Büyük çilelerin, ağıtların yiğit adamıydı

Zor dönemlerin insanlarındandı Osman Yüksel Serdengeçti. Sinir uçlarıyla oynanan, maneviyatı yağmalanan bir kuşaktan geliyordu. Vefatının 30. yıldönümünde Muaz Ergü yazdı.

Büyük çilelerin, ağıtların yiğit adamıydı


 

Osman Zeki Yüksel… Hepimiz Onu, Osman Yüksel Serdengeçti olarak tanıdık. Gerçekten de serinden geçenlerdendi. İnandığı değerler uğrunda tavizsiz yaşayan, serini veren ama idealinden dönmeyen… Karakteriyle, yaptığı işlerle, yazılarıyla o kadar özdeşleşmiş bir karakteri vardı ki, çıkardığı derginin adı Serdengeçti sonra kendine soyadı oldu. Çelik gibi bir iradeye sahipti. Eğilip, bükülmeyen… Lafını sözünü daldan budaktan esirgemeyen bir cesaret… Hazırcevaptı aynı zamanda. Zekânın ve duyarlılığın imbiğinden süzülmüş cevaplardı bunlar. Birer vecize gibi. Kara mizahın zirvelerinden. Evet, milletimizin üstüne karabulut gibi çökmüş siyasaya karşı, mizahı bir silah gibi kullanırdı.

Dosdoğru, hesapsız kitapsız yaşadı ne yaşadıysa

Zor dönemlerin insanlarındandı Osman Yüksel. Sinir uçlarıyla oynanan, maneviyatı yağmalanan bir kuşağın içinden çıkıp geliyordu. Derin milletin namuslu, kafası çalışan, vicdan sahibi fertleri reaksiyoner, gergin olmak durumundaydı. Baskının, sindirmenin, yok sayılmanın olduğu yerde mutlaka bir direnç olacaktı. İşte o direnç mevzilerinden biriydi Serdengeçti. Tek parti diktasına direnen, hak yolun bağrıyanık yolcularındandı. Büyük çilelerin, ağıtların, mersiyelerin yiğit adamı.

Mabetsiz bir şehirde ağlayıp duran milletin, mahvedilen bir neslin, Türklüğümüzün perişan halinin samimi anlatıcısıydı. Gidişattan endişe duyanlardan. Hapislerde, tabutluklarda çile dolduran bir alperen. Türk/İslam ülküsünün hizmetkârlarından. Ülküsünün hizmetkârı ama resmi ideoloji ve onun bütün aygıtlarına karşı yalçın bir kaya gibi duran irade. Yılmaz bir kavga adamı. O, parti merkezlerinde, protokol sıralarında, salonlarda tatlı su milliyetçiliği, menfaatperest bir dindarlık peşinde koşmadı. Dosdoğru, hesapsız kitapsız yaşadı ne yaşadıysa.

Toros Yüzlü Adam” diyordu Rasih Yılmaz O’na. Toroslar’dan geliyordu, Antalya Akseki’den. Ahmet Hamdi Akseki ve Müftü Hacı Salim Efendi gibi değerleri yetiştiren bir ailenin mensubu. Torosların zirveleri gibi sert, dağların karanlığı gibi hüzünlü, yüce dağların karları gibi tertemiz. Kirlenmemiş, kirletilmemiş… “Mabutları ceplerinde, mabudeleri yataklarında” olan modern putperestlerin fersah fersah uzağında.

Açılın kapılar Osman geliyor!

Yüksek eğitimine, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde devam ederken kendini gösterdi muhalif kimliği. Fakültenin ikinci sınıfında öğrenciyken Atsız ve Türkeş’le birlikte tutuklanır. Mahpus hayatı bitince tekrar eğitim hayatına dönmek ister. Bakanlığa başvurusu reddedilir. O da, o akıllardan çıkmayacak olan, Yüksek Makamın Alçak Vekiline diye başlayan yazıyı yazar. Rivayete göre, kimse bu yazıyı dönemim Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e gösterme cesaretini kendinde bulamaz. Ona tekrar hapis yolu gözükür. Dışarı çıktığında nerdeyse her sayısı toplatılan, bürosu basılan Serdengeçti dergisini çıkarır. İçeri girip çıkmaya o kadar alışmıştır ki, neredeyse her yazısında,  “Açılın kapılar Osman geliyor!” diyerek bu durumu ironik bir şekilde anlatır.

Bir dönem siyasete girer. Hiç alışık olmadığı, ısınamadığı ve her dem iğreti durduğu siyasete. Adalet Partisi’nden Antalya milletvekili seçilir. Burada da keskin mizah dilini ve tavizsiz duruşunu gösterir. Meclise kravat takmadan gelir. Taktığı bir günde ise kravat belindedir. Meclisin döner kapısından girerken, “Döneklik burada kapıdan başlıyor!” diyerek meclisin serencamını anlatır. Partisine ve siyasete yönelttiği eleştiriler dolayısıyla ihraç edilir. Serdengeçti’nin, Milli Şef İsmet İnönü’yle hiçbir zaman arası hoş olmamış. İnönü’den çekmediği kalmamış. Bu durumu yine o keskin mizah diliyle tasvir eder: “İki İsmet’ten çok çektim. Biri hürriyetimi, diğeri zürriyetimi mahvetti.”  Hanımının adı da İsmet’miş.

Kıldan ince, kılıçtan keskin yolların adamıydı

Osman Yüksel, zor dönemlerin adamı demiştik. O, bütün yazılarında Türkiye’yi Batılılaşma’ya, gelenek göreneklerinden uzaklaşmaya, kendine yabancılaşmaya karşı uyarmıştı. Yabancı zevkler, hayatlar ve adetlerin seyir yeri haline gelen bu değim ve dönüşüme karşı fikriyle, zikriyle, ruhuyla ve bedeniyle karşı durmuştu. Nitekim şu satırlarda bu hakikatin altını kalın bir çizgiyle çiziyor.

Hak yolunda bağrı yanık yolcularız. Yollar ki, her zaman insanlarla doludur. Fakat insan her zaman yolcu değildir. Bizim yolculuğumuz ebedî bir yolculuk… Bizler ebedî yolcularız! Önü, sonu olmayanın, bitmeyenin, tükenmeyenin, göçmeyenin, çökmeyenin yolundayız! Biz bu yolda cefayı sefa, mihneti nimet bilen insanlarız… Bu yol, çetin bir yoldur… Bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir. Öyle, her kişinin kârı değildir bu yolda yürümek… Er kişinin kârıdır, bizler er kişileriz… Allah’a giden bütün yollar, şer kuvvetler, kötü niyetliler tarafından tutulmuş. Bunu biliyoruz. Şerirler, zorbalar, zalimler, türlü maskelerle bizi can evimizden vurmak istiyorlar. Bu yolda yürürken istiklâlimizden, istikbalimizden, her şeyimizden olacakmışız… Hapishanelere düşecekmişiz… Eyvallah, Eyvallah! Hepsine razıyız! Ölümden ötesi var mı? “Urganda da ölüm, yorganda da...” diyoruz! Biz bu yolun, delisi divânesi, bu işin hastasıyız... Aslı olduk, Kerem olduk, sıtma olduk, verem olduk! Yıllardır ve yıllardır, onlar yediler, biz baktık onlar dediler, biz dinledik! Onlar yaşadılar biz inledik! Yıllardır yıllardır, din için, iman için canımızı cananımızı, bütün varımızı verdik. Ne kadar öldürdülerse o kadar yarattık, ne kadar yıktılarsa o kadar yaptık, ne kadar batırdılarsa o kadar kurtardık dediler...

Biz hakiki kurtarıcıya sığındık.

Osman Yüksel, Anadolu coğrafyasının güzel adamlarındandı. Neyse o… Ne eksik ne fazla. Günümüzün, ceple mide arasında gidip gelen paradigmasına uymayan bir örnek. Herhangi bir siyasi kliğin fasit dairesine hapsedilemeyecek bir irade. Parayı, makamı, mevkii, şanı, şöhreti, hakikatin hatırına yüzüstü bırakabilecek kadar adanmış bir adam. Milletvekili olarak rahatına bakmak yerine sürekli dergi çıkarmış, gazetelerde yazmış, başını beladan kurtarmamış. Memleketin seçkinleriyle, beyazlarıyla takılmak yerine, kıt imkânlarla çıkardığı dergilere abone olan insanları bizzat yerlerinde, yurtlarında ziyaret eden mütevazılık. Evet, Serdengeçti’den bahsediyoruz. Serinden geçenden…

Yıllar boyu düşünce ve edebiyat hayatımızı rehin alan solculuğun, tekelci anlayışın görmezden geldiği, düşman ilan ettiği değerlerden biriydi Serdengeçti. Kolay sindirilemeyecek bir zekâ ve espri yeteneğine sahipti. Son dönemlerinde yakalandığı Parkinson hastalığıyla bile dalga geçebiliyordu. Serdengeçti’ye, “Senin hastalığın ne?” diye sorarlar. O da, “Vallahi araba markası gibi bir şey. İnsanın benim parkinsonum var diyesi geliyor!” der. Parkinsona yakalandıktan sonra, “Bir zamanlar dünyayı karıştırıyordum, şimdi çayımı bile karıştıramıyorum!” diyen Toros Yüzlü Adam, 10 Kasım 1983’de bâki âleme göç eyler. Sonsuzluk kervanıyla geçip gider buralardan. Göçüp gider…

Selam olsun Serdengeçti’ye!...

 

Muaz Ergü yazdı

Güncelleme Tarihi: 10 Aralık 2013, 12:25
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatih Çelebi
Fatih Çelebi - 6 yıl Önce

Muaz Bey'e teşekkürler. Dün Ankara'da Türkiye Yazarlar Birliği ile Türk Kadınları Kültür Derneğinin ortaklaşa düzenlediği "30 Yıl Sonra Osman Yüksel Serdengeçti" adlı söyleşiye katılma imkânı buldum. "Deli Rüzgar: Osman Yüksel Serdengeçti" isimli kitabın yazarı, güzel insan Prof. Dr. Cemal Kurnaz konuşmacıydı. Konuşmanın sonunda, mezkûr kitabı mutlaka edinmem gerektiğine kanaat getirdim. Kitabın 1 yılda henüz 1000 satış rakamına bile ulaşamadığını üzülerek paylaşmak istiyorum. Dikkatlerinize...

banner19

banner13