Divan şiirini sevmek

Divan şiiri; mesnevilerde hikmeti, bilgiyi hikâyelerle öğrenmek; gazellerde aşkı, ayrılığı, yalnızlığı, çileyi okumak; kasidelerde tevhit ve münâcât ile Allah’a boyun eğmek, naat ile Peygamber sevgisini özümsemektir. Ali Bal yazdı.

Divan şiirini sevmek

Türk edebiyatının muhteviyatının ve edebî türlerinin köklü bir değişime uğradığı 13. asrın sonlarından ve 14. asırdan itibaren başlayan dönem aynı zamanda Divan edebiyatının başladığı dönem olarak bilinir. Bu değişimin ana sebepleri arasında muhakkak ki, İslam kültür ve medeniyeti gelmektedir.  İslam’ın yayıldığı coğrafyaya ait dil, edebiyat, kültür, tarih, sanat vb. tüm unsurlar Türkler tarafından benimsenmiş, sevilmiş, baş tâcı edilmiştir.

Türkler sevmedikleri hiçbiri şeyi zorla benimsememiştir

İslam’ı kabul eden Türklerin İslam kültür ve medeniyeti dairesinde oluşturmaya başladıkları edebiyatın dili, edebî türleri, konuları, estetik unsurları, nazariyeleri İslam’ın etkisinde değişmiş ve gelişmiştir. İlk eserlerde Allah’ın birliği, peygamber sevgisi, ahlakî nasihatler işlenerek İslamî kimlik oluşturma amaçlanmıştır. Geniş bir coğrafyada hareket alanına sahip Türklerin özellikle Arap ve Fars kültürüyle olan yakınlığı, komşuluk ve akrabalıkları hem sosyal hayatı hem de kültürü etkilemiştir. Bu sosyal hayat ve kültürün etkisiyle edebiyat ve sanat da içerik ve şekil olarak değişmeye başlamıştır. 

Yeni bir edebî dönemden bahsedebilmek için süregelen edebiyatın köklü değişimler yaşaması gerekir. Türk Edebiyatının dönemlere ayrılmasında:

  • Dil anlayışı,
  • Dini hayat,
  • Kültürel farklılaşma,
  • Sanat anlayışı,
  • Coğrafya değişimi,
  • Lehçe ve şive ayrılıkları etkili olmuştur.

Türk kültür ve yaşamındaki köklü değişiklikler edebiyata da yansımıştır. Edebiyatımıza yeni türler girmiştir. Bizim edebiyatımız biraz da şiir demektir. İslam öncesi dönemde de edebî ürünlerimiz ekseriyetle şiir metinlerinden oluşmaktadır.

Osmanlı coğrafyasında oluşan Divan edebiyatı, geniş ve derin bir kültür havzasından doğmuştur. Divan edebiyatını besleyen, var eden kaynaklar aynı zamanda İslam medeniyetini de var etmiştir. Kur’an-ı Kerim, peygamberler, hadis, İslam tarihi, dinî, efsanevî kişiler ve mucizevî olaylar, kerametler Divan edebiyatının kaynakları arasındadır. 

Divan edebiyatını var eden bu kaynaklar aynı zamanda Türk insanının iç ve dış dünyasının imarı ve inşâsını da sağlamıştır.  İslam’a ve İslam coğrafyasındaki kültürel unsurlara sıkı sıkıya bağlı olan Türklerin Arap ve Fars diline, edebiyatına olan ilgisi ve sevgisi zamanla birçok edebî türün edebiyatımıza kazandırılmasına vesile olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de geçen bazı olayların edebî tür olarak mesnevilerde işlenmesi, bu eserlerin önce dilimize tercümesine, sonra da dilimizde yeniden yazılmasına sebep olmuştur. Mesela Yûsuf u Züleyhâ hikâyesi Türk edebiyatında en fazla işlenen konulardan biridir.

En yaygın nazım şekli: Gazel

Divan edebiyatı deyince en çok da gazel nazım şekli geliyor akıllara. İslam’ı, Araplarla yakın ilişkileri sonucu kabul eden Türklerin, Arap edebiyatına olan ilgileri gazelin Divan edebiyatında en çok tercih edilen şiir biçimi olmasını sağlamıştır. Divanlarda en çok kullanılan nazım biçimi gazeldir.

Osmanlı döneminde şairlerinin tüm şiirlerini “divan” adını verdikleri eserlerde toplamaları, bu edebiyatın Divan edebiyatı olarak adlandırılmasına sebep olmuştur. Divanı olmayan kişi şair sayılmazdı. Divan tertip etmek için bir şairin birçok nazım şeklinde şiirinin olması lazımdı. Başta gazel, kaside, mesnevi gibi nazım şekillerinde şiir yazmak gerekiyordu.

Şiir, edebiyatımızda nesre göre daha ayrıcalıklıdır. Kur’an’da ve İslam tarihinde bazı mühim hadiselerin nazımla anlatılmış olmasının da bunda payı vardır. Ayrıca Divan edebiyatı için “İslamî Dönem Türk Edebiyatı” da denilmiştir. Divan edebiyatında gazel, kaside ve mesnevi nazım şekilleri daha çok tercih edildiğinden “divan şiiri” toplumun hafızasında yer etmiştir. Divan edebiyatı, başlı başına şiir metinlerinden oluşan “divan” adı verilen eserlerle bilinmiştir.

Şiir, Arap edebiyatında da çok önemli bir etkiye sahipti. “Muallakatü’s-Seba”  olarak bilinen şiirlerin o dönem Arap toplumundaki yeri ve önemi bilinmektedir.  Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle birlikte şairlerin etkisi zayıflamıştır. Kur’an-ı Kerim’in dilinin beliğ olması o dönem şiir metinlerinin birden gözden düşmesine sebep olmuştur. Arap şairler, Kur’an-ı Kerim’in belagati karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdir.

Beşeri aşkı da konu ettiler

Divan şiiri de böyle bir geleneğin devamıdır. İslamî bir içeriğe sahip olmasıyla birlikte İslam dışı konularda da gelişme göstermiştir. Divan şiiri demek, sadece dinî hüviyeti olan metinlerden müteşekkil bir gelenek demek değildir. Beşerî aşkın da en güzel şekilde işlendiği şiirler divan şiiri geleneğinde kendisini göstermiştir. Hatta divan şiirinin ilk şairi kabul edilen Hoca Dehhani, aynı zamanda din dışı konuları işleyen ilk şair kabul edilir.

Hoca Dehhani’den iki beyit:

Acep bu derdümün dermânı yok mu
Ya bu sabr itmegün oranı yok mu

Yanaram mumlayın başdan ayaga
Nedür bu yanmagın pâyânı yok mu

Hoca Dehhani’nin bu beyitleri kendisinden sonra gelecek divan şairlerini haber verir gibidir. Fuzûlî’nin çilekeş hâli de böyle değil midir?

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

Günümüz Türkçesi: 1. Sevgilim beni candan usandırdı, kendisi cefadan usanmaz mı? Âhımdan felekler yandı, muradımın mumu hâlâ yanmayacak mı? (Arzuma kavuşmayacak mıyım?)
2. Sevgili, bütün hastalarının (âşıklarının) dertlerine deva bağışlar, fakat bana niçin derman vermez, beni hasta (âşık) sanmaz mı ki?

Fuzûlî demek, divan şiiri demektir. Sadece Fuzûlî bile bu geleneğin sevilmesi için yeterli sebep sayılabilir.

Divan şiiri hayattan kopuk muydu?

Divan edebiyatının ilk eserlerine baktığımızda sosyal ve dinî hayatın düzen ve disiplini noktasında nasihat veren öğretici metinlerden oluştuğunu görürüz. Özellikle mesneviler bunun en büyük delilidir. İlk eserlerde bile hem beşerî aşk hem de İlahî aşk işlenmiştir. Divan şiiri aşkın terennümüdür.  Hayatın her anını her hâlini divan şiirinde görmek mümkündür. Günümüzün penceresinden asırlar öncesinin dilini, kültürünü, hayatını, zihniyetini değerlendirmek doğru değildir. Devrin ruhunu çözmek ve anlamak zarurîdir. Kelimeler bile ihtiva ettikleri anlam itibariyle devre göre anlam değişimleri yaşamaktadır. Her devrin bir sosyal düzeni vardır. Bu sosyal hayat, kendi hususiyetleri bakımından her devirde edebiyata farklı farklı yansımaktadır.

Bugünün anlam penceresinden, Osmanlı coğrafyasına hâkim şiir dilini çözmek zordur. Bugünün dili ve gönlüyle Fuzûlî ve Şeyh Galib’in dünyasına giremezsiniz. Çağrışımlar, mecazlar, mazmunlar değişmiştir. Hayat değişmiştir. Tüm bunlara rağmen aşkın dili birdir. Aşkın dili her zaman kalbin dilidir. Divan şiirini anlamak, kalpten kalbe giden gönül yollarının açıklığına bağlıdır. Divan şiirinin dili gönül dilidir. Divan şiirinin dünyası,  bizim kaybedip şimdilerde tekrar aradığımız dünyanın bizzat kendisidir. Divan şiirinin dünyasında aşk tükenmez, aşka erişilmez. Modern dünyada ise her şeye ulaşma konforu vardır. Her şeyi yaşayan, tüketen ve zamanla kendisini tüketen insana Fuzûlî’nin diliyle seslenelim:

Aşk derdiyle hôşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur

Aşk derdinin dermanını istemeyen âşık, çileyle yaşamayı ister. Şayet derdine derman bulunursa aşkı da biter.

Ön yargıların temelinde ne var?

Günümüzde Divan edebiyatı hakkında var olan ön yargının temelinde bilinçli ve organize bir oluşum vardır. Osmanlı toplumunun yapısını bilmeyenler maalesef o döneme ait ne varsa karalama yoluna gitmişlerdir. Divan edebiyatı ne saray ne aristokrat ne havas ne de yüksek zümre edebiyatıdır. Toplum sanıldığı gibi birbirinden kopmuş değildi. Camide, kıraathanede, sokakta, tekkede kısacası her muhitte kabiliyete göre sanat anlayışı oluşmuştu. Şairlerin meslekleri bile bu edebiyatın toplumun hemen her kesiminde bir karşılığının olduğunu gösterir. İşte şairlerin meslekleri: Padişah, vezir, vali, kadı, müderris, imam, kâtip, asker, hâfız, buhurcu, hânende, türbedar, çizmeci, fesçi, sarıkçı, demirci, ipekçi, attâr, şekerci, ayakkabıcı, canbaz…

Bu bilgiler ışığında divan şiirini değerlendirdiğimizde “halktan kopuk” ön yargısının ne kadar yanlış olduğunu görürüz.

Divan şiiri; mesnevilerde hikmeti, bilgiyi hikâyelerle öğrenmek; gazellerde aşkı, ayrılığı, yalnızlığı, çileyi okumak; kasidelerde tevhit ve münâcât ile Allah’a boyun eğmek, naat ile Peygamber sevgisini özümsemektir. 

Divan şiirini sevmek; Yusuf u Züleyha, Cemşid ü Hurşid, Hüsrev ü Şirin, Vesiletü’n-Necat (Mevlid), Ferhad ü Şirin, Leyla ile Mecnun, Hüsn ü Aşk gibi nice mesnevimizde dile getirilen hikâyeleri sevmektir.

Divan şiiri, Fuzûlî’nin diliyle hakikî aşktır.

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kıyl u kâl imiş ancak

Divan şiiri, Şeyh Galib’in diliyle taşlık yere düşen cam şişeden gönüldür.

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü

Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü

(Yine gönül kayığım kırılıp kıyıya düştü; bu gönül şişedendir, düştüğü yer ise taşlıktır, dayanması ne mümkün.)

Divan şiirini sevmek Nedim’in dilinden İstanbul’u sevmektir.

Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır

Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır

Divan şiiri; bizim bin yıllık maceramız, aşkımız, gönlümüz, içimiz dışımız velhasıl hem hayatımız hem hülyamız hem rüyamızdır. Divan şiirini sevmek bu rüyayı sevmektir, hem de uyanmak istemediğimiz...

Ali Bal

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 15:49
YORUM EKLE
YORUMLAR
Semiramis
Semiramis - 7 ay Önce

Yüreğinize sağlık...

Metin Yazıcıoğlu
Metin Yazıcıoğlu - 7 ay Önce

Vakti saatidir Rahmana kidem ezan.
Huşuyla bulursun ahir kevr-i mekan.


Metin Yazıcıoğlu

banner19

banner13