Derdin dermanını yanı başında bulmak

Vuslatının 740. yıl dönümünü karşıladığımız Hz. Mevlana için 2013'ün Aralık ayında, her sene olduğu gibi Konya’da anma etkinlikleri düzenleniyor. Ancak Hz. Mevlana’yı anmak için her yıl Aralık ayının gelmesini beklemek kendi ayıbımız olduğu kadar, 740 yıldır andığımız Cenab-ı Piri toplum olarak ne kadar anladığımız da, doğrusu düşünülmeye değer. Metin Erol yazdı.

Derdin dermanını yanı başında bulmak

 

 

Vuslatının 740. yıl dönümünü karşıladığımız Hz. Mevlana için 2013'ün Aralık ayında, her sene olduğu gibi Konya’da anma etkinlikleri düzenleniyor. Aralık ayının 7'sinde başlayan etkinlikler, Hz. Mevlana’nın güneş takvimine göre vuslat günü olan 17 Aralık'ta son bulacak. Ancak Hz. Mevlana’yı anmak için her yıl Aralık ayının gelmesini beklemek kendi ayıbımız olduğu kadar, 740 yıldır andığımız Cenab-ı Piri toplum olarak ne kadar anladığımız da, doğrusu düşünülmeye değer.

Bir vesileyle 9 Aralık tarihinde Konya'da idim. Şeb-i Aruz programları, tıklım tıklım dolu bir salon ile öğlen ve akşam saatlerinde olmak üzere günde iki defa ifa olunuyordu. Katıldığım program akşam programı olup çok değerli hocamız Ömer Tuğrul İnançer'in Mesnevi sohbeti, Ahmet Özhan'ıngüzide konseri ve Kur’an ile Naat-ı Mevlana’sı ile tam olarak ifa olunan enfes bir Ayin-i Şerif’le ruhuma dirilik getirmişti. Ruhuma gelen bu diriliğin asıl sebebi, tüm bunların yanında Hazret’in huzurunda bulunuyor olmaktı. Ruhuma gelen dirilikten kaldığı kadarını burada paylaşmak arzumsa, hem yıllardır anılan Hz. Mevlana’yı bir nebze olsun artık anlamaya çalışmamız gerektiğini vurgulamak, hem de yıllar evvel lise sıralarında dinlediğim yaşanmış bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak içindi doğrusu.

Andığımız kadar anladık mı?

Vuslatının 740. sene-i devriyesini geçirmekte olduğumuz Hz. Mevlana’nın başyapıtı olan ve Kur’an-ı Kerim’den mâdâ adına okul açılmış tek kitap olan Mesnevi Şerif’i üzerine değerli hocamız Ömer Tuğrul İnançer’in yaptığı sohbet bizlere şunları öğütledi: Tuğrul İnançer Hoca, her şeyden önce, kendi geleneğimiz içinde, elimize aldığımız hangi kitap olursa olsun, ilk önce o kitabın müellifine, matbaacısına, hatta kitabın kâğıdını taşıyan hammala dahi bir Fatiha okuduktan sonra kitaba başlanması gerektiğinin altını çizdi. Daha sonra Mesevi okumanın sıradan bir kitap okumakla bir olmadığını vurguladı. “Hz. Mevlana, yüksek ihtisas sahiplerinin anlayabileceği bir zattır. Günlük ilmihal bilgisine sahip olmayla nasıl ki İbn'ül Arabi anlaşılmazsa, konuştuğumuz ve sadeleştirme çalışmaları altında fukaralaştıralan bir Türkçeyle de Mesnevi anlaşılmaz... Mesnevi öğretisinde, evvela bütün imkânları ile Farsça bilmek gerek!” diyerek, Mesnevi Şerif’in irtifasını ortaya koyan İnançer, aynı zamanda son büyük Mesnevihan olan Sütlüce Dergâhı Şeyhi Elif Efendi Hazretleri’nin de kendi talebelerine mesnevi okumasını tam tamına 21 sene 4 ayda tamamlattığını bildirdi. Bunun yanında yıllardır toplumumuzda cahilce tartışılan Mesnevi’nin Farsça yazılmış olmasına da cevap verdi İnançer: “Hz. Mevlana, Mesnevi'yi ana dilinde yazmıştır çünkü Horosan Türkler’i, Horosan Türkler’ine mahsus Farsça konuşurlardı. Oradaki Türkler, Türklere mahsus Farsça konuşurlardı. Onun için Mesnevi Şerif, Hz. Mevlana’nın anadilinde yazılmıştır. Eğer Anadolu’da herkes Türkçe konuşuyor olsa idi, Karamoğlu Mehmet Bey’in, ‘Her yerde Türkçe konuşulacak!’ demesini nasıl anlayacaktık? Onun için Hz. Mevlana Mesnevi'yi, yabancı dilde/ikinci dilde yazdı demekten vazgeçmek gerek.”

Ömer Tuğrul İnançer’in yaptığı Mesnevi sohbetinden sonra, lise yıllarımda edebiyat hocamızın anlattığı gerçek bir hikâyeyi burada paylaşmak, Hz. Mevlana’yı anmaktan ziyade anlamanın bizler için neden mühim olduğunu algılamımıza fevkalade yardımcı olacaktır.

Derdine Hint’te derman aramak

Edebiyat hocamızın arkadaşı olan ve İzmir’de avukatlık mesleğiyle meşgul bir hanımefendi, bir zaman edebiyata merak sarar. Birkaç ciddi okuma yaptıktan sonra, edebiyat hocamızla tanış olur ve aklına takılan konularda hocamızdan istifade eder. Gel zaman git zaman bir aralık avukat bayan, hocamızı hiç aramamaya başlar. Durumu merak eden ve öncesinde avukat hanımın eşiyle de tanış olan hocamız, avukat hanımın eşini arayarak, hanımının halini sorar. Adam, hanımıyla ayrıldıklarını ve hanımının bir buhran yaşadığını, yaşadığı bu buhrandan kurtulmak içinde aylar önce Hindistan’a gittiğini ve hala orada olduğunu söyler.

Bir müddet zaman geçer ve edebiyat hocamızın bir gün telefonu çalar. Arayan avukat hanımdır. Hocamızla görüşmek isteyerek başından geçen macerasını aktarmayı ister. Buluşurlar. Avukat hanım başlar anlatmaya. Nice yaşadığı dünyevi sıkıntıların yanında bir de kocasıyla olan problemler eklenince ve hayatın çeşitli sınavları karşısında dayanamayıp bir ruh darlığı yaşayan avukat hanım bir çıkış bulamaz ve sahip olduğu üst düzey İngilizce sayesinde pılıyı pırtıyı toplayarak buhranına çare olmak üzeri Hindistan’a gider. Orada bir süre kalır ve ruhuna şifa olacak düşüncesiyle Budizm’e merak sarar. Yaptığı kapsamlı birkaç araştırmanın ardanda bir Budist ile arkadaş olur. Ruhunu saran buhrandan kurtulmak için Budizm ile hemhal olmaya çalışan avukat hanım, tanıştığı Budist arkadaşına, kendisini Budist hocalarına götürmesini söyler.

Bir müddet sonra avukat hanım, çok yaşlıca olan ve hayatını Hindistan’ın koca dağlarının sırtlarında bir başına geçiren hocanın huzuruna götürülür. Budist hoca, avukat hanımın derdini dinlemek için buyur verir. Avukat hanım tüm derdini anlattıktan sonra, Budist sadece şunu sorar: “İngilizce aksanınızdan belli ki siz İngiliz yahut Avrupalı değilsiniz, peki nerelisiniz?” Avukat hanım onca derdini anlattıktan sonra sorulan bu soru karşısında şaşkınlığını gizleyemez ancak Budist hocanın sorusunu da cevapsız bırakamaz. “Türk'üm” der ve kendisinin Türkiye’den geldiğini söyler. Budist hoca hafifçe bir tebessüm ederek ikinci soruyu sorar kendisine: “Bizler ruhi buhran yaşadığımız zaman, elimizdeki imkânı kullanarak Konya’ya, Hz. Mevlana’nızı ziyarete geliriz. Peki, siz neden oralardan kalkıp buralara geldiniz?”

Derdin dermanını yanı başında bulmak

Budist hocanın sorduğu soru aynı zamanda avukat hanımın içine düştüğü buhranın cevabıdır da. Toplumumuzun genel geçer zihin yapısı içinde, Hz. Mevlana’yı sadece bir şair ve Mesnevi yazarı olarak ismen bilen avukat hanım, o vakit işin hakikatini anlar. Derhal Türkiye’ye döner ve edebiyat hocamızdan Hz. Mevlana’yı bunca yıldır keşfedememenin verdiği pişmanlıkla anlayabilecek kitaplar ister. Hocamızın ise verdiği kitaplar elbette ki Hz. Pir-i anlatmaya yetmeyecektir. Ancak Hz. Mevlana’nın kendi dilinden dökülen bir dize vardır ve bunca yıldır hakkıyla anlamadan andığımız Hz. Mevlana'yı, bir nebze olsun hakkıyla anlatmaya yetecektir. Bu dize aynı zamanda avukat hanıma, gerek içine düştüğü buhranı, gerekse yıllardır uzak durduğu hakikati de anlatmaya yetecektir:

Men bende-i Kur’ânem eger cândârem

Men hâk-i rehi Muhammed Muhtârem

Eger nakl koned cüz în kes ez güftârem.

Bîzarem ezû vez-ân sühan bîzârem

Avukat hanım derdinin dermanını, buhranını ilacını Hz. Mevlana’nın bu dizelerinde bulmuş mudur bilemiyoruz. Ancak buhranımızın ve bilhassa insanları altı bir yandan saran modern hayatın prangaları, her geçen gün bir toz daha sarhoşlaştırarak buhrana sürüklüyor. Buhranın devası ise, kimi zaman Hz. Mevlana aracılığıyla, kimi zaman bir başka zat-ı muhterem aracılığıyla, ancak tek bir noktada çözümleniyor. Bu tek nokta ise, yukarıda Farsça alıntısını yaptığımız, Hz. Mevlana’nın aşağıda Türkçesini aktardığımız dörtlüğün ilk iki dizesinde tüm insanlığa ne de güzel tebessüm ediyor:

Ben hayatta olduğum müddetçe Kur’an’ın kölesiyim.

 Ben Muhammed Mustafa’nın ayağının tozuyum.

 Biri benden, bundan başka bir söz nakledecek olursa,

 Ondan da şikâyetçiyim, o sözden de şikâyetçiyim

 

Metin Erol haber verdi

Güncelleme Tarihi: 16 Aralık 2013, 13:49
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13