Diriliş külliyatında ekonomi ve enflasyon

"Diriliş külliyatında da ekonomi konusu önemli bir yer tutar. Üstad Sezai Karakoç’un gerek yazılarında gerekse konuşmalarında bu konuyla ilgili birçok ayrıntı vardır. Sezai Karakoç Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Maliye Bölümü mezunudur. Üstadın asıl alanının siyaset ve ekonomi olmasına rağmen nedense bu yönü üzerinde fazla durulmadığını üzülerek belirtmemiz gerekir." Nizamettin Yıldız alıntıladı.

Diriliş külliyatında ekonomi ve enflasyon

                                    

İnsanları ve toplumları en çok etkileyen konulardan biri, ekonomidir. Yapılan araştırmalar, ülkelerin yönetimini de büyük oranda belirleyen hususların başında ekonomi politikalarının olduğunu gösteriyor.

Diriliş külliyatında da ekonomi konusu önemli bir yer tutar. Üstad Sezai Karakoç’un gerek yazılarında gerekse konuşmalarında bu konuyla ilgili birçok ayrıntı vardır. Sezai Karakoç Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Maliye Bölümü mezunudur. Üstadın asıl alanının siyaset ve ekonomi olmasına rağmen nedense bu yönü üzerinde fazla durulmadığını üzülerek belirtmemiz gerekir.

Üstadın bütün eserlerini ve hakkında yazılmış olan yazıların da çoğunu okumuş biri olarak söyleyeyim ki Sezai Bey’in yazılarında, konuların özüne ve en temeline inilerek değerlendirmeler tam yapılmaktadır.

Sezai Karakoç’un, ilk baskısı 1967 yılında yapılan ‘İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü’ adlı eseri hacim olarak küçük (60 sayfa) olmasına rağmen içerik ve düşünce olarak üst düzey eserlerden biridir. Bu kitabın dışında, üstadın, neredeyse bütün kitaplarında ekonomiye değinen yazıları vardır. Özellikle Marksizm, Sosyalizm, Kapitalizm, Liberalizm gibi ekonomi temelli ideolojileri değerlendirdiği yazılarında…  Ayrıca görebildiğim kadarıyla bazı kitaplarında da ağırlıklı olarak ekonomiyi konu alan yazıları vardır. İşte o kitaplar ve yazı başlıklarından bazıları:

İslâm” adlı eserinde, “Sitemizde Eşitlik”, “İslâmlıkta Mal”, “Din ve İktisat” başlıklı yazıları.

Sur” kitabında “Kalkınma” başlıklı yazısı.

Farklar” kitabında “Ne Sermayenin ne Emeğin” başlıklı yazısı.

Dirilişin Çevresinde” kitabında “Metaekonomik Türkiye” başlıklı yazısı.

Sütun” kitabında “Ekonomik Diriliş” başlıklı yazısı.

“Diriliş Neslinin Amentüsü” kitabında “10. Bölüm”.

“Yüce Diriliş Partisi Proğramı”nda “7. Bölüm: İktisadi Yapı” ve “8.Bölüm: Mali yapı ve Mali politika.

Haftalık “Diriliş dergisi” (1988), “Enflasyon l, ll, lll, lV” başlıklı yazıları.

Ekonominin müzmin hastalıklarından biri enflasyon, yani pahalılıktır. Yukarıda belirtildiği gibi üstadın, enflasyon konusunda 1988 yılında Diriliş dergisinde yayımlanan yazıları vardır. Ancak bu yazıları kitaplarına almamıştır. Elbette o günden bugüne ekonomiyle ve enflasyonla ilgili bazı değişiklikler olmuştur. Yine de yeni nesillerin ve çeşitli nedenlerle bu yazıları okuyamayanların istifadesine sunmak amacıyla o yazıları alıntıladık:

Enflasyon
l

“Çok partili düzene, demokrasiye geçişimizden bu yana, gittikçe artan bir şekilde sözü edilen, adeta onun ayrılmaz parçası bir kelime, tıpkı “demokrasi” kelimesi gibi yabancı kaynaklı bir söz, enflasyon sözü, ekonomimizin baş kelimesi oldu çıktı. Dillerden düşmeyen, fakat yine de halk için esrarını koruyan bir söz. Bir umacı, bir öcü gibi, bir gulyabani gibi gelmiş, gitmek bilmeyen bir ürküntü, bir felaket simgesi.

“Her şeyi yaptık, hallettik, bir enflasyon kaldı” düşüncesiyle insanı gayri ihtiyari gülümseten bu imaj, halk için son derece girift bir muammadır. Aslında da öyle midir? Enflasyon nedir ve ne değildir. Etkinliği nedir? Sebepleri ve tesirleri nelerdir? Önlenemez mi? Bazılarının öğütleri gibi gerçekten ondan kurtuluş yolu olmadığından, onunla yaşamaya, yani enflasyonla yaşamaya alışmalı mıyız? İster alışalım ister alışmayalım, yıllardır zaten beraber yaşadığımız hatta kimi kuşakların içine doğduğu bu olgu, çağımızın kaçınılmaz bir olgusu, bir şartı mıdır? Kalkınmanın zaruri bir şartı mıdır? Her şeye rağmen enflasyondan kurtulmanın yolu yok mudur? Ya da bu neye mâl olur bir topluma? Çok mu pahalıya mâl olur? İşte birçok soru ki aslında basının, uzmanlara, öğretim üyelerine geniş ve sürekli olarak açıklamalar yaptırtıp bu konularda halkı aydınlatması asli görevlerinden iken bu görevini yerine getirdiği asla söylenemez. Sanki halk her şeyi, teorisiyle pratiğiyle ekonomiyi ve onun terimlerinden biri olan enflasyonu biliyormuş gibi ekonomi eleştirileri, değerlendirmeleri, yorumları yapanlar ve bunlara dayanarak önerilerde bulunanlar, önlem paketleri sunanlar, gerçekte, halkın meçhullerini yeni meçhullerle karartmaktan, sorularını ve tereddütlerini yeni sorular ve tereddütlerle çoğaltmaktan, halkın tedirginliğini artırmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Bizim bu yazıda, bütün bir enflasyon literatürünü, teoriğini, yani bir nevi enflasyon bilimi diyeceğimiz ekonomi ilmi bölümünü vermemiz mümkün değildir elbet. Onu, uzun süre içinde, dergimizin programına dahil bir seri tema gibi gördüğümüzü ve bu tür didaktik konulara da yer vereceğimizi belirttikten sonra burada bir demet gibi enflasyonun kaynağı, tarihi-sosyolojik konumu ve ondan kurtulmanın yolları üzerinde çok kısa ve öz bir şekilde duracağız. Bir nevi, belki uzun sürede dergide makaleler konusu olacak olan, ekonominin bu can alıcı hadisesine, toplu ve genel bir bakış atmak ve toplumumuzu bugün alâkadar eden yanını daha gözle görünür bir biçimde kabartmalaştırmak mümkün olacaktır.

Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da eskiden kendi deyimimiz vardı: Arapça ve Farsça’dan, aynı medeniyeti paylaşmamız sonucu dilimize yerleşen kelimelere düşman olup tepki gösterenler, dilimizi gereksiz yere istila eden yabancı kelimeleri kolaylıkla benimsemekte tereddüt etmediler. Böylece bu “enflasyon” kelimesi de dilimize yerleşti gitti. Önce, o alanın uzmanları kullandılar, ama sonra halka yaydılar; artık halk diline de yerleşti. Belki, kimileri şuuraltlarından, pahalılık yerine enflasyon demekle daha ilmi bir açıklamaya kavuşulduğu inancıyla teselli buluyordurlar. Oysa pahalılığa enflasyon demekle konu daha karartılıyor; sanki ona ilmi bir mazeret sağlanmış oluyor, böylece halka, asıl yapılması gerekenden daha hafif fedakârlıklarla bir sonuç elde edilebilirmiş gibi yalancı bir umut veriliyor. Demek ki mümkün olsa, önce bu enflasyon sözünü ortadan kaldırıp işte asırlardır (pahalılık) dediğimiz şeydir enflasyon demek gerekir. Ancak herhalde uzun süre bu mümkün olmayacak, enflasyon kelimesi yaşayacak ve kullanılacaktır.

Gerçi, eskiden pahalılık denen olgu, öylesine uzun sürede ve öylesine yavaş, küçük oranlarla seyretmişti ki bugün yıldan yıla akıl almaz oranlarla geçen fiyat artışlarını temelde aynı mahiyette olduğu hâlde onunla bir tutmak ve aynı adla adlandırmak ne dereceye kadar doğru olabilir diye bir itiraz karşısında kalsak ne cevap verebiliriz? Gerçekten, fiyat artışları ya da paranın değerinin düşmesi diye tanımlanabilecek enflasyon, bugün eskinin yüzyıllar içinde olan oranını, on yıllar, hatta bir yıl içinde artışa yansıtma boyutuna varmışsa artık, eski çağların pahalılığıyla çağımızın enflasyonu arasında, teorikman ne denli bir fark görülmezse görülmesin, adeta bir nicelik farkı değil bir keyfiyet farkı vardır dense yanlış olmaz. Nicelik farkı uçurumlaşırsa artık o, nicelik farkı olmaktan çıkıp adeta nitelik farkı olur.

Gerçekten, çağımız enflasyonu, asırların enflasyonunu yıllara getirmek gibi korkunç bir artış göstermiştir. İnsanoğlu, buna alışsın istenmiştir. Ve insanoğlu, buna uyum sağlamak için farkında olmadan hayat tarzında büyük bir yıkıma razı olmak zorunda kalmıştır. Bu hayat yıkımı süreci, günümüzde de sürüp gitmektedir.

Önceleri enflasyonun hesaplanmasında belli bir yıl baz alınıyordu. Enflasyon o yıla göre hesaplanıyordu. Diyelim 1950 yılı baz alınırsa 1957 yılında enflasyonun ne olduğu söyleniyordu. Fakat bu hesaplama, gittikçe mümkün olmaktan çıktı. Çünkü: böyle hesaplama sürerse, enflasyon %10.000’ler, %100.000’lerle ifade edilecekti günü gelince. Bunun da halk psikolojisinde yapacağı etki düşünülmüş olmalı, belli bir yıldan sonra yavaşça, sessiz sedasızca, yıldan yıla enflasyon oranı hesaplanma başladı. Yeni bir yılbaşı sıfır kabul edilip yıl sonunda oran ona göre hesaplanıyor. Aslında bu bir aldatmacadır. Enflasyon öteden beri sürüp gelmektedir ve yıl başında bizi etkileyen bir enflasyon baskısı vardır. Yıl dönmekle psikolojimizdeki enflasyon stresi kaybolmuyor, sıfıra düşmüyor. Bunu böyle farzetmek, hem ekonomi adamalarının kendi kendilerini aldatması hem de halkı aldatmalarıdır. Bir düşünelim, enflasyon, mesela 1950’yi baz alırsak nerelere varmıştır, yüzde kaç olmuştur? Bunu söylemeyip de enflasyon, %50’dir, %60, ya %80’dir tartışmasını yapmak bir aldatmaca değil midir? Neden yıl baz alınsın? Yıllık enflasyon, enflasyon değil, enflasyonun katmerlenişidir. Bizim enflasyon oranı dediğimiz rakam, gerçekte enflasyon oranı değil, enflasyon hızındaki artış rakamıdır. Enflasyon oranı ile enflasyon hızındaki artış oranı aynı şey değildir. Her yılın başını baz olarak alırsak yılın sonunda elde edilen oran, yani o yılın enflasyon oranı diye sunulan oran, gerçekte, diğer yılların oranlarına eklenerek, enflasyondaki artış hızına ait bir oranı verir. Ekonomistler ya da politikacılar, kitlelere, her yılın artış oranı olan rakamı enflasyon rakamı gibi sunarak, onları yatıştırmak istiyorlar ya da panikten korumak istiyorlar. Ama gerçeğini söylemekle olgu değişmiyor. Enflasyon, etkisini önce kesemizde, sonra üstümüzde başımızda, daha sonra yiyip içtiğimizde, yaşantımızda, daha sonra da ahlâkımızda ve ruhumuzda hissettirmekten geri kalmıyor.

Böylesi bir enflasyon, terimin ilk çıkan zamanlarına göre bir enflasyon olmaktan çıkmış, adeta toplum için tarihi bir veba, pek farkında olunamayan, alışılmış bir veba olmuştur.

“Kalkınmakta olan ülkeler”e bilhassa musallat olmuş olan bu canavar, bir taraftan, tarihi mirası yeyip bitirmekte, toplum ruhunun adeta etini kemirip iskeletini bırakmakta, yeni olarak kurulanı da mukavva kutular gibi çarık çürük üst üste yığmakta ve böylece o toplumun geçmişini ve geleceğini küle çevirmenin hazzıyla sarhoş olmaktadır. Senede %150’lere varan enflasyonlarıyla Latin Amerika ülkelerinin sonu nereye varacaktır? %5 enflasyonu bile korkunç olarak vasıflandırıp önleyen Amerika, İngiltere ve Almanya’nın yanında (ki Amerika bu nisbeti sıfıra yaklaştırmış, Almanya ise tersine çevirmiş, enflasyon nisbetini eksiye çevirmiş, yani parasının değerini artırma yolunu bulmuştur. Japonya ise zaten öteden beri enflasyondan değil, belki parasının değeri doları ürkütecek derecede artmasın ve Amerika’yla siyasi bir sorun çıkmasın diye bir endişenin içindedir), %50 ila 150 arasındaki yıllık enflasyonlarıyla adeta uzlaşmış gibi yaşayan, alarm zillerini çalmayan, bu duruma alışmış gibi görünen ülkelere şaşmamak ve bu duruma hayıflanmamak ne mümkün.

ll

Avrupa makineyi neden icat etti? Her şeyden önce, kol gücü yetmeyince ona ek bir güç olsun diye. Gerçekten, sanayi devrimi ile birlikte seri üretim fikri doğdu. Avrupa, bütün dünyaya imal edilmiş mal yetiştirmek için bütün insan gücünü seferber etti. Bu da yeterli olmayınca insan gücüne yardımcı olarak makine bulundu. Gerçi alet ve hatta bir dereceye kadar makine fikri ve uygulaması yeni değil. Ama etkinlik derecesinin bu kadar artması, Batı Sanayi Devrimi ile görülüyor. Önce insan gücüne ek bir güç sağlarken sonra, insan gücünü kat kat aşan bir seviyeye varıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Avrupa’da insan ve makine gücünü de aşıyor iş hacmi. Bu durumda yabancı işçiye ihtiyaç hissediliyor.

Bizde, makineleşme başladıktan sonra, öyle hızlı bir makine kullanımı oldu ki bugünkü enflasyonun ana sebeplerinden biri budur desek mübalağa olmaz. Kalkınma hareketimizden bugüne kadar işgücü-makine dengesi ne olmalıdır konusunda bir hesap yapıldığına dair bir işaret görülmüyor ekonomimizde. Hızla, insanlar devreden çıkıp her yerde makineler kullanılmaya başlandı. Bu sağlıklı bir gelişme miydi? Hayır, insanlar boş gezerken makineler çalışmış! Bu, sağlıklı bir ekonomi işareti değildir. Avrupa’da makinelerin ilk kullanıldığı dönemleri istisna edersek insan iş bulmuş, yetmeyince makine devreye girmiştir. En azından, durum bugün böyledir. Bizdeyse, uygun olsun olmasın her işe makine girmiş ve insanlar işsiz kalmışlardır. Akla gelen ve gelmeyen her iş, makineyle yapılmaktadır Türkiye’de bugün. Makinelerin çoğu ithal malıdır. Bu memleketin binbir güçlükle kazandığı dövizler, hep makine ithaline gitmiş, makineler de kısa zamanda demode olmuş, yenilenmiş, bitmek tükenmek bilmeyen bir döviz, Batı ülkelerinin kasasına akıp durmuştur. Bugün ekmeği makineyle yapıp pişiriyoruz. O makine ithal malı. Oysa babalarımız zamanında, hatta çocukluğumuzda ekmeği insan yapar, insan pişirirdi. Bu parayı makinelere vereceğimize, insanlarımıza versek daha iyi olmaz mı? O makineler akaryakıtla çalışıyor. Akaryakıt dışarıdan ithal ediliyor, korkunç döviz akıyor ona. Bütün bunlar, milletin sırtından çıkıyor. Boş gezen işsizlerin geçimi de çalışanların sırtında. Bugüne kadar, gereksiz ithal ettiğimiz makinelerin hesabı yapılsa korkunç rakamlar ortaya çıkacaktır. Peki, makineleşmeyelim mi? Bunu demek istemiyoruz. Elbet makineleşme olacak ama önce insanlar işe alınacak, işi insanlar yapacak, sonra daha yapılmadık iş kalırsa ya da insan gücünün asla yapamayacağı işler için makine devreye girecek. Bizim gibi fakir bir ülke için birçok konuda makine lükstür.

Makinelerin zaruri olarak devreye girdiği konularda da mümkünse, içerde yapılmalıdır o. Avrupa makine kullanıyor ama onu dışarıdan ithal etmiyor, kendisi yapıyor. Biz hep dışarıdan getirdik, gerekli gereksiz makine ithal ettik, gerekli gereksiz makine kullandık.

Özel sektör için belki makine, insan gücünden daha kârlı. Ama milli ekonomi açısından gereksiz makine kullanımı ve ithali, bir felaket oldu. Devlet, özel sektöre yol gösterip onun bu suistimalini önleyeceğine, o da aynı yolu tuttu. Her yerde ve her şeyde makine kullanma, makine ithali, buna para yetişmeyince para basma, dövizleri kullanma, devletin de aynı hastalıkla malul olduğunun işaretidir.

Türkiye’de hiç olmazsa 1950’den bu yana, her sektörde, nerede makine kullanılacak, nerede kullanılmayacak, yıl yıl, beş yıllık planlarla detaylı olarak bir programa bağlanmalıydı. Gereksiz makine ithali önlenmeli, onun yerini insan almalıydı.

Enflasyonun temel sebebi, israftır. Bu israfı oluşturan kalemlerin başlıcası, Türkiye’de insan gücünün çalışacağı yerde makine kullanılması hadisesidir.

Yıllarca gerekli gereksiz yere binek arabası ithal edilmiş ve birçok sanayi dalında, hiç de genel seviyemiz o durumda değilken sanki çok ileri bir ülkeymişiz, sanki bütün insanlarımız yüksek gelirli iş sahibi olmuşlar da işe ayrıca güç lazım olmuş, biz de o yüzden makine ithal zorunda kalmışız.

İthal malı, seri imalat yapan makiler gelmiş, insanımızı işsiz güçsüz sokağa dökmüş, dövizler Batılıların kasasına gitmiş, seri olarak alıcısı olmayan mallar üretilmiş, depolar dolmuş, stoklar yığılıp kalmış, bütün bu âtıl eşyanın maliyeti o fakir, çaresiz vatandaşın sırtına yüklenmiştir.

Oysa birçok eşyayı, eskiden olduğu gibi insan imal etseydi, bu stoklar olmayacak, vatandaş işsiz kalmayacak, eşya daha dayanıklı ve kaliteli olacak, dövizler, kısa zamanda enkaza dönüşen makineler için çar çur olmayacaktı.

Enflasyon felaketinin kaynağını şurda, burda aramayınız. O, ruhumuzda saklı. Batı propagandasına kapılıp gereksiz makineleşme, yine ruhumuza aşılanmış aşağılık duygusunun eseri. Sağlıklı bir ülkede önce insanlara iş verilir. Sonra, iş hacmi genişler ve insanlar kâfi gelmezse, o zaman makineleşme başlar. Ama o da ithal yoluyla değil, imâl yoluyla.

Bilgisayarlı eğitim propagandası yapılıyor bugün. İşte bu da makineleşme hastalığının bir göstergesi. Dünyaya makineleştiğimizi göstermekle ancak kendimizi aldatmış oluruz. Yine korkunç döviz akacak dışarı. Sonra onlar da demode olacak, tekrar dışarı döviz akacak. Bütün bunlar, hepimizin sırtından çıkacak. Toplama çıkarmayı öğrenmek için bilgisayara ihtiyaç yoktur. Bilgisayarı, ancak dünyaya hitab eden bir ekonomiyi kurduğumuz zaman (Amerikalılar, Almanlar, Japonlar gibi) düşünebiliriz. Bütün insanlarımız iş bulup çalışmalı, sonra dünyaya ihraç imkânı bulmalıyız ki artık insanımız kâfi gelmesin ve biz o zaman makinelere ve bilgisayarlara müracaat edelim. Ama onu da ithal etmek değil, imâl etmek şartıyla.

İlerleme, ithal makineleşme ile başlamaz. Makineleşme ilerlemenin sebebi değil, sonucudur. Önce, kollarımız çalışmalı, yetmezse kendimizin imâl ettiği makineler kollarımızın yardımına koşmalı. Yoksa ithal edilmiş ve ve kendisine dünyanın dövizi ödenmiş, kısa zamanda da demode olup ıskartaya çıkacak makineler çalışacak, durmadan dışarı döviz akacak, insanlarımız da işsiz güçsüz, parasız mahzun mahzun bakacak. Bu ekonomi, elbette sağlıklı bir ekonomi değildir. Ve böyle bir ekonominin alarm göstergesi, yıllık yüzde seksenlere varan enflasyon olacaktır şüphesiz.

lll

Bir parça hayalperest bir milletiz. İyimser olduğumuz konularda aşırı iyimseriz. Her konunun kendine özgü şarları ve güçlükleri yanında birtakım kolaylıklar, beklenmedik imkânlar umut eder ve bekleriz. Bu mizacımız, devlet hayatına da yansıdı iyice demokrasi çığırına girdiğimizden bu yana. Bu sebepledir ki kuruş kuruş biriktirip, tasarruf edip kalkınma yoluna girmedik. Dışa borçlandık ve onu bol keseden harcadık. Bu da yetmedi, para basma yoluyla, yani enflasyonla kalkınmayı finanse etmeğe kalktık. Bu, şu ya da bu şahsın, şu ya da bu partinin bir tutumu değil, son çağda devletin ve milletimizin özelliği ve adeta karakteri hâline gelmiş bir mizaç.

Kalkınmanın sağlıklı ve âdil olanı, vergi alınması yoluyla yapılan kalkınmadır. Zor, fakat doğru olan metot budur. Enflasyonla kalkınma hem sağlıksız hem gayri adil bir kalkınma demektir. Devlet, para basarak hemen herkesin cebindeki paradan bir miktarını almış oluyor. Ama çoğu kez varlıklılar, parasını para olarak muhafaza etmezler, onlar daha çok gayr-i menkule, altına, ya da eşyaya yatırırlar. Devletin karşılıksız para basmasıyla bu kişilerin zararı olmaz, hatta para değerinin düşmesi sonucu fiyatların yükselmesi sebebiyle bu kişiler kazançlı çıkar enflasyonist gidişten, ona yol açan operasyonlardan. Ancak bir şeye yatıramayacak kadar az olup sırf tüketim için elde tutulan, yani alınan aylıklar, ücretler etkilenecektir paranın değerinin düşmesinden. Fiyatlar yükselecek, eldeki para düşünülenden daha az zamanda eriyecektir. Böylece, vatandaştan kalkınmaya bir para alınıyor ama asıl alınması gerekenden çok, alınmaması gerekenden alınıyor.

Başlangıçta öyle bir umutsuzluk ve imkânsızlık vardı ki kalkınmayı başlatan Menderes’in dışarıdan aldığı kredileri bir parça bol keseden dağıtması ve yetmeyince biraz da para basması, yani kalkınma için enflasyona başvurması mazur görülebilir, müsamahayla karşılanabilir. Ama Menderes bile keşke o yola gitmeseydi de kalkınma daha yavaş olsaydı; krediler kuruş kuruş hesaplanarak yatırım alanına aksaydı daha iyi olurdu. Ancak Menderes, halkın kalkınma iştihasını uyandırmak için bu yolu seçmedi.

Daha sonra da hep aynı yolu izledik. Dıştan alınan krediler, sanki borç değilmiş de kazançmış gibi geniş geniş harcandı. Borç faizleri yıldan yıla kabardı. Maliyetler yükseldi. Enflasyon arttıkça, haklı olarak memur ve işçi zam istedi. O zam, yeterli yetersiz verilince kiralar zamlandı. Onu esnafın zamları izledi. Onun arkasından devletin ürettiği mallar zam gördü hep. İş bu raddeye varınca, işçinin ve memurun aldığı zam, bir derde deva olmadı. Yine zam, onun arkasından öbür zamlar. Bir fasit daire (kısır döngü) yarışıdır gitti ve hâlâ gidiyor.

Zam hiçbir zaman çare değildir. Zamlar zamları davet edecek ve yapılan zammın anlamı kalmayacaktır. Belki bu hızlı zam kovalamacası, asıl ödeyenin kim olduğunu bir parça gizleyecektir. Ama uzun vadede bu da bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Uzun vadede, enflasyonun kimleri ezdiği bellidir.

Temelde, enflasyonun sebebi israftır. Dıştan alınan kredilerin bir gün ödeneceği akıldan çıkmamalı ve bu krediler ya alınmamalı ya da alınıyorsa her kuruşunu harcarken tam yerine ve tasarrufla harcamalı. Aile ekonomisinde, fert ekonomisinde tasarruflu olmayı öğrenmemiz şarttır. Çok sınırlı geliri olan aileler bunu zaten uyguluyor, hatta belki aşırı şekilde. Ama bizim dediğimiz mecbur olduğu için tasarruflu yaşayanlar değil, mecbur olmadığı hâlde tasarrufa uyanlardır. Bunu cimrilik ya da pintilikle karıştırmayalım. Pintilik ve cimrilik, kendisi için, ailesi için ya da millet için harcanması yararlı, hatta zaruri olan parayı harcayamayan para hastası kişilerin kötü ahlâkına, huyuna verebileceğimiz bir addır.

Müsrif cömert değildir, cömert de müsrif değildir. Bunları birbirimizden ayırmamız gerekir. Yakın tarihe kadar, çöplükler, kurumuş ekmeklerden, kahveler, yere atılmış şekerlerden, hamamlar, yarı kullanılmış sabunlardan geçilmiyordu. Lokantalarda ekmek israfı had safhadaydı. Enflasyonun artmasıyla biraz bunlar azaldı. Şimdi mecburen biraz daha tasarruflu yaşıyoruz. Oysa mecbur olmadığımız zamanda da böyle yaşasak mecbur duruma düşmeyiz zaten.

Kendi malımızı koruduğumuz kadar işçiysek çalıştığımız müessesenin, memursak, devletin malını korumuyoruz. Bütün bu savurganlığın sonunda faturası yine bize çıkıyor, biz onun farkında değiliz. Milli servet düşüncesi yok kişilerde. Çok insan kendi malını koruduğu gibi milli serveti korumuyor. Bu huy, insana küçükken aşılanır. Aile, okul, televizyon, her şey, her yerde ve her zaman, tasarrufa çağırmalı insanı. Göstermelik olarak değil, gerçek bir inançla. Tüketim toplumu, tüketim ekonomisi, bizim gibi esasta yoksul olan bir ülkenin kârı değil. Milli savunmaya çok büyük pay ayırmak zorundayız bütçeden. Düşmanımız çok ve dostumuz yoktur. Silahlar ve milli savunma donanımı çok pahalıdır, ama kaçınılmazdır. Bunu ancak çok tasarruf yaparak sağlayabiliriz. Eskiden, din telkini, israfı önlüyordu. Şimdi o inancı da çok zayıflattıkları için israf alıp yürümüştür.

Büyük konut açığına rağmen, asla mütevazi büyüklükte daireler yapılmıyor, ekonomik durumumuzla kıyaslanamayacak lüks ve metre kare olarak son derece geniş daireler yapılmakta alabildiğine. Kolaya kaçış psikolojisiyle, şehir merkezlerinde üç, dört katlı evleri yıkıp 7-8 katlı evler yapmak yoluna gidildi hep. Oysa onlara hiç dokunulmayıp şehirden uzakta toplu konutlar, yeni şehirler yapılsaydı, hem bugünkü arsa spekülasyonunun doğurduğu enflasyon baskısı olmazdı hem lüzumsuz yıkım, gereksiz malzeme israfı, eski şehirlerin tahribi, yeşilliğinin yok edilmesi gibi felaketler başımıza gelmezdi.

Bugün lüks hastalığı devlete de bulaşmıştır. Devlet de lüks binalar yaptırmakta ve onları en lüks eşyalarla donatmaktadır. Belediyeler de ellerine geçirdikleri imkânı bir parça lükse kaçarak harcamışlardır. Bir şeyin sağlam olması başka şey, lüks olması başka şey. Sağlamlığa evet, lükse hayır demeliyiz devletçe ve milletçe.

Hukuk düzeni ve organizasyon yapısı da bugünün problemlerini karşılamakta yetersiz kalıyor iyice. Bir kişi ölüyor, mirası yıllarca paylaşılamıyor. Birçok bina, hele İstanbul’da, boş kalıyor; hatta sahipsizlik nedeniyle harap olup gidiyor. Sadece mahkemelere bırakmamalı bu tür işleri. Devlet yeni kuruluşlarıyla bu tür anlaşmazlıkları seri olarak halletmeli, sahipsiz gayr-i menkul bırakmamalı, boş gayr-i menkullerin kiraya verilmesini sağlamalı.

Aynı organizasyonluk sebebiyle, Almanya’ya giden işçilerin Anadolu’daki bağları bahçeleri bakımsızlıktan yok oldu gitti. Kalanlar, iyi bir organizasyonla tüm bağ ve bahçelere, evlere sahip çıkabilirlerdi. Ama devlet önayak olmadı bu tür girişimlere. Hâlâ il ve ilçe kuruluşları elli yıl, yüz yıl önceki kuruluşlardır, anlayış ve fonksiyon itibariyle.

Demek ki enflasyon meselesi gidip tüm ekonominin düzenlenmesi meselesine çıkıyor. O da milletçe, devletçe, yeniden kendimize bir çekidüzen vermemize, ahlâken yükselmemize, başkalarını ve kamuyu kendimizden çok düşünüp korur bir ahlâk yüksekliğine ermemize, o da kendimizi geçmişimiz, şimdiki zamanımız ve geleceğimizi hesaba çekmemize, köklü bir değişime razı olmamıza bağlı. Kendi kendimizi bulmamıza, kendi medeniyetimiz ve özbenliğimizin farkına varmamıza, gösteriş işi değil, gerçekten ve içten düzelme, yükselme ve ilerleme kararını vermemize ve bunu uygulamak için her fedakârlığı kahramanlık derecesinde göze almamıza bağlı.

lV

Enflasyon, bir sebep değil bir neticedir. Ama bir kere, enflasyonist tablo oluşunca o da başlı başına bir sebep oluşturur, hatta sebeplerin sebebi gibi bir etki yapar. Ama alınan önlemlerle ekonomi genel olarak düzelince iğne batırılmış balon gibi de söner.
Öyleyse her şeyden önce ekonominin düzelmesi için çalışmak gerekli. O düzelince enflasyon da diğer birçok ekonomi hastalıkları gibi tedavi olmuş olur.

Türkiye ekonomisinin düzelmesi, uzun bir inceleme konusu olacak kadar geniş bir alandır. Biz burada uzun bir teşhis, onun için ayrıntılı bir tasvir ve bunlardan sonra şümullü bir reçete sunacak değiliz. Belki öz hâlinde, önlemleri sıralayacağız. O şekildeki, onun içinde ekonominin çizgileri ve onun da ötesinde bir teşhis silueti görülebilsin. Tabii ki sıralamamız, ekonominin bugünü için olacaktır. Yoksa idealimizdeki toplum ve onun ekonomisi, bugünün toplumu ve ekonomisinin çok üstündedir.
Türkiye’nin ekonomik durumu, bugünkü şartları içinde daha iyiye gidebilmek için aşağıdaki tedbirlerle donatılmak zorunluluğundadır:

1-Gereksiz makine ithalatına son verilmelidir. Mümkün olduğu kadar makinenin yerini insan almalıdır.

2-Bundan böyle yapılacak fabrikalar, çok amaçlı fabrikalar olarak ya da gereğinde ufak değişiklikle başka bir mal üretecek fabrikalar hâline dönüşebilecek fabrikalar olarak yapılmalıdır. Planlamada ya da Sanayi Bakanlığı’nda bir ünite, sürekli olarak üretim fazlalığı olan konularda fabrikaların başka mal üretme şekline dönüştürülmesini izleyip yönetmeli. Bir örnek verirsek: Buzdolabı ülkeye önce hep dışarıdan ithal edildi. Daha sonra memlekette fabrikaları kuruldu. Bütün Türkiye belli bir sürede buzdolabı edindi. Bu süreç içinde şüphesiz buzdolabı satımı büyük boyutlarda olmuştur. Bundan sonra ikinci safha başlar. Bütün ailelerin buzdolabı edinmesi olayı değil de yeni kurulan ailelerin buzdolabı edinmesi bir de eskiyen buzdolaplarının yenilenmesi, buzdolabı satımı olayının esasını teşkil eder. İlk safhadaki kadar satış beklemek boşunadır. Eğer üretim birinci safha hızıyla devam ediyorsa, fabrikalar kurulduğu ve çalıştığı için üretim kısılamıyorsa, stoklar oluşacaktır. Bu da elbet, tüm ülke için âtıl bekletilen sermaye demektir. Ama ilk safha bittikten sonra böyle durumlarda, fabrikaların bir bölümü ihtiyaç olan başka malların istihsaline kaydırılabilirse, kalanlar da mevcut ihtiyacın karşılanması için çalıştırılsa, bir kriz olmaz. Fabrikaların mal üretimi bakımından bu elastikiyeti yoksa yani hep aynı malı durmadan üretecekse, dev stoklar oluşur. Bu da tabii ki tüketicinin sırtında yapılmış gereksiz bir stoklama demektir. Bir yanda mallar depoda çürürken, bir taraftan da kişiler pahalılıktan inler.

3-Stokların eritilmesi ve yeni stok yapılmaması için çareler aranmalıdır.
4- Konutta büyük daire yapımı güçleştirilmeli, küçük daire yapımı teşvik edilmelidir.
5- İdari teşkilat faaliyete geçirilerek, ekonomi, ziraat ve sanayi uzmanları ve hukukçulardan kurulu bir organizasyon önderliğinde illerde ve ilçelerde, hatta gerekirse köylerde, ufak ortaklıklar, kooperatifler kurdurularak işsizlere iş bulunmalı, ekilmeyen araziler kiralanarak ekilmeli, ufak iş üniteleri kurulmalıdır.
6- Boş konutlar, yeni bir organizasyon tarafında tespit edilmeli, neden boş durduğu tespit edilmeli, miras meseleleri hızla çözümlenmeli, devlet, bu konuda pasif değil aktif olmalı, boş dairelerin en kısa zamanda doldurulması için bütün imkânlar kullanılmalıdır.

7- Devlet ve millet malını, kişinin, kendi öz malı gibi korunması fikri, ahlâkı ve şuuru, ailede, okulda, işyerinde, devlet dairelerinde sürekli olarak telkin edilmeli; bu konuda, önce devlet ileri gelenleri, yüksek kademe bürokratları örnek olmalı.

8- Tasarruf ve yatırım fikri işlenmeli; havadan para kazanmanın, emeksiz kazancın değersizliği, kötülüğü her vesileyle, her yerde, okulda, televizyonda tekrar edilmelidir. Göstermelik olarak değil, gerçekten ve inanarak yapılmalı bu görev. Sürümden kazanmak, az satıp çok kazanma fikrinden üstün tutulmalı. Topluma karşı görev ahlâkı işlenmelidir.

9- Lüksten kaçınılmalı, esasta yoksul bir ülke olduğumuz unutulmamalıdır. Ülke imkânlarının geniş olması bizi şımartmamalıdır. İngilizlerin, Almanların, Japonların yaşantılarına, ekonomik davranışlarına bakılarak kendi müsrif tutumumuz kınanmalı ve terk edilmelidir.

10- Durmadan para basma hastalığımızı da terk etmeliyiz. Para basma bir çare değildir. Karşılıksız para basılması suretiyle finansman, en ilkel finansman yoludur. Devletin kendi kendini kandırmasıdır. Bu yolla maaşlara zam yapılması ise bir aldatmacadan başka bir şey değildir.

“Enflasyon, akılsızlığımızın en can alıcı göstergesidir.”
 

Kaynak: Sezai Karakoç, Diriliş dergisi, 12 Eylül 1988, Sayı: 8, 9, 10, 11

Alıntılayan: Nizamettin Yıldız

         

         

         

Yayın Tarihi: 03 Ocak 2023 Salı 15:00 Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2023, 16:29
YORUM EKLE

banner19

banner36