Diri bir inanç bizi her daim ayakta tutan

Geçmişe doğru yürüdüm biraz, belki de yakın zamanda bazı olayların yaşandığı mekânlara yaptığımız yolculuktu tekrar bize bunları düşündüren…

Diri bir inanç bizi her daim ayakta tutan

 

İnancımıza dair öğrendiklerimizi hemen tatbik etmeye başladığımızda yani ilk öğrendiğimiz an itibariyle, artık geri dönüşü olmayacağına da iman ederiz zira gerçeği bilip de yerine getirmemenin hükmünü de biliyoruzdur. Madem Müslümansın ve mademki dinin sana ne diyorsa onu yapmak üzere yola çıkmışsın, emir ve yasakları bizzat bilip de yapmamanın hükmünü de peşinen biliyorsundur.

Zannımca dinini yeni yeni öğrenen, ona sıkı sıkı sarılıp kucaklayan her Müslüman attığı her adımda bu coşkuyu ve heyecanı hiç hesapsız hisseder. Bizler yani henüz nispeten küçük sayılabilecek ortaokul yıllarında bu kategoriye dahil olanlar olarak edindiğimiz dinimize dair hususları acemice ve çocukça bir cesaretle sahiplendik diyebiliriz. İlk öğrendiğimizde şaşırdığımız ama kimsenin ne dediğine bakmayarak evimize döndüğümüzde inancımız nasıl davranmamızı emrediyorsa ona göre hareket ettiğimiz için belki de pek ciddiye alınmadık. Adeta bir virüs kapmış gibi “bir zaman sonra geçer” tavırlarına muhatap olduk.

Yobaz, yabani ya daha başka…

Şaşırdığımız bilgiler derken mesela ilk aklıma gelen yurttaki bir hocamızın “amca, hala, dayı, teyze oğlu namahrem” demesiydi. Kendi kendime uzun vakitler nasıl içinden çıkacağımı bilemediğim ve akıl sır erdiremediğim bir meseleydi. Amcamlarla yan yana dairelerde oturuyoruz ve büyük bir aile gibiyiz. Hep bir aradayız ve biz çocuklar kardeş, abi, abla iken şimdi adeta bir yabancı mı olacağız? Küçük ve tek başınasın sanki ve ağır bir yük altında kalmışısın gibi hissediyorsun kendini.

Fakat aynı zamanda imanın o kadar taze ve diri ki seni ayakta tutup cesaretlendiriyor. “Olması gereken buysa olacak, yapacağım” diyorsun. Her eve dönüşte öğrendiğin bir hakikati yerine getirmeye çabalıyorsun olanca gayretinle. Söylenenlere kulak asmamaya çalışıyorsun. Aa! Tokalaşmıyor musun? Seni görgüsüz. Aa! Ne gerek var başını öyle sıkı sıkı kocaman örtecek, daha küçüksün. Hep birlikte oturalım, gülelim, eğlenelim vay yobaz sen de… Ya bu da eskiden ne kadar şen şakraktı, ne oldu buna böyle, yabani oldu çıktı…

İlerleyen zamanlarda daha ağır ithamlarda da bulunan pek muhterem akraba-i taallukatımızın seçkin üyeleri de yok değildi hani. İki ablası tesettürlü olan kardeşimin de günün birinde bizi örnek alacağını hiç tahmin etmemiş olacaklar ki, ilk tepkileri “onu da mı zehirlediniz” oldu. Netice de çocuk sayılacak bir yaştasınız ve “kardeşinizi zehirlemek” gibi ağır bir suç ile itham ediliyorsunuz. İlk etapta başınızdan aşağıya kaynar suların döküldüğü hissiyatına gark oluyorsunuz. Kızarıp bozarıyor ve hatta bocalıyorsunuz. Sanki kanunsuzca, ahlaksızca, utanılası bir hayat yaşıyorduk ve işte sonunda kardeşimizi de bu hayata müdahil etmiştik sonunda. Bu şekilde mütemadiyen komşularımız, akrabalarımız, kimi zaman en yakınlarımız tarafından horlandık, hakir görüldük.

Deniz gibi toprak da çeker mi?

Gün ola, devran döne… Vaktiyle bizi küçümseyip aşağılayan bakışlar ve sözler, yerini buram buram gıpta kokan, pişmanlık dolu, dumanlı, buğulu nazarlara bıraktı. Bir zamanlar “ne var bu yaşta örtünecek, zaten düğün, dernek hiçbir yere gitmiyorsunuz, evde kalacaksınız (!) biraz gezip, tozun” diyenlerin, şimdi gördüklerinde açıklamaya bile mahal gerektirmeyen o bakışları yok mu? O halleri, bizi derinlemesine süzen, iç geçiren halleri.

En son bir büyüğümüze gittiğimiz bayram ziyaretlerinin birinde orada bulunan başka bir akrabamız “annenizi görünce ona cennetlik olduğunu söyledim. Sizin gibi üç kız yetiştirdiği için” dedi. “Biz geç kaldık, bilemedik” derken gözleri doldu. Annem de bu tarz sözleri hep işittiğini söylüyordu ya bizzat bu sözlere muhatap kalmak insanı şaşırtıyor. Aslında söze ne hacet ki herkes bu itirafı yapacak kadar yürekli bile değil. Fakat size olan bakışından ve davranışından anlıyorsunuz ikrar edemediklerini de.

Acaba insan toprağa yaklaştıkça mı böyle hissediyor? Bizim oralarda deniz çeker diye bir tabir vardır. Adeta toprak çekiyor sanki insanı. Çekiyor ama girilen yoldan sapmak öylesine zor, nefse öyle ağır geliyor olmalı ki yeni bir yola çıkmak için kendini düzeltmeye, değiştirmeye cüret edemiyor bir türlü. Oysa toprak çekmeye devam ediyor ve çektikçe ızdırabı artıyor adeta çünkü hakikati aslında o da biliyor. Biliyor ama işte, geçmişte atalarının dininden dönmeyenlerin de gerçeği çok iyi bildikleri halde tâbi olmamalarının bir sebebi de eski alışkanlıkları değil miydi? Bizi mahveden alışkanlıklarımız.

Müslüman oh olsun demez!

Her yaz memlekete gittiğimde akrabalardan, tanıdıklarımızdan evlenenler oluyor. Yaşıtlarımız ya da bir küçüklerimiz. Oğlanlarımız, kızlarımız okudu, etti; maşallah çoğu yurt dışında tahsil yaptı, çalıştı “büyük adam” oldular. O kadar büyüdüler ki düğünlerinde içki olmadan olmuyor. Şaşırıyorum ve “eğer küçük bir sahil kasabasında vaziyet böyleyse, büyük şehirlerde kim bilir nasıldır?” diye düşünmeden edemiyorum. Bizlerin gidebileceği gibi bir düğün geleneği yok ama gitmezsen de sen suçlusun, yobaz, gerici ne olacak.

Sonuç itibarıyla bizleri zamanında kınayanların çocukları, torunları ve akrabalarımız, yakınlarımız bu düğünlerin ev sahibi. Tüm gerçek gözlerimizin önünde cereyan ediyor ve seneler evvel işittiği hakaretler için de şimdi büyükleri pişmanlıklar içerisinde olsa da artık dönüşü zor bir yola koyulan gençler için üzülen de yine bizleriz. Asla ve asla oh olsun demeyiz, diyemeyiz. Çünkü inancımız, insanlığımız, kulluğumuz buna müsaade etmez. Hepimiz bir zamanlar çocuktuk, masum ve günahsız. “Çocuk hevesini alsın”, “bir kere yapsın canım bir şey olmaz”, “daha küçük canım, erken, daha vakit var”larla büyüyen bir nesil maalesef bu nesil.

Elimizden gelen sadece dua etmek, dualaşmak. İçimize doğru yürüdüğümüz, en kıymetli günler olarak kabul ettiğimiz bu ayda ve her vakitte birbirimiz için dua etmeyi unutmayalım inşallah.

 

F.Kebire Gündüz Karaaslan “dualaşalım” diyerek yazmaya çalıştı

Güncelleme Tarihi: 16 Temmuz 2013, 16:40
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13