Çemberlitaş durağında Uğur Derman Hoca ile söyleşiden geriye kalan

“Hüsn-ü Hattın mücerret bir sanat olması hasebiyle zahirde uğraştığın kalem, kâğıt, mürekkeb ama manada Allah’ın ism-i şeriflerini yazıyorsun, ayetleri yazıyorsun, bir kelime-i kibar yazıyorsun. Uğraşın, Allah ve evliya oluyor. Sözünü anlıyorsun; somut hâle getiriyorsun. Yani söz yazıya gelince somutlaşıyor. Ama yazının aslı soyut; mücerret. İşte hattat mücerret olan bir şeyi somut hâle getiren oradan da mücerret bir şeyi çıkarandır.” Şevval Sarıtan yazdı.

Çemberlitaş durağında Uğur Derman Hoca ile söyleşiden geriye kalan

Havada yağmur kokusu var. Toprak kokusundan âri bir koku bu. Yalnızca gri tonları ve insanı ferahlatan bir serinlik hakim havaya. Böyle bir günde tanışıyorum Uğur Derman ve Çiçek Derman Hocayla. İsimleriyle müsemma iki güzel insan. Güzellikleri yalnızca görünümlerinden ibaret olmayan; hâllerinde, sözlerinde yankılanan bir güzellik bu. Türk'ün münevver oluşundan gelen bir güzellik. Mütevazılığın, letafetin, zarafetin, saygı ve muhabbetin kalplerimizi yumuşacık yaptığı bir güzellik. Çemberlitaş kalabalığından begonvil kokulu bir bahçeye sığınmanın getirdiği güzellik. 21. yüzyılın kaosundan 20. yüzyıla doğru yapılan tarihi bir yolculuğun bugünümüze getirdiği güzellik. Rıza Bey’den Süheyl’e, Süheyl’den Uğur’a yurtta ve gurbette Derman olanın güzelliği. Ve yine yurtta ve gurbette Ün Veren’in işaret ettiği yolda seyreylemenin, birbirine aşina iki kıymetli insanın; bir üstadın ve bir talebenin muhabbetlerine şahit olmanın, hitaplarını işitmenin güzelliği. Bir noktadan bir harfe, bir harften bir kelimeye, bir kelimeden bir cümleye, bir cümleden bir sayfaya ve hatta bir sayfadan büyük kâinat kitabına... Yolculuğumuzda iz bırakan, genç yüreklerimizi sevince boğan hoş bir lahza…

O lahzadan heybemize damlayan, dört asırlık bir çınarın gölgesinde asırlık tecrübelerle bezeli ustaları bekleyiş. Yüzyıllara şahitlik etmiş köklü bir medeniyetin armağanı olan Köprülü Mehmet Paşa Medresesi… İnşa edildiği zamandan bu yana bazı kayıplar yaşamış olsa da şimdilerde Kubbealtı Vakfı’nın hadimliğini üstlenen bu kıymettar bina heyecanlı bir bekleyişe ev sahipliği yapıyor. Varlığın ezelden ebede; dünden bugüne süregelen bitimsiz yolculuğunda ruhlarımıza sevinç veren bir durak şimdi burası. Saat 16:00. Gözler boydan boya camla bezeli ayrım duvarında. Ve işte Çiçek Hoca, hemen yanında Uğur Derman Hoca ile birlikte. Birkaç dakika gecikmenin verdiği tatlı bir telaşla nihayet yerlerini alıyorlar. Uğur hoca kelamına özrünü beyan ederek başlıyor. “Trafikten dolayı yetişemeyeceğimizden endişe duyduk. Ancak Müslümana ümitsizlik yaraşmaz. Elhamdülillah, Rabbimiz nasip etti. Şimdi buradayız.”

Yaşça büyük ve makamca bizden oldukça yüksek bir ismin konuşmasına özür dileyerek mütevazı bir giriş yapması beni oldukça etkiliyor. Pür dikkat dinlemeye ve not almaya çalışıyorum. Uğur Hoca yeni yayınlanan kitabı hakkında bazı bilgilendirmeler yaptıktan sonra kıymetli anekdotlar aktarmaya başlıyor. “Bunlar edebî kıymeti olan menkıbeler. Ben sizlere aktarıyorum ki sizler de başkalarıyla paylaşabilesiniz.” diyor. Özellikle Ayşe Sultan ile birlikte Müşfika Kadınefedi’nin Serencebey’deki evine yapılan kıymetli ziyaretlerden kalan yaşam öykülerini aktarmaya devam ediyor. Öyle ki Müşfika Kadınefendi’nin asıl adının Ayşe olduğunu ve kendisini Müşfika ismini verenin bizzat Abdülhamid Han olduğunu bu söyleşi vesilesi ile öğreniyorum.

12 Şubat 1886 yılında Sultan II. Abdülhamid Han ile evlenen Ayşe Sultan’a düğün hediyesi olarak zevci tarafından kendilerine bir Mushaf-ı Şerif takdim ediliyor. Abdülhamid Han yeni eşine hitabenSana bir isim vereceğim, niyet açacağım; Cenab-ı Hakk bakalım, neyi kısmet edecek? diyerek mushafı açıyor ve Enbiya suresi 28. ayette yer alan “Müşfikûn” kelimesi tevafuk ediyor. Bunun üzerine Abdülhamid Han “İnşallah hakkımda pek hayırlı, müşfik bir kadın olacaksın!” diyerek dua ediyor ve böylece Ayşe Sultan’ın adı Müşfika oluyor.

Uğur Derman Hoca’ya Müşfika Kadınefendi’ye olan ziyaretinden kalan bu manevî mirasın dile gelişine şahit olduğum her lahzada tarih serüveninde yerini alan yaşanmışlıkların bir köprü misali günümüze; bizlere; yeni nesile aktarımının kıymetini bir kez daha idrak ediyorum. Öyle ki Uğur Derman Hoca, hattat da olması hasebiyle sanki bizim için gaip olanın bir anlam kisvesine bürünmesinin vesilesi oluyor. Zira hattatlar için diyorlar ki “Hüsn-ü Hattın mücerret bir sanat olması hasebiyle zahirde uğraştığın kalem, kâğıt, mürekkeb ama manada Allah’ın ismi şeriflerini yazıyorsun, ayetleri yazıyorsun, bir kelime-i kibar yazıyorsun. Uğraşın Allah ve evliya oluyor. Sözünü anlıyorsun; somut hâle getiriyorsun. Yani söz yazıya gelince somutlaşıyor. Ama yazının aslı soyut; mücerret. İşte hattat mücerret olan bir şeyi somut hâle getiren oradan da mücerret bir şeyi çıkarandır.”

Vesselam.

Şevval Sarıtan

Hüma Dergisi, Sayı:19

Yayın Tarihi: 01 Kasım 2022 Salı 17:30
YORUM EKLE

banner19

banner36