banner17

Dünyanın en uzun günüydü benim için o gün!

16 Mart Dünya Vicdan Günü... Faik Öcal Halepçe’yi yazdı.. Kimyasal bombalarla öldürülenlerin hikâyesini..

Dünyanın en uzun günüydü benim için o gün!

 

Halepçe’de önce gidip anıtı görüyorum. Katliamın boyutlarını gösterecek kadar görkemli. İçeride katliamı temsilen kadın, çocuk ve telef olan hayvan maketleri var. Onlar bile katliamın ne boyutlarda olduğunu göstermeye yetiyor. Bir an için, kendimi 16 Mart 1988’de sanıyorum. Her şey o kadar canlı ve açık ki.

Eski Halepçe’nin yolunu tuttum

Sonra Kürt halkının acılarının sembolü olan eski Halepçe’nin yolunu tutuyorum, bir kamyonun içinde. Her şey unutulmuş ve capcanlı. Her şey sırılsıklam ve kimyasal bombanın gazıyla kıskıvrak, kaskatı… İşte, çocuğunu kurtarmak için üzerine kıvrılıp ölen “sessiz tanık” Ömer Havar’ın eski evi değil mi, bu beyaz kapılı ev. Hayır, hayır! Az önce müze yapılmış olan evin fotoğrafını çektim. Değişmiş, yerine başka bir ev yapılmış. Fakat şu öteki yer damları, fotoğraflarda görülen Ömer Havar evine ne kadar çok benziyorlar. Baba, bu utancı görmek istemiyormuş gibi, başını önüne eğmiş vaziyette. Çocuk, gökyüzüne doğru ağzını açıp, tarifsiz bir “Havar!!!” gönderiyormuş gibi. Bir yanda, babanın yerdeki Halepçe Katliamıutancı, öte yanda çocuğun gökteki havarı, kapının önünde donup kalmış. Tarihler hep aynı: 16 Mart 1988. On yaşındayım. Evlerimize kapanıyoruz. Her hangi bir kimyasal bomba saldırısına karşı, evlerimizde hava alacak bir delik dahi bırakmıyoruz. Kâğıtla, çamurla, taşla, ne geçerse elimize, muhtemel kimyasal sızıntılara sebep olacak yerleri kapatıyoruz.

Hiç unutulmayacak bir tarih: 16 Mart 1988

Dayanılır gibi değil. Beş bin küsur ölü gözlerimin önünden geçiyor. Biliyorum, bu dünya bir daha dönmeyecek eskisi gibi. Unutmuyor ama yeni Halepçe, eski acıyı. Tarihler hep aynı: 16 Mart 1988. Nevruzdan beş gün önce. Kimyasal bombalar yağacak, hardal hardal. İnsanlar yerinde yurdunda duramayacak. Gençleri ‘yeni dünya düzeni’ne teslim olmuş yeni Halepçeliler eski acıyı hiç ama hiç unutmayacak. Dünya döndükçe, eski acı yeni dehlizlerle açılacak, kanayacak. Saatler hep aynı tarihi gösterecek kapitalist sistemin emperyal oyunlarına mağlup olmuş gençlerin gözlerinde.

Süleymaniye çekilen acılara dar gelecek, zindanlar taşacak, taşacak. Duvarlar, onurları için yaşayan Kürt insanlarının çığlıklarını tutamayacak, tutamayacak. Kimyasal, asıl etkilerini birkaç asır sonra gösterecek Süleymaniye’de, Erbil’de, Duhok’ta, Kerkük’te ve dünyanın başka ülkelerinde. Kalebentlere gün doğacak. Saçlarım ağaracak, başım kanayacak. Çığlıklar hiç susmayacak. Peşmergeler ölümlerden ölüm beğenecekler. Binler bir anda hep birlikte ölüme yürüyecek. Buzlu bir camın arkasından gelecek, mahzun Azrail. Acıyla alacak emanetleri. Amirinin emrine karşı gelmeyecek. Verilen kutsal görevi acıyla ifa edecek.

Halepçe KatliamıKuşlar uçmuyor artık eskisi gibi bu zorlu coğrafyada. Halepçe’ye gidilen yerde insanlığın utanç fotoğrafı çekilecek. Birileri sevinecek içten içe, birileri bakıp geçecek, birileri kaskatı cesetleri baril fiyatlarına vuracak rayiç bedelini çıkararak. Birileri uzaklardan bakıp bakıp kahredecek, ağlayacak, üzüntüden ölecek raddeye gelecek. Bir Kur’an doluyor Süleymaniye yazısına. Bağdat uzak kalacak hepten, Molla Mustafa Barzani’nin muazzep ruhuna rağmen.

Sonra Molla’nın asılan ağabeyi gelip gözlerimde sallanacak. Güneş bir daha doğmayacak eskisi gibi Mezopotamya’ya. Öyle bir hüzne gömülecek ki bu kadim havza, tarihin gücü yetmeyecek bu acıyı anlatmaya. Sonraki kuşaklar, uzaklardan melül melül bakmakla yetinecek. Çocuklar öyle mahzun, terk edilmiş ve sahipsiz. Anneler, dikenin ucunda çarpılmış bir çığlıkla kaskatı. Babalar, bir havarın darağacında ne bir adım ileriye ne de bir adım geriye gidebilecekler. Babalıklarıyla kalacaklar orada, öylece, arada bir yerlerde, tarifsiz.  Ve ötekiler, hepsi, haşre kadar acılı, ölümlü ve ebediyen.

Adı sanı bilinmeyen ve de bilinmeyecek olan binlerce ölü, nasıl da tek bir ismin içinde, Halepçe’de saklı tutuluyor, unutulmaya terk ediliyor. Küçüklü büyüklü binlerce ölü… Ama ozanlarımız boş durmuyor; çünkü şair yürekleri buna dayanamıyor. Kaleme kâğıda sarılıyorlar hemen. Sazın tellerine vuruyorlar, acılarını dindirmek için.

Katledilen masumlar vicdanların içinde

Ölüler arasında, mezarlarının başında onların acısını paylaşıyorum. Kolumun altında o ölü çocuğun toprak olmuş gözleri, ısrarla bana bakıyor. Uzanıp giden beyazlı yeşilli mezarlara afallamış bakıyorum. Allah’ım, nedir bütün bunlar. Gerçek mi gördüklerim, hissettiklerim. Cinnet geçirmemek için daha ne kadar imanla dolmam gerek. Çıldırmamak için sonra. Katledilen masum binlerce insan, buradalar gözlerimin önünde ve her yerdeler vicdanların içinde.Halepçe Katliamı

Gecenin bir yarısına doğru Halepçe’deki binlerce ölümle yürüyorum. Onlarca parçaya bölünmüş mezarlıklarda bu geceyi geçireceğim. Bu geceyi hiç unutmayacağım. Katliamın parçalanmış cesetleri, yanmış yüzleri, su toplamış tenleri, yakılmış etleri hâlâ Halepçe’nin yüzünde duruyor. Yüz binlerce insan tarifsiz ve sınırsız acılar yaşamaya devam ediyor, korkuyla bekledikleri damlarının altında. Öldürdükçe katiller, çoğalıyor ölüler bu şehirde, Halepçe’de.

Ve cellât uyanıyor yatağından, Allah’ım bu nasıl beladır, zor imtihandır, öldürdükçe çoğalıyor ölüler. Tepeden tırnağa Halepçe kesiliyor her yer. Yaşamak için öldürmek gerek. Öldürdükçe de acıya rehin oluyor kalbim. Allah’ım, bu ne zor bilmece… Bir türlü sonunu getiremiyorum, ölülerin sessiz çığlıklarını unutamıyorum. Bir havar çekiyorum, kime ne!

Burada Halepçe’yi görmek, ölülerle uyumak demek. Ben bir gecede binlerce defa uyuyorum 16 Mart ölüleriyle.

Bir gecede en az beş bin kez öldüm

Ölüler öylece uzanıp gidiyorlar Havraman’ın eteklerinde. Allah’ım, diyorum, hiç çıkmıyor aklımdan bedeni yanmış yakılmış o esmer çocuğun mahzun ıslak bakışı, broşürlere, kitaplara kapak olmuş, öylece orada asılı kalmış. Havraman, fikrimin benzer yıkımı, sağaltır mısın şimdi asırlık acıları. Dilimin ucundaki yanmışken, Müştehir Karakaya’nın Halepçe’sinden birkaç satır: “Geceler üstümü örten kara bir leke/ Halepçe üstüne çekilmiş sis/ Çekilmiş duman/ Ölüm bir bulutun inmesi gibi/ Ne bir ses işitilir ne de bir havar/ Sesler kesildikçe taş kokan sokaklardan/ Gevrek gevrek bakıyor/ Sırça acun gözleri/ Bir torbaya asılı çürük kemikler gibi/ Üflenir sayfalara tarihi odaklardan…

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra yol koyuluyorum. Sessizce bir koltukta oturuyorum. Akışa kendimi bırakmışım. Dün, bütün gün gördüklerimin ve hissettiklerimin etkisindeyim hâlâ. Sanki bir gecede başka bir insan olup çıkmışım. Bir gecede yaşlanmışım, ihtiyar bir insan olmuşum. Her şey dün gece oldu, ne olduysa. Ama değiştiğimi hissediyorum. İlk defa yalnızlığıma başkaları girmişti ve bu başkaları Halepçe’nin ölüleri idi. İlk defa ben başkası olmaktan ya da başkalarının yalnızlığımı doldurmasından rahatsız olmamıştım. Garip bir durumdu, garip bir geceydi. En az beş bin defa öldüm. Beş asırlık acıları bir gecelik uykuda yaşadım. Bütün acıları içimde hissettim.

Son olarak Dilnaz’ın can yakıcı hikâyesi

Otobüs hareket ediyor. Yanıma bir genç oturuyor. Tanışıyoruz. Yolculuk boyunca garip hareketleri olan bir kadın dikkatimi çekiyor. Konuşmalarıyla ve hareketleriyle sanki aklî dengesi yerinde değilmiş izlenimi veriyor. Yanımdakine soruyorum kadını. Neden böyle garip hareket ediyor diye. Genç anlatmaya başlıyor. İsmi, Dilnaz. 9 Mayıs 1962’de Halepçe’de doğdu.  Babasının adı, Abdulkadir. 16 Mart 1988’de aynı günde hem kocasını hem de annesini ve babasını kaybetti. Üç, beş yaşlarında iki kızıyla bir başına kalıyor. Kızlarının isimleri, Sakar ve Saniye…  Şimdi kızları da otobüste, önlerdeler.  Birer yetişkin olmuşlar. Onlar normal görünüyorlar, annelerine nazaran. Onlar, Halepçe’nin çocuk tanıkları, büyük acıları.

Halepçe Katliamı

Faik Öcal Halepçe’yi anlattı

Güncelleme Tarihi: 16 Mart 2012, 11:17
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20