Divan edebiyatına önyargının asıl sebebi ne?

Mehmet Âkif İnan 'Edebiyat ve Medeniyet Üzerine' isimli kitabında medeniyetimizin, dolayısıyla da edebiyatımızın yetim bırakıldığı sancılı süreçlerden nasıl geçtiğimizi gözler önüne seriyor.. Hazal Sezgin yazdı..

Divan edebiyatına önyargının asıl sebebi ne?

 

Bir ağaç düşünün ki o ağacın tohumu, toprağın şefkatli bağrına düştüğü ilk günden itibaren yağmurun rahmetiyle ve güneşin sıcaklığıyla beslenip zaman içinde meyve vermeye başlamış olsun. “Sabrın sonu selâmettir” hakikatinin en güzel hâliyle gözlerimizin önüne serildiği bu süreçte, nihayetinde en güzel meyvelerini bize cömertçe sunan bu ağacı köklerinden ayırıp ona manen hiç de yakın olmayan bir başka toprağa diktiğinizi hayâl edin şimdi de.. Köklerinden koparılmış bu ağacın bundan sonra meyve vermesi sizce mümkün olabilir mi? Ya da varsayalım ki bir süre daha meyve vermeye devam edecek olsun; kendi toprağından, güneşinden, yağmurundan beslendiği o verimli zamanlarındaki gibi bir bereketi yine bize sunması ne kadar mümkündür? Düşünelim..

Hâl böyleyken, asırlar boyunca bizden olan, fıtratımıza, kalbimize bunca yakın olan bir toprakta adetâ nazlı bir çiçeği büyütür gibi beslediğimiz kültürümüzden ayrılırsak/kopartılırsak o eski saadetli günlerin tekrar yaşanması mümkün olabilir mi?

İşte bunun muhasebesini yaparak başlıyor Mehmet Âkif İnanEdebiyat ve Medeniyet Üzerine” isimli kitabına.. Ve bu kitapta medeniyetimizin, dolayısıyla da edebiyatımızın yetim bırakıldığı sancılı süreçlerden nasıl geçtiğimizi ve o sürecin hâlâ da devam ediyor oluşu gerçeğini gözlerimizin önüne seriyor.

Türk toplumunun bütün bunalımlarının temelinde medeniyet davası yatar

Asırlar boyu kişiliğini tamamlamış ve bir medeniyet -hem de kutlu bir medeniyet- içerisindeki yerini almış bir toplumun öz medeniyetinden koparılıp yabancı bir medeniyetin kucağına itilivermesini, o toplumun tüm varlığını hiçe saymak ve o toplumu sonu pek de hayırlı olmayan bir maceraya sürüklemek demek olduğunu savunur İnan kitabında. Ve buna en bariz örneği de Tanzimat ile birlikte bizde meydana gelen o garip hâl ile verir.

Türk toplumunun bütün bunalımlarının temelinde medeniyet davası yatar.” diyen İnan, Batı medeniyetinin kucağına bırakılmış olan bizlere, problemin kaynağını göstermektedir cümleleriyle. Bilhassa aydınlarımızın Tanzimat ile başlayan bu körü körüne Batı hayranlığı tartışmasız ki bizi birçok yanlışa sürüklemiştir diyebiliriz. Öyle ki Batıdaki teknik gelişmelerin büyüsüne kapılarak kendi mazimizi hiçe saymaya hatta kötülemeye başlamış olduğumuz acı gerçeği ancak bu körü körüne sevdâ ile izâh edilebilir sanıyorum.

Toynbee, “Osmanlı medeniyeti (ölmüş değil) durdurulmuş bir medeniyettir.” derken Batı hayranlığı ile mest olmuş idrâklerimizin, acımasızca kusuru İslâm medeniyetinde bulmaları ile içine düştükleri gafletin ne kadar yersiz olduğunu ne de güzel dile getirir.

Yalnız, sorumluluğu sadece Batı’ya yükleyip aradan sıyrılmak ne kadar doğrudur? Elbet ki vicdan ehli olan bir insan bunun tek taraflı bir yanılgı olmadığının farkındadır, yahut öyle olmalıdır. Nitekim İnan, “[…] 17. yy’da biz, güven sarhoşluğu içerisinde derin bir umursamazlık yaşıyor ve onları hiç önemsemiyorduk.” derken önceki asırlardaki galibiyetlerimizin zaman ilerledikçe bizde çalışma azmi ve şevki uyandırması gerektiği hâlde yerini gurura ve aşırı bir güvene bırakmış olması, diyebiliriz ki kendimizi yenilememize engel oluşturmada büyük bir etken olmuştur.

Halbuki “yeni şeyler söylemek lazım..” mucibince hareket etmemiz ve daha da önemlisi iki günümüzü birbirine eşit kıldığımızda uğrayacağımız ziyânı unutmamamız gerekmez miydi?

[…] O Batı ki, bize yâr olmayandır” diyen İnan, Tanzimat dönemi aydınlarının bir nevi “sar’a nöbeti” geçirdiğinden bahseder. Fıtratımıza uymayan, bize yabancı bu Batı medeniyetini aslında bizim lehimize olacak bir operasyondan geçirmediğimiz için zarar gördüğümüzü dile getirir. Oysa Batı’nın tekniğini kendi medeniyet ölçülerimize ve değerlerimize ters düşmeyecek şekilde değiştirebilseydik, körü körüne bağlanmasaydık şüphesiz birçok şey bu kadar iğreti durmayacaktı üzerimizde. Ancak bu aceleciliğimizi ve körü körüne bağlanışımızı şöyle izâh eder ve Tanzimat dönemi ve sonrası için şöyle söyler İnan: “Hep taklitler, kasıtlar veya akılsız iyi niyetler dönemi..”

İslâm’a olan gizli düşmanlığın tezâhürü

Bir de bilhassa Tanzimat ile birlikte bazı kesimlerce İslâm’ın gelişmemize engel olduğunu savunan ve bunun böyle olmadığını birçok örnekle aşikâr ettiğimiz hâlde kulaklarını hakikate tıkayan bu insanlara, bu körü körüne Batı sevdasına tutulmuş olanlara hakikati anlatmak, hiç anlamayacak olsalar da anlatmakta ısrarcı olmak üzerimize bir borçtur, desek, yanılmış olmayız.

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakki / Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı” diyen Ziya Paşa, Tanzimat ile birlikte içinde bulunduğumuz bu hâli veciz bir şekilde dile getirir.

Ayrıca mazideki galibiyetlerimize güvenip rehavete kapılışımızı Sâmiha Ayverdi de hatıraları ve makalelerinin yer aldığı “Bağ Bozumu” adlı kitabında yer yer ifade etmiştir. Batıya olan aşk derecesindeki bu hayranlığı şöyle gözlerimizin önüne serer Ayverdi: “Türk münevverinin hastalığı: Avrupa kara sevdâsı. Yani kayıtsız şartsız teslim olmak istediği Batı’ya ilân-ı aşk.. Kendi fikir ve ruh dünyâsından habersizliğinin verdiği açığı, bir yabancı medeniyeti imdâdına çağırmakta bulacağı vehminin esâretine düşmek..”

Medeniyetimiz dolayısıyla İslâm medeniyeti dediğimizde tasavvufu es geçmek haksızlık olacağından kitabın devamında tasavvuftan da bahsetmiştir İnan. “Tasavvuf, İslâm toplumunu eğiten bir terbiye ocağıdır.” der ve temelde imana ve şeriata dayanan tasavvuf, düşünce ve duygu ufkumuzu genişletici bir özelliktedir der.

Tasavvufla birlikte Divan Edebiyatı’na da değinir İnan ve onun yeterince doğru anlaşılamamış oluşundan yakınır. Divan Edebiyatı’na olan bu önyargı ve tenkidin, aslında onun bağlı olduğu/beslendiği İslâm’a olan gizli düşmanlığın tezâhürü olduğunu düşünür. İslâm’ı yeterince anlayıp yaşamadan ne medeniyetimizin ne tasavvufun ne de edebiyatımızın ve aynı şekilde Divan Edebiyatı’nın hak ettiği şekilde anlaşılamayacağını şiddetle savunur.

İnan’a hak vermemek elde mi? Elbet ki değil. O halde son olarak, İslâm’ı hakkıyla anlayıp yaşayabilenlerden olmak ve medeniyetimizi yeniden hak ettiği değere ulaştırıp şaha kaldıranlardan olabilmek duası ile, vesselâm!

 

Hazal Sezgin yazdı

Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2014, 15:07
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13