Deizm tartışmaları, fıtrat ve çocuk eğitimi

Yunus Emre’nin “bize mânâ gerek dava gerekmez” mısraında da belirttiği üzere hepimiz gibi gençlerin de öncelikli ihtiyacı mânâdır. Mânâ varsa dava zaten onu takip etmektedir. Mustafa A. Sancar yazdı.

Deizm tartışmaları, fıtrat ve çocuk eğitimi

Hayata ve kulluğa dair mânâ ve hikmetlerin çocuklara aktarılamayışı ve yine yaşam pratiklerinin de giderek bu mânânın dışından beslenmeye başlaması, yeni nesillerde önce bilinçaltında, sonra da bilinç üstünde temel değerlerden kaymalara sebebiyet vermektedir.

Günümüzde yaşanan en büyük problemlerden bir tanesi çocuk ve gençlerin eğitiminde manevi ve milli değerlerimizin yeterince aktarılamamasıdır. Geçtiğimiz aylarda kamuoyu gündemine taşınan gençlerde deizm fikrinin yer yer taban bulması ile ilgili tartışmalar da bu alanda yaşanan problemin ekstrem boyutlara ulaşmış yansımaları olarak karşımıza çıkmıştır. Hayata ve kulluğa dair mânâ ve hikmetlerin çocuklara aktarılamayışı ve yine yaşam pratiklerinin de giderek bu mânânın dışından beslenmeye başlaması, yeni nesillerde önce bilinçaltında, sonra da bilinç üstünde temel değerlerden kaymalara sebebiyet vermektedir. Çoğumuzun çevresinde çocuklar ve gençler arasında İslami, ahlaki ve kültürel birçok norm ve formun ciddi erozyona uğradığını yaygın olarak görmek mümkündür. Bu eksikliğin temel nedenlerinin başında ise çocuk eğitiminde fıtrattan kopuş gelmektedir.

Bunları ifade ederken Hz. Mevlana’nın “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait… Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…” hikmetinin de bu analizin önemli mihenk taşlarından biri olması gerektiği aşikardır. Yani bir neslin elbette ki yeni formları olacaktır, bu fıtridir, ancak Allah cc.’un Rum suresi 30. ayette belirttiği gibi “…Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz.”. Yani yaratılış prensipleri değişmiyor, ancak her mevsim ağaçların form değiştirmesi gibi her yeni günde kâinat da dönüşüyor. Yeni nesiller de bu dönüşüm kapsamında değişmeyen prensipler ışığında kendi ses ve renklerini bulacaklardır ve haklarıdır da.

Ancak bahsettiğimiz erozyon fıtri bir dönüşüm değil, prensiplerin erozyonu ve bunun sonucunda ortaya çıkan yeni norm ve formlardır. Aşikâr olan şudur ki hem formal eğitimi oluşturan okul sistemimiz hem de daha geniş çerçevede aile ve toplum olarak verdiğimiz informal eğitim, günümüz çocuk ve gençlerinin ciddi bir kısmının fıtri gelişim ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Sanal medya ve benzeri kanallardan gelen informal eğitim, yeni neslin bilinçaltının oluşmasında çok daha güçlü bir etki bırakmaktadır.

Fıtri bir yaklaşım gereği

Fıtrat kelimesi Arapça fatr kökünden gelmektedir ve bu kelime “yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek” anlamını taşımaktadır. Fıtrat kelimesi de yaratılış, tabiat gibi mânâlara sahiptir. Kâinat, ilgili ayette de belirtildiği üzere Allah’ın yaratmış olduğu değişmeyen prensipler, yani fıtratlar üzerine yaratılmıştır. “O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” demektedir yüce Rabbimiz, Rum suresi 30. ayette. Yani hem Allah’a ve onunla irtibatımızın somutlaştırılmış uygulamalarını barındıran dinine dönmek hem de yaratılışın özü olan fıtrata dönmek, dosdoğru din olarak Allah C.C. tarafından bizlere bildirilmiştir[1].

Çocuk ve gençlik eğitiminde de bahsi geçen Allah’ın yaratılış prensiplerini baz alan bir yaklaşım geliştirmemiz gerekmektedir. Allah C.C. her çocuğu İslam fıtratına göre yarattığı için çocukların fıtratını temel alan uygulamalar, çocuklarda çok rahat bir şekilde pozitif etki oluşturacaktır. Bu, havada bırakılan bir cismin fıtratı olan yer çekimine uyarak yere düşmesi gibidir…

Çocuk ve gençlerin fıtratı

Buradaki kritik soru, çocuğun fıtratının ne olduğu sorusudur. Öncelikle çocuklarla olan ilişkimizde özellikle bilinç üstüne yönelik bilgi yüklemelerinden ziyade bilinçaltına yönelik yöntemleri benimseme gereği mevcuttur. Özellikle çocukların yaşı küçüldükçe bilinç üstü kapasitesinin daha zayıf olduğu ancak bilinçaltlarının bir sünger gibi çevresindeki her şeyi içselleştirdiği unutulmamalıdır. Yaş ilerledikçe bu iki bilinç seviyesi birbirine doğru yaklaşmaktadır. Küçük yaştaki çocuklar ortamda bulunan fiili yaşamı ya da gördüğü, işittiği şeyleri hızla bilinçaltına kopyalayarak kendi yaşamına aktarmaktadır.

Dolayısı ile öncelikle ailenin ve bulunduğu sosyal ortamların, çocuğa aktarılmak istenen prensiplerin tatbik edildiği ortamlar olmasının büyük bir önemi vardır. Aynı sigara içen bir ebeveynin çocuğuna içmemeyi tembihlemesinin pek etkili olmaması gibi, küfürlü konuşan ya da adil davranışlarda bulunmayan bir ebeveynin tanıklığını yapan çocuklara da doğru olanı tavsiye etmesi çok etkili olmayacaktır. “Armut dibine düşer” atasözünden de anlaşılacağı üzere israf içerisinde yaşayan bir ebeveynin çocukları da kuvvetle muhtemel müsrif bir mantaliteyi içselleştirecektir.

Ebeveynlerin örnek olmasının bir basamak sonrası, çocuklarla bu pozitif iletişimi ne kadar gerçekleştirebildikleri meselesidir. Bir tencerenin içerisine patates, soğan koyarak pişirirseniz formu değişir ancak ham maddeleri değişmez. Pişirme sonucunda tencereden kıymalı patates çıkmaz. Dolayısıyla büyük resme iyi bakmak gerekiyor. Günün sonunda çocukların ne kadar pozitif değerlere ne kadar negatif değerlere maruz kaldığı, hangi faaliyetlerle iştigal ettiği iyi analiz edilmelidir. Çünkü çocuklar büyüdüğünde de zihin tenceresinden bunlar çıkacaktır. Aynı çatı altında olmak eskiden bu maruz kalmayı güvenli kılmaya yetiyordu.

Ancak modern zamanlarda elektronik aletler vasıtası ile fiziki olarak beraber olmak zihni birlikteliği de meydana getirmeye yetmiyor. Birçok çocuk ebeveynleri ile aktif iletişimde geçirdikleri vaktin çok daha fazlasını sanal dünyada geçiriyorlar. Filmler, oyunlar ve sosyal medyada ailelerin değerleri ile uyuşmayan birçok değere ciddi oranda maruz kalıyorlar. Eğer bu negatif değerleri dengeleyecek pozitif değerlere yeterince maruz kalmıyorlarsa aynı çatı altında ebeveynlerinden çok daha farklı prensipleri içselleştiren çocuk ve gençler yetişebiliyor.

Bir diğer önemli unsur ise çocuğun içinde bulunduğu ekosistemin/yaşamın çocuğa yönelik ödüllendirme işleyişidir. Küçük yaşlardan itibaren çocuk aileye, topluma aidiyet ihtiyacı hissetmektedir. Bu doğrultuda ebeveynin çocuğun doğrularını ve yanlışlarını oluşturmada çocuğa verdikleri tepkiler çok önemli bir yer tutmaktadır. Çocuğun adaletli olması isteniyorsa çocuğun davranışlarına yönelik olumlama ya da negatifleme bu doğrultuda olmalıdır. Ceza ve hediye gibi uç noktalardan ziyade günlük hayat içerisinde uygulamalarımızdaki pozitif ve negatif tavırlarımız, çocukların bilinçaltında bu prensipleri inşa etmektedir.

Nefs eğitiminde merhamet – adalet dengesi

Günümüzde çocukluğunda fiziksel cezalandırma uygulamalarına maruz kalan birçok ebeveyn çocuklarına sadece merhamet ve ikram ile yaklaşma eğilimi göstermektedirler. Çocuklara sevgi ve merhamet göstermek tabii ki esas olmalıdır. Ancak adalet mefhumunun verilmesi de çocuğun hem kendi kulluğu hem de yaşamında sağlıklı bir denge kurması ve toplum için pozitif değer üreten bir kişi olabilmesi için elzemdir. Dolayısı ile ağırlıklı olarak pozitif bir ilişki kurulması gerekliliği ile birlikte, gerektiğinde çocuğun nefsini de kontrol edebileceği bir yetkinliğin kazandırılması adına yer yer negatif geri bildirim vermek de önemli bir gerektir. Zira “…nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir” deniyor, Şems suresi 7-9. ayetlerde. Bunları ifade ederken fiziksel şiddetin kast edilmediğini de belirtmek gerekir.

Hayatta neyin önemli olup olmadığını bilinçaltına işleyen ödüllendirme konusunda kutlamaların önemli bir yeri vardır. Yine günümüzdeki uygulamalara bakıldığı zaman doğum günü, yılbaşı vb. gibi kutlama günlerinde hediye ve merasimler ile çocuk açısından çok cazip bir paket sunulmaktadır. Ancak dini bayramlar giderek zayıflamakta ve uzun şehir dışı gezilerine evrilmektedir. Hediyeleşmelerin ve merasimlerin (pasta alınması, parti düzenlenmesi vb.) yoğunlaştığı alan esasen çocuğa hayatta neyin önemli olduğu ile ilgili bilinçaltına yönelik ciddi mesajlar barındırmaktadır.

Eğer doğum gününde hediye alınıp eğlenceli merasimler yapılırken bayramlarda sadece harçlık ve bayram namazı ile iktifa ediliyorsa çocuk açısından hayatta önemli olan şey ego/ene olarak ortaya çıkacaktır. Dolayısı ile bayramlar hatta kandillerin bir kutlama havasında olması, diğer ego bazlı aktivitelerin çok daha mütevazi olarak hatırlanması, çocukların bilinçaltında önemli olanın manevi değerler olduğunu inşa edecektir. Kadim geleneğimizde de dini bayramlar, kandiller, Ramazan ve okula başlama gibi hadiselerde hem merasimler hem de hediyeleşme çok ciddiye alınmıştır.

Bu konu oldukça geniş olmakla birlikte sadece kısa bir örnek vermek gerekirse “Ramazan gecesi eğlenceleri” diye bir tabir yer yer (özellikle televizyonlarda yozlaşmış olarak) karşımıza çıkmaktadır. İlk bakışta ibadet ayında ne eğlencesi diye akla gelebilir. Ancak kadim kültürde ibadet ile birlikte özellikle çocuklara yönelik olarak birçok etkinliğin de tatbik edildiğini görmek mümkündür. Bu hem özel zamanların önemini ve kutlanası oluşunu vurgulamakta, hem de yapılan ibadetlere çocukların özendirilmesini sağlamaktadır. Günümüzde bu etkinlikleri kaldırarak bu değerli zamanları çocuklar açısından kuru, lezzetsiz ve hazmı zor zamanlara evirmekteyiz.

Bilinçaltının dönüşümü

Çocukların yaşlarının ilerledikçe sünger gibi çalışan bilinçaltının eskisine nazaran daha katılaştığını, ancak bilinç üstü anlayış kapasitesinin ise daha geliştiğini görmekteyiz. Esasen bilinçaltına yerleşmiş prensip ve uygulamalar hayatımızda yaptığımız uygulamaların birçoğunun esas kaynağını oluşturmaktadır. Bir insanın ortalama günlük olarak verdiği irili ufaklı kararların ve aksiyonların %95’inin bilinçaltına kayıtlı olan fikirler ve bu fikirlere eklemlediği his hafızasına göre oluşmaktadır. Bu doğrultuda gençlere yönelik yukarıda bahsi geçen uygun bir ekosistemin oluşturulması büyük önem taşımaktadır.

Ancak bu yaşlarda bilinç üstüne yönelik çalışmalara da ağırlık verilmesi gerekmektedir. Sanal dünya ve çevreden gelen negatif etkilere karşı genci besleyecek film, roman, aktivite vb. gibi alternatifleri de sunabilmek mühimdir. Hem bilinçaltı hem de bilinç üstünden beslenen bir gence hem hayat ile ilgili mânâ hem de bu mânânın hayata yansımaları ile ilgili gerekli manevi, akli ve duygusal aktarımlar yapılmış olacaktır. Böylece genç, baskı olmadan kendi fıtratı doğrultusunda gelişimini tamamlayacak, kendi sağlıklı kararlarını verebilecek ve bunları uygulayabilecek hem ferasete hem de kapasiteye erişebilecektir.  

Yunus Emre’nin “bize mânâ gerek dava gerekmez” mısraında da belirttiği üzere hepimiz gibi gençlerin de öncelikli ihtiyacı mânâdır. Mânâ varsa dava zaten onu takip etmektedir. Mânâyı kaybetmiş gençlerin yozlaşması yer yer deizme kayması gayet normaldir. Ancak mânâyı formal anlatımlarla vermek mümkün değildir. Mânâyı ancak fiziki, duygusal, akli ve manevi tüm seviyelerde beraber tam olarak kavramak ve aktarmak mümkün olacaktır. Bunun ilk şartı da Allah’ın yaratmış olduğu fıtrata saygı duyarak yaklaşımlarımızı buna göre kurgulamaktır. İçinde mânâ taşımayan dava, yozlaşmaya mahkumdur.

Mustafa A. Sancar

 

[1] Sancar, https://www.dunyabizim.com/mercek-alti/muslumanlarin-yitik-hazinesi-fitrat-ve-gercekligin-dort-seviyesi-h40237.html

Yayın Tarihi: 22 Mart 2021 Pazartesi 19:30
banner25
YORUM EKLE

banner26