banner17

Carpe Diem: Anın dibine vurmak

“Anı yaşa” anlamına gelen Carpe Diem, mutluluğun ancak yaşadığımız anın içindeki imkânlarda olmasıyla ilgili bir öğreti. Ancak bu öğreti modern zamanlarda öyle bir hâl aldı ki; anı yaşamak, anın dibine vurmak olarak algılanır oldu. Carpe Diem, artık sadece insanın gerçeklerden kaçışının, tüketimin, hazcılığın sembolü. Özlem Albayrak yazdı.

Carpe Diem: Anın dibine vurmak

Anı yaşa, günü yakala gibi anlamlara teka­bül eden Carpe Diem ifadesine ilk olarak Horatius’un Odes adlı eserinde rastlanıyor: “Carpe Diem quam minimum credula postero.” Anlamı şöyle: Günü yakala, yarın ne olacağını bil­miyorsun!

Bu ifadeyi ilk olarak, milattan önce yaşamış olan ünlü ozan Horatius kullandıysa; hızla, kapitalizmle, çağdaş zamanlardaki ilişki biçimleriyle ilişkilendi­rilen “Carpe Diem”in sadece modernist bir kavram olduğundan ya da sadece modern zamanlarda kul­lanıldığından söz edemeyiz herhâlde. Evet, bu kav­ramın işaret ettiği hâlin modern zamanlarda yaşa­yan insanların davranış biçimiyle çok yakından bir ilgisi var -ki ilerleyen satırlarda değineceğiz- ama aynı kavramın, kadim zamanlara bakan bir yanı da var. Acıdan kaçıp mutluluğa ulaşma amacı sadece modern zamanların ve modern insanın sorunu de­ğil yani… Geleneksel zamanların eski insanları da mutlu olma amacının peşinde ömür tüketiyordu.

Carpe Diem felsefesi o zamanlarda, gerçek mutluluğun çabalar ya da eylemler nihayetinde yakalanamayacağı, ama onu “şimdi”nin içinde her daim mevcut olduğunu bilebilme farkındalığı ola­rak algılanıyordu. Horatius’un söylediği, dünya yan­sa umurunda olmamakla, geçmişten ders almayıp geleceği umursamamakla, sadece tutkularının peşinde koşmakla, şımarık, serkeş, serseri ol­makla mutluluğun bulunacağı fikri değildir. Amaç “şimdi”nin içindeki imkânların idrakine varmak ve mutluluğa ulaşmak için olaylara bakış açımızın de­ğişmesinin gerekliliğini fark ettirmektir.

Bu yüzden de Carpe Diem, tüm zamanlar ve tüm insanlar için geçerli olan “mutluluk” arayı­şı için minik bir hap reçetesi olarak okunabilir. Ölü Ozanlar Derneği’nin sonradan intihar edecek aktörü Robin Williams’ın canlandırdığı idealist öğ­retmen John Keating karakterinin yapmaya çalış­tığı da buydu; öğrencilerine insanoğlunun binlerce yıldır peşinde koştuğu mutluluğun nüvesinin kendi içlerinde ve içinde yaşadıkları anın imkânları ara­sında bulunduğunu hatırlatmak: Ağlamak için de­ğil, gülmek için sebepler arayın.

Hayat kısa, haydi tüketelim

İyi de sadece bizim kadim kültürümüze göre değil diyalektiğe göre de, çok gülen elbette so­nunda ağlayacaktır. Kaldı ki kendini mutsuzluğa kaptırmama, içinde yaşanılan atmosferin değerini bilme işi, günümüzde “yarın ne olacağımız belli de­ğil, o hâlde her şeyi tüketelim” noktasına evrilmiş durumda. Allah’tan umut kesilmez inancı, Tanrı’yı öldürme isyankârlığına dönüşmüş hâlde. Sanırım, tarihin başından bu yana mutluluğun peşinden ko­şan insan, fazla hızlanınca mutluluğu solladı ya da en başından bu yana hepimiz her şeyi yanlış anla­dık…

Sahiden de “hayat kısa, haydi tüketelim” dü­şüncesi artık istisnai bir hâl değil. Modern toplum, Baudrillard’ın yıllar önce ortaya koyduğu gibi bir tüketim toplumu. Üstelik tüketim sadece tüketim­den ibaret görülmemeli. O artık günümüzde sa­dece nesnelerle değil, aynı zamanda insanlarla ve dünyayla da kurulan etkin bir ilişki biçimi. Tüketim, tüm kültürel sistemimizi üzerinde taşıyan bir plat­form artık ve günümüz dünyasının yeni ahlakı.

Peki, eski zamanlarda insanın mutsuzluktan, beyhude düşüncelerden, kederden ya da kaygıdan kaçmasını; sağlıklı ve verimli bir hayat yaşamasını sağlamak amacıyla ortaya atılan Carpe Diem fel­sefesi, ne oldu da gününü gün etmeye, çılgınca tü­ketmeye, ahlaki kaygılardan azade, değer yargıları olmayan bir hayat yaşamaya dönüştü? Ne oldu da, modern zamanlar, insanları birer “haz” yaratığına çevirdi.

Belirsizlikten ve ölümden kaçmak

Kanaatimce bunun iki nedeni var: İlki geleceğin belirsizliği. Elbette modern öncesi zamanlarda da insanların gelecek kaygısı vardı, ama gelecek ve kader Tanrı’nın inayetine bırakılmış olduğu ve şey­ler gelenekselleşmiş belli bir sıra uyarınca yapıl­dığı için belirsizlik, öngörülemezlik, kestirilemezlik bugüne oranla çok daha azdı. Oysa modern zaman­larda kutsalların yerine insan aklı, rasyonellik ve bireysellik geçmiş olduğu için ve aklın insanı her zaman kurtuluşa erdirmediği müteaddit tecrübe­lerle test edilmiş bulunduğundan belirsizlik eski dönemlere oranla daha tehditkâr biçimde karşı­mızda duruyor.

İkinci sebep modern insanın ölümden kaçma isteği. Modern öncesi dönemlerde ölüm hayatın bir uzantısı olarak şehirlerin içindeki mezarlıklar, uy­gun defin törenleri ile kabullenilmiş bir fenomendi. Oysa modern dünyada akıl meydan okuduğu ölümü alt edemediği için ondan kurtulmaya, onu yok say­maya, mezarlıkları şehir dışına taşıyarak onu göz önünden kaldırmaya ahdetmiş gibidir. Ölümden de, belirsizlikten de kaçış ancak anın dibine vurmakla ilgilidir. Peki, gerçekten öyle midir? İkisini de aça­lım.

İstiyorum, o hâlde yapabilirim

İnsanların hayatta belirsiz olanla, nüfuz edile­mez olanla ve beklenmedik olanla yüz yüze gelme­si yeni bir durum değil. Bu, eskiden de vardı. Yeni olan şu: İnsan kaderinin ve umutlarının belirsiz­liğinden kaynaklanan korkunç psikolojik sonuç­lardan kaçınmayı sağlayan kadim ve Ortaçağ’a ait sınanmış araçların artık olmayışı. Tanrı’ya mutlak güven kayboldu, insan ilâhî takdirin yüce gizemine sığınmayı da reddetti. Teknolojinin bunca geliştiği, mesafelerin bunca kısaldığı, doğanın neredeyse ta­mamen alt edildiği, mimari ve tıptaki ilerlemelerin bunca göz alıcı olduğu dünyamızda, insanın gele­ceğinin de insani bir denetime tâbi tutulabileceği­ne inanıldı. Denetime tâbi tutulamayacak olan bö­lümler, varoluşun gizemi gibi konular ise tamamen inkâr edilmese de akılcı gündemden düşürüldü ve beceriksiz oldukları kabul edilen insanların, şairle­rin eline bırakıldı.

Modern zihin hâlâ varolan belirsizliği aşmak için, “düzen”i öne çıkardı. Freud’un tanımıyla dü­zen, ”bir kez kurulduktan sonra insanın bir şeyi, nerede, ne zaman, nasıl yapması gerektiğini belir­leyen ve böylece benzer durumlardaki belirsizlik ve kararsızlıkları önleyen bir tür tekrarlama takıntısı­dır.” Modern zamanlarda düzen çabası, insan ira­desinde ise “yapabilirim” ve “istiyorum” arasındaki uyumu güvence altına alma gayreti olarak belirdi. Yani modern insan “istiyorum, o hâlde yapabili­rim” ayartıcısıyla ele geçirildi. Bu “haz” demekti. Ama herhangi bir kısıtlayıcı, vicdan, ahlak, etik gibi sınırlayıcılar olmadan “modern düzen gere­ği” istediği her şeyi yapabilme rahatlığına kavuşan modern insan, yine de mutlu olmadı. Modern dün­yanın gündelik meselelerinde de, insan iradesinde de, ilâhî takdirde de belirsizlikler hiç bitmedi. Car­pe Diem felsefesi ise anın farkına varmak olarak değil, anı tüketmek ve anla birlikte tükenmek an­lamına geldi…

Hayat: Ölümden ödünç alınmış bir borç

Modern insanın anı yaşaması, hatta anın için­den hiç çıkmamayı tercih etmesinin bir nedeni de ölümün kaçınılmaz olduğunu hayatın başından iti­baren biliyor olması ve bu bilgiyi bastırma çabası. Zira ölümle başa çıkılamaz, ölüm ertelenemez; yaşayan her insan öleceğini bilir, bunun önüne ge­çemeyeceğini de bilir. Geleneksel insanlar bu ger­çeği kabullenerek huzura ermişti, oysa kendi kont­rolü dışında bulunan, öngörülemez olan her şeye savaş açan modern insan, zihin ölüm fikriyle asla barışamadı. Olsa olsa ona farklı bir bakış açısıyla yaklaşmayı ya da unutmayı ve unutturmayı dene­di. Yine de yaşayan her insan, istese de isteme­se de, ama açıktan ama gizliden gizliye, yaşamın Schopenhauer’in sözleriyle “ölümden alınmış kısa vadeli bir borç” olduğunu hep bildi.

Bu yüzden Carpe Diem öğretisi, ölüme kar­şı mücadele içindeki modern insanın bu korkunç akıbeti unutma temrinlerine zemin teşkil etti. Anı yaşamak geçmişin kederinden de, geleceğin en­dişesinden de azade olmayı temsil ettiğinden, haz ve tüketim gibi anlık zevk ve eğlence vadeden her türlü etkinlik fetişleştirildi.

Gelinen noktada ise insan ne yaparsa yapsın, belirsizlikten doğan endişeden de, ölümlülük acı­sından da kurtulamadı. Dahası, her şeyi unutmak için sarıldığı “anın dibine vurma” yolunda elindeki etikten, kalbindeki vicdandan oldu...

Özlem Albayrak, “Carpe Diem: Anın Dibine Vurmak”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2019, sayı 8.

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2019, 11:34
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20