplomat. Çünkü 1927’de Türk Ocakları önce özerkliğini kaybetmiş, ardından da 1931’de kapatılmıştı. Hamdullah Suphi de bir nevi Bükreş elçiliğine sürülmüş.

1936’da Bükreş Büyükelçiliği’ne terfi eden Hamdullah Suphi, 1944 yılına kadar bu makamda Türkiye’yi temsil eder. Tarihe vukufiyeti, hitabeti ve güler yüzlülüğüyle Bükreş’teki siyasi çevrelerin takdirini kazanmayı bilen Tanrıöver, Türkçe öğreten okulların açılmasına öncülük etmiş. Öte yandan bölgede Türklerin okudukları Arapça ders kitaplarının Türkçe yapılması ve eski yazıdan Latin harflerine geçilmesi hususunda da girişimlerde bulunmuştur. Yine okullardaki kılık kıyafetler için Türkiye’deki uygulamaların örnek alınmasını sağlamıştır.

Ruşen Eşref Ünaydın

Ruşen Eşref, cumhurbaşkalığı genel sekreterliğini yaparken kendini birden Arnavutluk’ta bulur. Bu tayin sebebiyle Cumhurbaşkanı’nı ciddi şekilde kızdırmış olabileceği yorumunu yapanlar mevcut. Zira Arnavutluk o dönemde Türk diplomatları ve aydınları için pek tekin bir yer değildir. 1934’de Tiran’da elçi olarak vazifesine başlar. Aynı yıl tayini Atina’ya alınır. Kısa bir süre merkeze çağrılır ve hemen ardından Budapeşte’ye gönderilir. 1940’da sağlığı bozulduğu için Türkiye’ye döner. 1952 yılında da emekliye sevk edilir. Emeklilik yıllarında yazdığı hatıratında neden diplomat olarak sürüldüğü hakkında herhangi bir açıklama yapmayan Ruşen Eşref, 1959’da vefat eder.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Edebiyat tarihimizde Hariciye hatıralarını ayrıca kaleme alan tek yazarımız Yakup Kadri’dir: Zoraki Diplomat. 1934 yılından başlamak üzere sırasıyla Tiran, Prag, Lahey, Bern ve Tahran elçiliklerinde görev alan yazar, hatıralarını 1955’te yayınlanan Zoraki Diplomat kitabında bir araya getirir. Zoraki diplomatlık sadece onun yazgısı değildir, aksine Cumhuriyet’in ilk yıllarında muhalif veya tasvip edilmeyen tutuma sahip pek çok yazarın paylaştığı bir kaderdir.

Yakup Kadri’nin Hariciye serüveni, Kadro dergisinin Kemalist devrimleri yanlış yorumladığı gerekçesiyle kapatılmasıyla başlar. Türkiye’deki gelişmelere burnunu sokması istenmediğinden Tiran’a elçi tayin edilir. Elbette buna sürgün de denilebilir. Hatıralarında aktardığına göre kendisi Tiran’a gönderilirken ne sağlık problemleri önemsenmiştir ne de Hariciye’deki tecrübesizliği… O andaki psikolojisini şu satırlarla ifade eder Yakup Kadri, “Vaktiyle Fizan vardı, şimdi Tiran.”

Sadık Kutalmış’ın makalesinin sonunda verdiği bilgiye göre; 1951 yılında Tahran elçiliğinden emekli olan Yakup Kadri, edebiyat dünyasının son diplomatıdır. Zira bundan sonraki süreçte meslekten olmayanların elçi veya büyükelçilik yapmasına izin verilmemiştir.

Hazırlayan: Munise Şimşek

Yayın Tarihi: 21 Eylül 2018 Cuma 13:00 Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 12:09
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26