Divan şiiri neden anlaşılamıyor?

Türk edebiyatı, Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı VIII. yüzyılda Göktürk Kitabeleri ile başlayan ve XX. yüzyıla kadar devam eden kültür ve tarih zenginliği içinde, özellikle Divan şiirimizin barındırdığı geniş yelpazesiyle varlığını devam ettirmiştir. Ehliman Simitçioğlu yazdı.

Divan şiiri neden anlaşılamıyor?

“Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma

Gittin güzel ammâ bu dil-efkârı unutma

Gâhîce uyandıkça şebistân-i safâda

Şol gice olan sohbet-i hemvârı unutma

Vardıkça şeker-hâba girip bister-i nâza

Ne zehr içer dîde-i bîdârı unutma

Ben sabredeyim derd ü gam-i hecrine ammâ

Sen de güzelim ettiğin ikrârı unutma

Ağlatmayacaktın yola baktırmayacaktın

Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma

Yok tâkati hicrânına lutf eyle efendim

Dil-haste-i aşkın olan Esrârı unutma”[1]

Edebiyat, güzel sanatların bir kolu olarak insanı merkeze alan kaynağını insanın duyuş ve düşünüşleriyle zenginleştiren bir yapıdadır. Bu hâliyle edebiyat, insandan kopuk değildir, insanla ve yaşadığı sosyal hayatla var olmaktadır. Dolayısıyla edebiyat, bir millete ait değerlerin bütünü olarak, ortaya çıktığı ilk andan, mevcut ana kadar olan süreci kapsamaktadır.

Edebiyatın, aynı zamanda toplumsal hayatın edebî eserlerdeki bir yansıması olması hasebiyle, toplumdaki değerlerin izlerini edebiyatımızın içinde gerek nazım ve gerekse nesir türlerinde görmemiz kaçınılmazdır. Rothackere göre “İnsanlık tarihi farklı kültür ve medeniyetlerin tarihidir ve her medeniyet ayrı bir hayat üslubu demektir. Her büyük kültürle birlikte yeni bir dünya tablosu, yeni bir dünya perspektifi ortaya çıkar.”[2] Destan devirlerinden günümüze kadar, insanın yöneldiği her şey sanata, dolayısıyla edebiyata, şiire konu olmuş ve edebî eserlere yansımıştır. Bu bakımdan edebiyat eserleri insanların yaşadığı devirleri, kurdukları medeniyetleri, hayata bakışlarını anlamada bize çok önemli ipuçları veren hareket noktaları sağlayan malzemelerle doludur.[3] Yaşanan, derinden etkilenilen her tecrübe, bu yaşanmışlığın tesiriyle daha sonra gelecek olan kuşaklara aktarılacak ve bu yolla hem bazı değerler yaşatılacak hem de üstü kapalı ifadelerle veya güzel anlatımlarla, zihinlerde ve gönüllerde yer bulacaktır.

Divan şiiri Türk kültürünün önemli bir kaynağıdır

Türk edebiyatı, Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı VIII. yüzyılda Göktürk Kitabeleri ile başlayan ve XX. yüzyıla kadar devam eden kültür ve tarih zenginliği içinde, özellikle Divan şiirimizin barındırdığı geniş yelpazesiyle varlığını devam ettirmiştir. Zamanla yaşadığımız coğrafî farklılaşmalar, dinî ve kültürel arayışlar Türk edebiyatında bu zenginliği daha da bariz kılmıştır. Bu zenginliğin temelinde VIII.-XII. yüzyıllarda Orta Asya’daki kültür birikimi içinde eserlerini veren Divan edebiyatı, Türklerin Anadolu’ya göç etmeleriyle birlikte XIII. yüzyıldan itibaren varlığını batıda, Anadolu ve Balkanlarda göstermeye başlamıştır. Divan edebiyatını anlayabilmek için mutlaka bu tarihî ve kültürel kaynaklara da başvurmak gerekir. “Kaynağa gidilmeden ve metin üzerinde düşünülmeden hüküm verildiği için, Divan edebiyatı, gözü kapalı kötülenmiştir.”[4] “Türk edebiyatı ne kadar milli kaynaklara gitmiş ise kalite bakımından o kadar yükselmiştir.”[5] diyen Mehmet Kaplan, halk içinde halkla beraber yaşayan Yunus Emre, Dede Korkut, Karacaoğlan ve diğer Halk şairleri ile Divan şiirinin ustalarından Baki, Fuzuli, Nedim, Şeyh Galip gibi nicelerinin “Yeniden ve şahsen” keşfedilmesi gerektiğini vurgulayarak günümüz insanının en büyük sıkıntısı olan “Sığlık”ın da ancak böylece ortadan kalkacağını belirtir.

Türk tarih ve medeniyetimizin çok önemli kaynaklarından olan Divan şiirimiz, tam manasıyla anlaşılmadığı ve anlaşılması için gereken metotlar kullanılmadığı için bu önemli kaynaktan istifade etmek mümkün olmamaktadır. Divan şiiri uzun bir dönem, halka değil, yüksek zümreye hitap ettiği gerekçe gösterilerek eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Fakat son dönemlerde yapılan araştırma ve incelemelerle sanıldığı gibi sadece yüksek zümreye hitap etmediği, aksine halkın yaşayışlarının şiirlerde sıklıkla kullanıldığı görülmüştür. Ancak bunları kullanmaktaki amacı toplumun yaşantısını şiirlere yansıtmak değildir. Çünkü Divan edebiyatının da yaşantıyı yansıtma gibi bir amacı yoktur. Buna rağmen hayatı ve günlük unsurları beyitlerde görmek mümkündür.[6]

“Ne toy durur ki toyurdu kokusı ni’metinün

Perî vü cinn ü melek vahş ü tayr u insân”[7]   

Divan şiiri neden anlaşılamıyor?

Divan şiiri, kapsadığı uzun zaman dilimi dikkate alındığında, Türk kültürü açısından çok zengin bir kaynak oluşturmaktadır. Cem Dilçin bunu şu şekilde ne de güzel açıklamış: “Durum böyle olduğu hâlde divan şiirini, toplum hayatından uzak soyut bir şiir gibi değerlendirmek ve onu özellikle bu açıdan eleştirmek gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Divan şiirinin çok yoğun mecazî dünyası dikkatle incelendiğinde, gerçek hayatın pek çok yönüne ilişkin bilgiler elde edilebilmektedir.”[8]  

Eski edebî metinlerimiz pek az millete nasip olacak derecede zengin ve henüz işlenmemiş binlerce konuyu içinde barındırmaktadır. Bu metinlerin titizlikle tahlili ve birbirleriyle karşılaştırılması sonucu ortaya çıkan eski kültür, hayat tarzı ve malzemelerle ilgili ipuçları bazı hâllerde başka kaynaklara ihtiyaç bırakmayacak derecede zengin bilgi sergileyebilir. Âdet, usul ve gelenekler, günlük hayatta kullanılan âletler, malzemeler, inançlar vb. her husus o günkü şekilleri ve kullanılış biçimleriyle ele alınıp değerlendirilmezse, metinler lâyıkıyla anlaşılmaz.[9] Bu bağlamda soyut bir değerlendirme yapmamak için geniş bir yelpazede düşünmek gerekir. Faruk K. Timurtaş, Divan edebiyatının iç zenginliğini iyi anlamak için bilinmesi gerekenler arasında İslâmî ilimlere ait tefsir, kelam ve fıkıh konularını, İslâm tarihini, tasavvuf remizlerini, peygamber kıssalarını, Türk tarihi ve millî unsurlarını, dil malzemeleri ve devrin edebiyat anlayışı ve edebî bilgilerini saymaktadır. Dinî inançlar her sanatkârın ruh hâline göre onda bir hayal âlemi yaratır. Bu sebeple dinî kavram ve terimleri, dinî bilginin içinde yer alan geniş tanımıyla bilmeden ne divan şiirinin ne de tasavvuf şiirinin özüne vakıf olmak mümkündür. Mesela Nedim’in,

“Gördüm o serv-kâmetin ardınca rûz-ı vasl

Ömr-i füru-güzeşte şitâbân olup gelür.”

beyti, asırlarca bin bir şair tarafından söylenen kâmet-kıyâmet mazmununa dayanır. Divan edebiyatının sadece şiirden ibaret olmadığını, seyahatnameler ve mektupların yanı sıra sadece belli şairlerin mesnevilerinin değil, bütün mesnevilerin de topluma yön veren ve günümüz sosyal hayatına ışık tutabilecek değerde olduklarını göz ardı etmemek gerekir. Geniş bir sosyal kültürün izlerini taşıyan bu eserleri anlayabilmemizin yolunun da bize tamamen yabancı olan kullandığımız dilin, özenli hâle getirilmesinden geçtiğini unutmamak gerekir. Bir sanatçının yaşadığı topluma rol model olan bir vazifeyi üstlenmiş olduğunu düşünürsek, Divan şairinin de toplumdan kopuk bir yapı sergileyemeyeceğini söyleyebiliriz. Dönemler arasında bir bağ, bir ilgi olmalı ki değişim sürecinde çok fazla bocalanma yaşanılmasın. Fakat yüzyıllarca kullanılan Divan şiiri dilindeki kelimelerin yerini Batı kültürüne ait kelimelerle telafiye çalışmak hem mevcut dilimizde bir yozlaşmaya hem de geçmiş edebiyat kültürüyle kurulan köprünün yıkılmasına sebebiyet vermekle kalmamış, ortaya eski kaynaklara ulaşmakta zorlanılan, temeli oturtulamamış bir şiir dili çıkmıştır.

Tanpınar’ın da dediği gibi “Eski şiiri behemehâl itham etmek isteyenler bu güzellikleri değil, sadece bu terkibin içine giren kelimeleri ve onların yabancılığını görüyorlar. Hakikat şu ki eski şairler dile tasarruf etmesini bizden iyi biliyorlardı. Bir gün asıl şiire döndüğümüz zaman ondan alabileceğimiz dersin büyüklüğünü anlayacağız.”

Ehliman Simitçioğlu

                                                                              

Dipnot:

[1] Esrâr Dede

[2] Erich Rothacker, “Tarihte Gelişme ve Krizler”, İstanbul 1955, Çvr: Hüseyin Batuhan ve Nermin Uygur

[3] Nejat Birinci, “Edebiyat Üzerine İncelemeler”, Kitabevi yayınlar, İstanbul, 2000, s. 386

[4] “Mehmet Kaplan’ın Klasik Türk Edebiyatı’yla ilgili Görüşleri”, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi Yıl: 2009, Sayı: 21, s. 145-163

[5] a.g.e.

[6] Mümine Çakır, “Kavsî’nin Şiirlerinde Sosyal Hayat”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 3, S. 2(2), s. 105-124

[7] Bu (Düğün) nasıl bir düğün ki nimetinin kokusu peri, cin, melek, vahşi hayvan, kuş ve insanları doyurdu, manasıyla dönemdeki düğün geleneği anlatılır. (Şeyhi Divanı)

[8] Cem Dilçin, “Türk Kültürü Kaynağı Olarak Divan Şiiri”, Türk Dili, S. 571, 1999, s. 618

[9] Atillâ Şentürk, “Klâsik Osmanlı Edebiyatı Işığında Eski Âdetler ve Günlük Hayattan Sahneler”, Türk Dili, s. 495, 1993, s.175, 178

Yayın Tarihi: 14 Mayıs 2021 Cuma 17:30 Güncelleme Tarihi: 14 Mayıs 2021, 17:42
banner25
YORUM EKLE

banner26