banner17

Divan şiirinden İstanbul'a dair 10 harikulade örnek

Özellikle Dîvan şiirinde, Dersaadet’in güzelliklerini ve imparatorluğun payitahtının giderek artan ihtişamını anlatan birçok şiir ve İstanbul’u anlatmaya doyamayan birçok şair vardır. Dilara Yabul, bu şiirleri ve şairleri anımsamak yahut öğrenmek adına, İstanbul ile ilgili 10 Dîvan şiirini paylaşıp şairlerinin hayatlarını kısaca ele aldı.

Divan şiirinden İstanbul'a dair 10 harikulade örnek

İstanbul, yani yeryüzündeki cennet, tarih boyunca pek çok şiire konu olmuş; Bizans devrinde de, fetihten sonra da sayısız şair İstanbul’u ve onun efsunkâr güzelliğini şiirlerinde işlemiştir. Özellikle Dîvan şiirinde, Dersaadet’in güzelliklerini ve imparatorluğun payitahtının giderek artan ihtişamını anlatan birçok şiir ve İstanbul’u anlatmaya doyamayan birçok şair vardır. Bu şiirleri ve şairleri anımsamak yahut öğrenmek adına, bu yazıda İstanbul ile ilgili 10 Dîvan şiirini paylaşıp şairlerinin hayatlarını kısaca ele almaya çalıştık.

1 - Şiirlerimizin ilki, Dîvan şairi Karamanlı Aynî’nin. Doğum ve ölüm tarihleri belli olmayan şairin hakkında bildiklerimizi de Karaman Beyi Kasım adına düzenlediği Dîvan’dan öğreniyoruz. O dönemde Aynî, son Karaman Beyi Kasım (1474-1483) ile onun saltanat mücadelesinde desteklediği Karaman Valisi Cem Sultan’ın (ö. 1495) meclislerinde bulunmuştur. Şair olarak asıl ününü ise İstanbul’un fethi vesilesiyle kaleme aldığı şiir ile kazanmıştır.

Şehr-i âzam kim binâsı gerçi mâ u tıyndedür

Ya anun üstündedür cennet yahud altındadur

Bu haber kim söylenür hem zâhir ü bâtındadur

Revnakı bu kâ’inâtun şehr-i Konstantindedür

Ger sala Sultan Muhammed Zülfikâr-ı Hayderî

Misl-i Hayberdür güşâd ide bu yedi kişveri

Dir melekler nutka geldikçe felekler dilberi

Revnakı bu kâ’inâtun şehr-i Konstantindedür

Misl-i dünyâdur anın içindeki camileri

Zeyn olur hem cum’a gün huffâz ile mahfilleri

Gûşe ber gûşe pür olmuşdur cihan hâmilleri

Revnakı bu kâ’inâtun şehr-i Konstantindedür

İki âlem görmeği fikr ider isen cân ile

Var Kalâtâ şehrine deryâyı geç seyrân ile

Bâde vir de ömrü nuş it bâde-i hûban ile

Revnakı bu kâ’inâtun şehr-i Konstantindedür

Şûle saldıkça zemin üstüne mâh-ı encümen

Nerkis-i ra’nâ biter hâk üzre her gûşe çemen

Dir zebân-i cân ile sorsan bu güftârı çü men

Revnakı bu kâ’inâtun şehr-i Konstantindedür

Feth idüp Sultan Muhammed anda çün câ eyledi

Kâr-i âlîler yapub firdevs-i a’lâ eyledi

Değmemiş ey Aynî pür gılman ü havrâ eyledi

Revnakı bu kâ’inâtun şehr-i Konstantindedür

2 - İkinci şiir yine İstanbul’un fethi ile alakalı, hatta İstanbul’u fetheden kişiye, Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri’ne ait. Bilindiği gibi şiirlerinde Avnî mahlasını kullanan Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul ile alakalı pek çok gazel kaleme almıştır. İstanbul’un fethi ile ilgili de tarih düşürmüştür. Burada parantez içinde tarih düşürme sanatından bahsetmekte fayda var. Bir olayın tarihini bir mısra, beyit ya da ibare içinde ebced hesabına uygun bir şekilde belirtmeye tarih düşürme denir. Tarih düşürülen beyitte karışıklığa mahal vermemek için ‘tarih’ kelimesi ve şairin mahlası zikredilir ve genelde hicrî kamerî yılda tarih düşürülür. Avnî’nin, yani Fatih Sultan Mehmed Han’ın şiirinde de bu iki özelliği görmek mümkün:

İstanbul’un Fethine Tarih

Feth-i İstanbûl’a fursat bulamadılar evvelûn

Feth edüp Sultan Muhammed dedi târih: âhirûn

3 - Üçüncü şiirimiz Yahyâ Efendi’ye ait. Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahyâ ismiyle de anılan Yahyâ Efendi, 1561 ile 1644 tarihleri arasında yaşamış, I. Mustafa, IV. Murad ve Sultan İbrahim döneminde şeyhülislamlık yapmış bir zat-ı şerif. Bilhassa IV. Murad döneminde itibarı ve şöhreti artan, bu süreçte hayatının en rahat dönemini yaşayan Yahya Efendi, Sultan İbrahim döneminde uğradığı iftiralar sebebiyle gözden düşer ve haksız ithamlardan duyduğu üzüntüyle sağlığı bozulur. Vefat edince babasının Fatih-Çarşamba’da yaptırdığı medresenin hazîresine defnedilir. Döneminin meşhur şairlerinden biri olduğu için vefatına dair pek çok tarih düşürülmüştür, bunların en ünlülerinden biri  “Kabr-i Yahyâ ola yâ rab pür-nûr”dur. Genç yaşta şair olarak üne kavuşan ve rindmeşrep bir zat olan Yahya Efendi, gazel sahasında Nedîm ile Bakî arasındaki köprü olarak nitelendirilmektedir. Sade ve samimi bir söyleyişi benimsemiş olan Yahya Efendi’nin dîvanı da çoğunlukla gazellerden oluşmaktadır.

Gazel

Salınsun îd irişdi yine hûbanı Sitanbûlun

Yine ârâste olsun Karâmânı Sitanbûlun

Safâlar kesp idüp uşşâka olsun merhâbâ yer yer

Vefâ meydânına gelsün civânânı Sitanbûlun

Döner hurşîd-i âlemtâbına gerdûn-ı gerdânın

Binüb dûlâba her bir mâh-ı tâbânı Sitanbûlun

Semend-i nâz ile yöğrük civanlar seyre çıksunlar

Pür olsun hûblarla At Meydânı Sitanbûlun

Bu şi’rin hak budur Yahyâ ki gâyet bî-nazîr oldu

Pesend eylerse lâyık ehl-i irfânı Sitanbûlun

4 - Dördüncü şiirimiz Dîvan şiirinde ‘Nedîmane’ nam bir tarz oluşturan meşhur Lâle Devri şairi Nedîm’in. 1681 yılında İstanbul’da doğan Nedîm’in asıl adı Ahmed’dir. Ailesinin devlet hizmetinde bulunan insanlar olması sebebiyle dönemin klasik ilimleri dışında Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. III. Ahmed döneminde şairliği ile ün salmaya başlayan Nedîm, kâsideleri vasıtasıyla çeşitli devlet adamlarının dostluğunu kazansa da esasen medrese müderrisidir. Bir dönem Sahn-ı Semân medreseleri müderrisliğini de yapmıştır. Lâle Devri’nin sonunu getiren Patrona Halil İsyanı patlak verdiğinde ise kendisi Sekban Ali Paşa Medresesi’nde müderrislik görevini ifa etmektedir. Naif bir yaradılışı olan Nedîm’in sürekli bir korku hâli (illet-i vehîme) yaşadığı bilinmektedir. Bu sebeple ölüm sebebi tam olarak bilinmese de, Patrona Halil İsyanı’nı takip eden günlerdeki korkulu ruh hâlinden vefat ettiği düşünülmektedir. Kabri Karacaahmet Mezarlığı’nın Miskinler Tekkesi kısmındadır. Üslubu şahsi ve söyleyişi mükemmel olan Nedîm bu iddiasını “Ma‘lûmdur benim sühanım mahlas istemez” (sühan: söz, kelam) diyerek göstermektedir. Ahenge büyük ehemmiyet veren Nedîm’in pek çok şiiri bu özelliği sayesinde bestelenmiştir.

Kaside

(Der vasf-ı İstanbul ve sitâyiş-i Sadrazam İbrahim Paşa)

Bu şehr-i Sıtanbûl ki bîmisl ü behâdır

Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır

Bir gevher-i yekpâre iki bahr arasında

Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır

Bir kân-ı ni’amdır ki onun gevheri ikbâl

Bir bâğ-ı iremdir ki gülü izz ü ulâdır

Altında mı üstünde midir cennet-i a’lâ

Elhak bu ne hâlet bu ne hoş âb u hevâdır

Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfet

Her gûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safâdır

İnsâf değildir onu dünyâya değişmek

Gülzârların cennete teşbîh hatâdır

Herkes irişür anda murâdına anınçün

Dergâhları melce’-i erbâb-ı recâdır

Kâlâ-yi maârif satılur sûklarında

Bâzâr-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır

Câmilerinin her biri bir kûh-ı tecelli

Ebrû-yi melek andaki mihrâb-ı duâdır

Mescidlerinin her biri bir lücce-i envâr

Kandîlleri meh gibi leb-rîz-i ziyâdır

Ser-çeşmeleri olmada insâna revan-bahş

Germâbeleri câna safâ cisme şifâdır

Hep halkının etvârı pesendîde vü makbûl

Derler ki biraz dilberi bî-mihr ü vefâdır

Şimdi yapılan âlem-i nev-resm ü safânın

Evsâfı hele başka kitâb olsa sezâdır

Nâmı gibi olmuşdur o hem sa‘d hem âbâd

İstanbul’a sermâye-i fahr olsa revâdır

Kûhsârları bâğları kasrları hep

Gûyâ ki bütün şevk ü tarab zevk ü safâdır

İstanbulun evsâfını mümkin mi beyan hiç

Maksûd heman sadr-ı kerem-kâra senâdır

5 - Beşinci şiirimizi kaleme alan şair Fennî ancak Fennî’nin hayatı hakkında pek fazla bilgiye sahip değiliz. Doğum yılı bilinmeyen ve 1745 yılında vefat ettiği tahmin edilen Fennî’nin asıl adı Mustafa’dır. Divân’ında 63 beyitlik Sevâhilnâme isimli bir mesnevi bulunur ve bu mesnevi İstanbul’un semtlerini anlatır.

Galata

Hep galat sözle geçürdi gününü âşık-ı zâr

Galatâ seyrine gitmiş meğer ağyâr ile yâr

Beşiktaş

Tıfl iken sanâ hırâm-ı bedi öğretdiğiçün

Dilerim Hazret-i Hak’dan anı kim o beşik taş olsun

Ortaköy

Oldu dil olmuş iken kayd-ı cihandan reste

Ortaköy’de yine bir mûy-miyâne beste

Bebek

Oldu muhtâc gönül tıfl-ı civân-ı gayre

Giymeyince Bebek’e merdüm-i dîdem seyre

Fener

Meyl idüp şem’-i izâri içün ol sîmbere

Düşdü pervâne-i dil şimdi fenerden fenere

Üsküdar

6 - Altıncı şiirimiz, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye isimli eseriyle tanınan, Şeyh Galib’in müridi olan Esrar Dede isimli mutasavvıf şairimizin. İyi bir tahsil gören Esrar Dede’nin çocukluk ve gençlik yılları hakkında çok fazla bilgiye sahip olmasak da onun Arapça, Farsça, Rumca, Latince ve İtalyanca bildiğini biliyoruz. 1748 yılı doğumlu olan şair, 1797 yılında bir mirac gecesinde vefat etmiştir. Müridi ile arasında derin bir muhabbet olan Şeyh Galib, vefatı üzerine mersiye kaleme almıştır ve yine Şeyh Galib başta olmak üzere vefatına dair pek çok şair tarih düşürmüştür. Dîvan’ında Hulefâ-yi Râşidîn’e duyduğu muhabbeti “Men bende-i ahbâb-ı Resûlullâhem/ Ne Hâricîyem ne Şîî-yi gümrâhem/ Hem bende-i Bû Bekr ü Ömer Osmânem/ Hem hâk-i reh-i Alî veliyyullâhem” diyerek dile getiren Esrar Dede’nin Hazret-i Ali sevgisini anlattığı Mübarekname-i Esrar ve Fütüvvetname-i Esrar isimli iki manzumesi vardır.

Gazel

Dildar idicek va’deyi yâhû-yi Sıtanbûl

Teng oldu yine başıma her sûy-ı Sıtanbûl

Yarin kademi bastığı yer olmasa anda

Bir dâhi harâm idi bana bûy-ı Sıtanbûl

Her semtine baksam görünür âteş-i hicrân

Dûzah bana her kûçe vü her kûy-i Sıtanbûl

Bir âh idene bin gez ider hayf selâmet

Âşık-küş olur nâsıh-ı bed-gû-yı Sıtanbûl

Gelmez mi aceb gül-i handan dahi Esrâr

Gülmez mi bugünlerde yine rûy-i Sıtanbûl

7 - Yedinci şiirimiz müverrih, yani tarih düşürmede pek mahir olan Sürurî’ye ait. Asıl adı Seyyid Osman olan Sürurî, 1752 Adana doğumlu. Yirmili yaşlarında şiir yazmaya başlayan ve seçtiğimiz üçüncü şiirin şairi Şeyhülislam Yahyâ Efendi tarafından kabiliyetli görülüp İstanbul’a gitmesi teşvik edilen Sürurî, yazdığı ilk şiirlerde Hüznî mahlasını kullanmıştır. Daha sonraları ise, Tâhirül Mevlevî’den nakle göre, onda kabiliyet gören Yahyâ Efendi tarafından kendisine Sürurî mahlası verilmiştir. III. Selim döneminde Anadolu kazaskerliği yapan şairimiz 1814 yılında vefat etmiştir ve vefatı üzerine pek çok şair tarih düşürmüştür. En meşhurlarından biri İzzet Molla’nın şu kıtasıdır: “Sürûrî-i müverrih kim uyurken bulmasa târîh / Gamından bir dahi varmazdı aslâ âlem-i hâba // Teessüf eyleyip üstâdına İzzet dedi târîh / Sürûrî’nin vefatı mûcib-i hüzn oldu ahbâba”. İstanbul ile ilgili olan şiirinde İslâmbûl lafzını kullanması ise bizim açımızdan dikkat çekici olan nokta.

Gazel

Virüb revnak anâ gılmân-sıfat hûbân-ı İslâmbûl

Misal-i kasr-ı cennetdir bülend eyvân-ı İslâmbûl

Sürûşan-ı beyt-i ma’mûru tavaf eyler sanur âdem

Ki devr eyler yayan kimki ider cevlân-ı İslâmbûl

Ekalîm-i cihanda memleketler pâdişâhîdir

Olur hem mülke anınçün revân fermân-ı İslâmbûl

Hamûşândır behâr olmazsa mürgân-ı çemen ammâ

Nevâ pervâzdır her dem sühângûyân-ı İslâmbûl

Sürurî’den selâm olsun vatanda olan ahbâba

Unutdurdu sılâ fikrin anâ yârân-ı İslâmbûl

8 - Sekizinci şiirimiz de ikinci şiirimiz gibi bir Osmanlı sultanına ait, Adlî mahlasını kullanarak şiirler yazan II. Mahmud’a. Dîvan şiiri formlarını kullanmasına rağmen klasik Dîvan şiiri gibi ağdalı bir dil kullanmayan Adlî, yani II. Mahmud genelde şarkı formunda şiirler yazmış ve bu şiirlerin çoğunu kendisi bestelemiştir. İstanbul ile, daha doğrusu Çamlıca ile ilgili olan bu şiiri de yine şarkı formundadır.

Şarkı

Pek hâhişi var gönlümün ey serv-i bülendim

Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım efendim

Redditme sakın bu sözümü şâh-ı levendim

Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım efendim

Râhat mı olur anda iken cümle ahibbâ

İster ki gönül zevk idelim biz bize tenhâ

Bir gün de Fener-bağçesine gitmeli ammâ

Yârın gidelim Çamlıca’ya cânım efendim

9 - Dokuzuncu şiirimiz Osmanlı devlet adamı olan Eşref Paşa’nın bir gazeli. 1820 yılında Bursa’da dünyaya gelen Eşref Paşa, evvela ağabeyi olan eski Bağdat kadısı Şerif Rüşdü Efendi’den medrese usulünde ders görmüş, sonra İstanbul’a giderek Kethüdâzâde Arif Efendi’den hikemî ilimler ile Farsça öğrenmiştir. Şairliğinin yanı sıra Osmanlı Devleti’ne asker olarak hizmet etmiş ve 93 Harbi süresince Tuna cephesi kumandanı olarak görev yapmıştır ve savaş mağlubiyet ile sonuçlanınca bundan sorumlu tutulup birçok paşa ile birlikte Limni Adası’na sürgüne gönderilmiştir. Birkaç ay sonra II. Abdulhamid tarafından affedilmiş ve İstanbul’a geri dönmüştür. 1894’te vefat eden Eşref Paşa’nın kabri Merkezefendi Kabristanı’nda yer almaktadır. Büyük bir “muhibb-i âl-i abâ” olan Eşref Paşa, Nâmık Kemal’e Nâmık mahlasını veren zattır. Dîvanı Eşrefü’üş-şuarâ adıyla basılmıştır.

Gazel

Gönülde ârzûdur vuslat-i heyhât-i Istanbûl

Bir âteşdir ciğerde hasret-i mâfât-i Istanbûl

Tüter gûyâ gözümde tûtiyâdır hâk-i müşkînî

Girândır kadr-i dürden kıymet-i zerrât-ı Istanbûl

Hilâfet âsmânıdır sadâret âstânıdır

Meziyyetce nice şâhid idea isbât-ı Istanbûl

Şinâs-ı bezm-i ünsâüns vasf-i ülfet-i sahrâ

Muvâfıkdır mizâcâ mevsim ü evkât-ı Istanbûl

Mülûkâne mahaldir mecmâ-ı bahreyndir Eşref

Nolâ aynî sıfât-ı Cennet olsa zât-i Istanbûl

Şikâyet baht-i serkeşden hikâyet Niş’dendir hep

Meded ey rûh-ı âlem revnâk-ı dârât-ı Istanbûl

Reşîd-i nev’-i Âdem Mustâfâ Pâşâ-yi efhamsin

Der-i lütfunda hâsıldır bütün hâcât-ı Istanbûl

Revâ kıl hâcetim tâ kim varub ol şehr-i irfâna

Zemîn-i şa’iriyyetde idem iskât-i Istanbûl

Ümid oldur ki hakkımda zuhûr-i iltifâtınla

Medâr-ı sûret-i ikbâl olur mir’ât-ı Istanbûl

10 - Son şiirimiz Şeref Hanım’a ait. Şair Mehmed Nebîl Bey’in kızı olan Şeref Hanım, 1809 doğumludur. Devrinin şairlerinden farklı olarak şiirlerinde sade ve samimi bir anlatımı tercih etmiştir. Daha çok Kerbela mersiyeleri ile tanınan şair, her yıl Muharrem ayında bir mersiye kaleme almış olup Dîvan’ında yer alan 677 şiirin 16’sı Kerbela mersiyesidir. Hüzün içinde geçen yaşamını şiirlerinde nükteli bir şekilde ifade eden şair 1861 yılında vefat etmiştir.

Kıta

Gencîne-i irfân olan İslâmbûl

Mahbûbe-i büldân olan İslâmbûl

Müştâk seni görmeğe gayretle Şeref

Ey mecmâ’-i yârân olan İslâmbûl

Dilara Yabul

Güncelleme Tarihi: 01 Aralık 2018, 11:19
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20