Cenneti Mazide Aramak

İnsanoğlu iç âleminde aklî-hissî kaosa sürüklenince veya kendisini aciz hissedince ne yapar? Kastım gayet fizikî; böylesi durumlarda şeklen verdiğimiz ilk tepki nedir? Genellikle bir yere uzanır, ayaklarımızı karnımıza çeker, avuç içlerimizi yanaklarımıza dayar dururuz öylece; ayniyle cenin pozisyonunda. Neden? Zira açığa çıkarmakta zorlandığımız ama hafızamızda gizli olan fıtrî bir kod şunu fısıldar: “Sen ana rahmindeyken en emin yerdeydin."

Cenneti Mazide Aramak

Evet!.. Ceninken sahip olageldiğimiz ruhî/manevî huzura yeniden kavuşabilmek için istemsizce o günlerin fizikî durumuna bürünüyoruz. Üstelik bilinçaltımız gayet emin; her bireyin güven, sevgi, rahmet iklimini en yoğun yaşadığı demin adı cenin… İşte bu cenin kelimesi ile “Cennet” sözcüğü akrabadır. İnsanlığın en erken evresinde, Hz. Âdem ve Hz. Havva ile yaşadığımız güven, sevgi, rahmet iklimini anlatan “Cennet” ile…

Thomas More’un 16. asırda seküler bir bakışla kaleme aldığı Ütopya namlı hayalî ülke veya Karl Marx’ın düşlerindeki Komün Toplum; az evvel örneklediğimiz iç âleminde anarşiye ve karışıklığa gitmiş akılların cenin pozisyonuna dönüp cenneti özlemelerinin bir sonucuydu.

Gayet fıtri olan bu arayışın korsan veya sahte olarak nitelenebilecek bir yansıması da var. Nedir bu? Mazideki herhangi bir yeri asıl aradığımız cenin demi bilmek ve bu maziyi sadece görsel-zahirî bazı hassasiyetler üzerinden tekrar edince kurtulacağımızı zannetmek… İsterseniz 20. asrın sonlarına gidelim ve Müslüman belleği şekillendiren genel ortamı hatırlayalım! Batı karşısında adım adım gerileyip sürekli dayak yiyen bir toplum var. Üstelik bin yıldır ağa iken iki asırdır maraba konumuna düşmüş.

Müslüman aydınlar kara kara düşünüyorlar. “Biz bir yerde hata yaptık ama nerede?” Yani ulema hemen cenin pozisyonuna geçmeye hazır ama cenin demini tasvirlemek hususunda mahir değiller. Biri diyor ki: “Bizler kılıç kalkan kullanılan zamanlarda mağlubiyet nedir bilmezdik. Ama şimdi küffar ha bire galebe çalmakta... Ne yapmalıyız o halde? Küselim topa, tüfeğe; zamane şartlarına, ağıtlar yakalım! Nitekim tüfek icat oldu, mertlik bozulmadı mı? Küffarı ve ilmini olabildiğince aşağılayalım!”

Sonra başka bir ses beliriyor: “Sorunumuz küffarın yeni silahlar ile silahlanması ise biz de misliyle mukabele edelim!” Peki, nasıl olacak bu? “Öteki küffarlardan silah satın alalım!” Saltanat mahfilleri gücü harp meydanlarında gördüğü ve küffarı ilmiyle birlikte aşağıladığı için en cesur kararında bile öteki küffardan hazır mal alma derdinde. Onlar gibi silah sanayi veya ar-ge oluşturmayı düşünemiyor, düşünse dahi buna gidecek şartları oluşturmayı başaramıyor. Üstelik mesele sadece silah sanayisi değil; Batı ticarette ve her türlü üretimde de almış başını gidiyor. Müslüman aydın, toptan bir üretim ve kurumsal inşa hamlesi düşünmek yerine kısmi sahaya kafa yoruyor. Üstelik bunda bile hazırcılık derdinde. Cenin pozisyonuna dönmeye meyyal olan ama meselenin sadece askerî olmadığını gören başka birileri çıkıyor. 4 asır önce Batı’da çıkan Martin Luther ile benzer söylemlere sığınıyorlar. “Öze dönelim. Kitaba, Kurân’a yönelelim!..” diyorlar. İstek itibariyle gayet meşru olan bu talep, nasıl bir meyve veriyor? Öze dönelimci söylem, İslâm dünyasının 13 asırlık birikimini toptan hurafe sayarak 7.asır şartlarına dönülmesine karar veriyor. Üstelik dönemin ruhuna değil, sadece kendi algılarındaki zâhirine öykünerek… Nitekim aradaki süreçte oluşmuş hadis, kelâm, tasavvuf ve diğer ilimlerin bize aktardıkları toptan tu kaka ediliyor. Tümden zihinsel bir reset atma hali var.

Diyorlar ki; “Şimdi döndük, en başa!..” Ama farkındalar. Bin küsur yıllık ara maziyi reddettikleri için Müslümanların hayat, toplum ve kâinat nazariyesinde (teorik birikiminde) yığınla boşluklar oluşmuş. “Öyleyse, bu boşluğu dolduralım!” diyorlar. Bu kez Müslüman zihinlere neler enjekte ediliyor? Bedevi örf… Öyle ki bu ekolün ekâbir varisleri zaman içerisinde petrol sayesinde görülmedik bir servetin sahibi oldular. Türedi zenginliğin nasıl çarçur edilebileceğini ispatlamak istercesine görgüsüzlüğün kitabını yazdılar. En lüks otomobiller üretildikleri memleketlerde değil, Körfez Monarşilerinde görücüye çıkmaya başladı. Ama en lüks arabaları satın alan zihniyet, kadınların araba kullanmasını yasakladı. Oysa akledip öze dönüyorum dediği 7.asır şartlarına birazcık kafa yorsa, o günlerde kadınların deve kullanabildiklerini görüp bugün araba kullanmalarının da normal olduğunu anlayacak ama döndüğü mazinin ruhundan bihaber.

Yine aynı ekolün temsilcileri “Mazideki cennetimizi arıyoruz!..” iddiasıyla çıktıkları bu yolculukta tüm kökleri budamayı toplumsal ıslah zannettiler ve köksüzlüğü kutsadılar. Oysa toplum ısrarla kendisine kök aradığı için bu kez topluma korsan kökler sundular. Allah’tan korkmak yerine Allah ile korkutmayı tercih ettiler. Vaatler üzerine kurulu cennetperestliğe kendilerini öylesine kaptırdılar ki; yarınki cenneti inşa ediyoruz iddiasını güderken dünyayı herkese cehennem kıldılar.

Peki, Kurân-ı Kerim’e döndüler mi? Hayır!.. Kitabullah’ın manasına kafa yormak yerine ücretsiz Mushaf dağıtmayı sevdiler. Kurân tilavetini ve tecvidi (usûlunce seslendirilmesini) veya onun cilt kapağını kutsadılar. Altın varaklı, beş metreye on metre ebatlarda Mushaflar bastırarak Kitabı ihya ettiklerine inandılar. Kâbe’nin etrafını en pahalı mermerlerle veya tepesi bulutlarda olan gökdelenlerle donatarak Beytullah’ı yücelttiklerini zannettikleri gibi… Maziyi ve köklü bir nazarî birikimi hatırlatan Ehl-i Beyt’e ve Ashab-ı Kiram’a dair tüm türbeleri yerle bir ettiler. Ama kendilerine dair bir asırlık maziyi yakutlar, elmaslar ile süslediler ve saire...

Zira sevgi, güven, rahmet uğruna cenin pozisyonuna dönerken en önemli unsuru göremediler. Hasretle ve hararetle aranılmayan, içerisinde Rabbe dönük umudun olmadığı, sevginin ötelendiği hiçbir hareket öze dönüş olamaz. Hele de toplumun sevgi müşterekleri olan ulvi şahsiyetleri onlar hiç yaşamamışlarcasına tarihten kazımaya çalışmak, sadece onların yerine konulacak sahte sevgililer yaratır. Cennetperestliği, Rabbin ihsanının önüne çeker. Yeryüzünü cennet kılma idealini öldürür. Geriye sadece ama sadece doğumun sancısı kalır. Ne uğruna? Doğamayacak ve zaten ölü olan bir fetüs uğruna…

Bu uzun girizgâhın ardı sıra şimdi de bizde başlayan tarih merakını irdeleyelim biraz! Etno-kültürel ve coğrafik manada vârisi olduğumuz Osmanlı’ya dair diziler, kitaplar ve benzeri çalışmalar toplumumuzca itibar görmekte. 21. asırda kendimizi tanımlarken köklerimizden gelen aslî damara sıklıkla atıflar yapıyoruz. Peki, Osmanlı’yı yaşamın her veçhesine bakan ihya edici bir medeniyet olarak mı ele alıyoruz? Yoksa tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan Osmanlı’nın güçlü oluşuna mı öykünüyoruz? Görünen o ki; toplumsal rağbetimiz Osmanlı’nın irfanından ziyade gücüne yönelmiş durumda.

Veya Kudüs’ü ele alalım! Sıklıkla işitiyoruz; Selahaddinler gelince Kudüs bizim olacak. Nur içinde yatsın, merhum Mehmed Akif’in tabirince şarkın en sevgili sultanı Selahaddin, sadece kılıcıyla fethetmedi Kudüs’ü. Aklıyla, dirayetiyle, ille de varisi olduğu zihniyeti ve ahlakı ihya edişiyle Kudüs’ü fethetti. Üstelik o, Kudüs’ün fetih rüyasını gören bir toplumun önderiydi. Öyle ki; Halepli marangozlar fetihten kırk yıl evvel Mescid-i Aksa için minberler yontmuşlardı. Selahaddin-i Eyyubî, Diyarbekir’i ziyaret ettiğinde şehrin kadınları içlerinde gül suyu olan şişelerle karşıladılar sultanlarını. “Bunu civarın gül tarlalarında yetişen güllerden damıttık. Bu gül sularıyla Mescid-i Aksa avlusunu yıkamazsan, hakkımız senin üzerindedir” diyen kadınlardır Kudüs’ün fatihleri. Evet; zanaatkârından ev hanımına, âliminden yöneticisine değin tüm toplum aynı rüyayı görmeye başlayınca hayaller gerçek oldu.

Böylesi bir şuurla maziye dönmek yerine, sadece yöneticilerin ve/veya ordunun gücü üzerinden maziyi hatırlamak tarih algımızın hâlâ sağlıklı olmadığı gösteriyor. İrfanı ve kültürüyle, emeği ve organizasyonuyla köklerinden beslenen, dünü taklit etmek yerine maziden aldığı hikmet ve ibretle yarını ihyaya yönelen nesilleri yetiştirebilmek ümidiyle; Allah Kitaptan ayırmasın!..

 

Ahmet Turgut, ''Cenneti Mazide Aramak'', Makas dergisi, Haziran-Temmuz 2018, sayı 2.

Güncelleme Tarihi: 09 Ağustos 2018, 16:19
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER