Diriliş, inatla köklere tutunmakla mümkün

Mustafa Nezihi, çiçek çiğnemeyen atların ve onların mümin binicilerinin peşine düştü.

Diriliş, inatla köklere tutunmakla mümkün

 

Bazı gecelerin diğer gecelerden bereketli olması bir insana ayağını yere daha sağlam basması gerektiğini hatırlatır. Sami Gül Abiyle, Yitik Cennet okuması sonrası yaptığımız ‘dergaha dönüşen taksi’ yolculuğundan bahsetmiştim daha önce. Şimdi o gece okunan kitaplardan birinin açtığı yoldan yürüyen aklım ve kalbim, kalemime ‘yaz!’ dediler.

Bizi attan indirdiklerinin büyük acısıdır bu. Attan indirip uşak ettiler, esir ettiler: ruhumuzu, aklımızı, kalbimizi. Bütün varlığımızla çırpınıp duruyoruz düştüğümüz yerde. Yeniden taptaze bir bilinçle kal'alarımıza sığınmazsak; çırpınmayı da bırakıp zülumat içinde berheva olup gideceğiz.

Çiçek çiğnemeyen atlardan indirilmenin büyük acısı!

“Çırpını çırpını giden atlardan indik/ Girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına”

Bizi o atlardan indirdiler.O atlar ki ‘bunca yol çiğnediler/ çiçek çiğnemediler.’ Onlar ki kalbin ritmiyle yürüyorlardı.

Bilmem kaç yüzyıl geçti ‘düşüşümüz’ün üzerinden. Gavura gavur denmeyecek deyip bizi ‘tanzim’ etmeye başladılar. Ondan sonra hep aşağıda kaldık biz. Bizi yerimizden ettikleri yetmiyormuş gibi bir de bize konum biçtiler. ‘Peşimizden gelin’ dediler. Güçle, hileyle, karmaşık bilimsel tezlerle, tantanayla-lüksle, büyücülükle üstünlüklerinin gerçekliğine inandırdılar bizi.medrese

Bizim akıl almaz savruluşumuz!

Âlimlerin, fakihlerin, ariflerin, müctehidlerin ulü’l-emr’e tatbik ettirdikleri ‘Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür.’ ayetinin bir toplumsal tezahürünün de ‘İslam’ın, Müslümanların toprağında ancak Allah ve Resulü’ne iman edenler ata binebilir.’ olduğunu unutturdular ve bu hükmü geçersiz kıldılar. Araya bambaşka sözler, fikirler, felsefî hükümler girdi. Fıkhı unuttuk, âlimi unuttuk, arifi unuttuk, medreseyi ve dergâhı unuttuk. Sultanın ‘attan inmeyesüz!’ nidasını unuttuk. Önce topyekün savunmaya geçtik, sonra savruldukça savrulduk. Bambaşka denizlerin kıyısına vardık.

O Belde’de kaçıncı oğulduk?

O kentlere vardık. Yabancıydılar. Biz de yabancıydık. Kelimelerimizi, cümlelerimizi, dualarımızı, tevekkülümüzü, cihad edecek uzuvlarımızı kaybetmiştik. Kaçıncı oğulduk? Kardeşlerimiz gelip burda değişmiş ve kaybolmuşlardı. Bize yedirdikleri, içirdikleri ve gösterdikleri şeylerle hafızamızı yitirmiştik. Ruhumuz paramparçaydı. Gelip aklımızı ve kalbimizi çalmışlardı.

‘Gelin işçimiz, bulaşıkçımız, taksicimiz olun!’

Uzun bir süredir bizi çağırmaya devam ediyorlar: “Gelin işçimiz olun, aşçımız ve bulaşıkçımız olun, taksicimiz olun. Varoşlarımızda yaşayın. Paris’in kapılarını bütün ‘jön’lerinize açmıştık. 33 yıllık ‘istibdad’ı bizim sayemizde bitirdiniz. Bir daha gelin. Hep gelin. New York aklınızın başınıza gelmesine engel olsun. Gelin ve hayran kalın bize. Gelin biz maşukanızız. Virane beldelerinizi bırakıp kaşanelerimize gelin!...”

Dostum! Biz ancak iman + ahlak + irfan + ilim kal'asında direnebiliriz. Diriliş, kutsal bir inatla köklere tutunmakla ve bunların kalbe yerleşmesini sağlamakla mümkündür. Böylece akıl mümince hüküm verir. Böylece her eylemimiz bizi Allah'a yaklaştıran bir ibadet olur inşallah.

 

Mustafa Nezihi bir ayet ve iki mısrayla yola çıktı

Güncelleme Tarihi: 21 Mayıs 2013, 09:51
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13