Bu Saadet Bize Yeter 2: Tarık Buğra'dan Bakış

Bu yazıda, Taha Toros arşvindeki yazılarından hareketle, Tarık Buğra'nın bizzat kendisinin etrafını nasıl gördüğü, kimlere hayran olduğu, kimleri eleştirdiği ve yazın dünyasında nerede durduğuna göz atacağız. Zeynep Zahide Çakmak yazdı.

Bu Saadet Bize Yeter 2: Tarık Buğra'dan Bakış

Buğra’ya Bakış başlığıyla bu yazının ilk bölümü niteliği taşıyan yazıda, Tarık Buğra’nın yaşadığı dönemde etrafından nasıl tasvir edildiğine ve kendisinin yazıyla, sinemayla alakasına biraz değinmiştik. Bu yazıda ise bizzat kendisinin etrafını nasıl gördüğü, kimlere hayran olduğu, kimleri eleştirdiği ve yazın dünyasında nerede durduğuna göz atacağız.

Buğra’dan Bakış

Tarık Buğra’nın hayran olduğu bir isim Sait Faik Abasıyanık

Tarık Buğra’nın hayran olduğu, özellikle de ilk hikâye yazmaya başladığı zamanlarda örnek aldığı ve yanından ayrılmadığı bir isim Sait Faik Abasıyanık. Gazetedeki öykü yarışmasında ikinci olan Buğra, İstanbul’a gelir ve Sait’in peşine düşer. Kendisinin hikâyelerini ezbere bilir ve yanından ayrılmaz. Aralarındaki yaş farkına rağmen ilişkilerindeki samimiyeti anlatmak isteyen Sadun Tanju, 1999 tarihli gazete yazısında bu dostluğu taşır satırlarına. “Kameriyeli Mezar” hikâyesinden bir bölümü ezbere okuyan Tarık Buğra ve şaşkınlığını gizleyemeyen Sait Faik’in samimi tepkisi, bu yazının son cümlelerini oluşturur. “Sait, şaşkınlık, sevinç, karmakarışık olmuş; ‘Başka ezberleyecek şey bulamadın mı!’ diye gürler arkadaşına. Birden boşanır Tarık, gözyaşlarını tutamaz. ‘Sadece bu hikâyeyi yazmak bile yeter be!’ der. Sait koluna yapışır. Sıkar ha sıkar. Duygularını damardan damara geçirmek ister gibidir. Şunları söyler: ‘Bizim gibi heriflere de bu kadar saadet yeter lân!’”

Tarık Buğra, Cahit Sıtkı Tarancı’nın hastalığı üzerine geçmiş olsun dileklerini içeren bir köşe yazısı da yazıyor. Yazının başlığı “Cahit Sıtkı Hasta!” olsa da aslında Buğra’nın niyeti iyi dileklerde bulunmakla sınırlı değil. Asıl niyeti, Tarancı’nın ne denli iyi bir “şair” olduğunu dile getirip, şair kelimesine dikkatleri çekmek. Zira –tıpkı bugün olduğu gibi- o dönemde de şairliğin sınırları istenilen tarafa çekilebiliyor ve Tarık Buğra, şairlik kabiliyetine sahip olmayıp da şair olma hevesine kapılanlardan muzdarip. Dahası, Cahit Sıtkı’yı önce beğenenlerin daha sonra bu tavırlarını terk etmesini de yadırgıyor. “Başlangıçta Cahit Sıtkı’yı öven ve daha hazırlık devresinde iken «olmuş» görenler, olgunluğa ve olgunluğun hakkı olan başarıya erdiği sıralarda onu yermeye başladılar.” Kendileri olamadığı için, Cahit Sıtkı’nın şairlik yolundaki gidişatını kıskananlar olduğunu söylüyor ve edebiyat dünyasının bu ikiyüzlülüğünden dert yanıyor. “(...) muvaffakiyet her şeyi ikinci plâna attıracak kadar haset edilecek bir şeydir.” Hasetle edebiyatı aynı cümlede kullanmaya tahammül edemeyen Buğra, Tarancı’ya geri dönerek bir an önce sağlığına kavuşup, okuyucuları için yaşamaya devam etmesi dilekleriyle yazısına son veriyor.

Yahya Kemal son devir Türkiye'sinin belli başlı mihraklarından birisi olmuştur

Bir gazetede, köşe yazısının satırlarına yine değer verdiği bir şairi yerleştirir Tarık Buğra;  Yahya Kemal... Nasıl ki Cahit Sıtkı’ya “şair” ifadesini uygun görüp ona hak ettiği değeri vermeye çalışıyorsa, burada da Yahya Kemal’e “Türkiye’nin mihrakı” der: “Şurası muhakkak ki, Yahya Kemal son devir Türkiye'sinin belli başlı mihraklarından birisi olmuştur. Ve bu, en geniş mânasiyle bir şahsiyet işidir.” Bu sözler Buğra’nın, Yahya Kemal’i edebiyat dünyasında koyduğu yeri işaret eder ki, ne denli kıymetli gördüğü malumdur. Yahya Kemal üzerinde yazılmış başka bir araştırma yazısında, Yahya Kemal tanımlanırken Tarık Buğra’nın deyimiyle “kültür devi” denir. Buradan da Buğra’nın Yahya Kemal’i nasıl bir yere koyduğunu anlamak mümkün. Tıpkı Tarancı’nın kabiliyetini kıskanan bir çevre olduğunu söylemesi gibi, Yahya Kemal’den bahsederken de “iyi edebiyat”a hücum edenlere eleştiri getirir: “Yahya Kemal aleyhte tenkidlere, hattâ doğrudan doğruya hicivlere mâruz kalmıştır. Bunda bir otoriteye, kabul edilmiş bir şöhrete alayla, küçümseyişle, küfürle çatarak şöhret yapma, büyüme büyükleşme kuruntusunun payı açıkça görünüyor. Zira bu işi yapanların büyük bir çoğunluğunu yeni yetişen veya uzun zaman çalışıp da kendilerini kabul ettiremiyen şâirlerle tenkidçiler teşkil etmektedir. Biz bu grubun içinde bazı samimi kimselerin bulunduğunu kabul etmek isterdik. Ne çare ki, Yahya Kemal aleyhinde bulunanların yazılarında istinad olarak bir şiir veya hayat anlayışı görmek şöyle dursun, müsbet bir hüküm veya tenkid cümlesine bile raslamadık. Bunlar küfür tonunda şeylerdi.” Tıpkı daha önceki yazısında bahsettiği gibi edebiyatçıların ikiyüzlülüğü ve hasetçiliğini yeniden dile getiriyor.

Necip Fazıl Kısakürek, Türkçe ile şiir söyleyebilmenin minnet duymamız gereken doruklarından biridir

Tarık Buğra’nın kıymetini teslim ettiği bir diğer yazar Necip Fazıl Kısakürek... “Gerçek şair” diye andığı Tarancı ve “Türkiye’nin mihrakı” dediği Yahya Kemal’den sonra bu defa da 1983 yılında kaleme aldığı bir gazete yazısında, Türk edebiyatının taşıyıcı kolonlarından biri olan Necip Fazıl’ı, tekliğinden, biricikliğinden bahsederek anlatır. “Necip Fazıl Kısakürek, tek yaratılan ender insanlardan biriydi; mizacıyla ve bu mizacın yönettiği yaşayışıyla tek'ti: Bir zaman kesiti içerisinde birlikte yaşadığı milyonlarca ve milyonlarca insanla benzerliği, iltisakı, paralelliği yoktu; ender rastlanan tek mizaçlardan biriydi.” Ender rastlanan tavrına ve edebiyattaki tekliğine hayranlığını ifade ederken kelimeler konusunda dilinden geleni ardına koymuyor Buğra. 1983’ün 25 Mayıs’ında Necip Fazıl’ın vefatının hemen ardından 29 Mayıs günü gazetedeki köşesinde üstaddan bahseden Tarık Buğra, yaşadığı zamandaki geçerliliğini, Türkçe var oldukça koruyacağını da söylerek, Necip Fazıl’ın tekliğine kalıcılığını da ekler: “Necip Fazıl Kısakürek, Türk şiiri'nin, Türkçe ile şiir söyleyebilmenin, minnet duymamız ve daima rahmetle anmamız gereken doruklarından biridir. Şâir Necip Fazıl Kısakürek, Türkçe yaşadıkça parıl parıl yaşayacak, gönül zenginleştirecek, bize ayna tutacaktır; bize bizi bulduracaktır. Bizi Yunus Emre'nin, yücelten, arındıran Çile'sine götürecektir.”

Aşktan kaçıyordu ve bu kaçış ona zaferlerin en dokunulmazını, san’atı kazandırıyordu

Tarık Buğra’nın üstüne yazı yazdığı ve bunun için de geleneği bozmayıp yine ölüm yıl dönümünde kaleme aldığı bir yazısında, bu defa da Ahmet Haşim’den bahseder. Haşim’in kendisini ne kadar çirkin bulduğu zaten biraz üzerine okuma yapan herkes tarafından malumdur. “Dün gece şu suratımın hâli uykumu kaçırdı.” diyen Haşim, yüzünü tashih için uykuya dalar. Bu çirkinlik ona hiçbir kadın tarafından sevilemeyeceği hissini vermiştir ve insanlardan uzaklaşıp kendi içine kapanır. “Hâşim; koca bir korkaktı. Çirkinliği ve bozuk şivesiyle topluluk içinde kendini zayıf hissediyor, mağlûbiyet vehminden kurtulmağı tek kalmada arıyordu. Bu bir aldanış değildi, zira Hâşim vuzuhtan, gerçekten, aşktan kaçıyor ve bu kaçış ona zaferlerin en dokunulmazını, san’atı kazandırıyordu.” Bu sözleri Tarık Buğra, çirkinliğinden dolayı yalnız kalmayı tercih eden ve bu yalnızlığını da –kendisini kabul etmeyen toplum- uğruna bir şeyler yapan Haşim için söyler. Zira yaptığı sanat uzun zaman boyunca aşılmamış ve aşılmayacak bir noktaya tırmanmıştır. Yazıya ertesi gün devam eden Buğra, “Ne tuhaf: Hâlâ o belde'nin peşindeyiz, fakat Hâşim’in O belde’si bir başka Kafdağı oldu.” diyerek, Haşim’in yükselttiği sanat eşiğinin ulaşılmaz olduğuna bir kez daha vurgu yapıyor.

Tarık Buğra, Haşim’le O Belde’yi aramaya, Sait Faik’le saadeti bulmaya nasıl da yaklaşmış! Melâli anlamayan nesle âşinâ olmasalar da, belki bir yerlerde bir ışık vardır.

 

Zeynep Zahide Çakmak

*Fotoğraflar ve alıntıların tamamı Taha Toros arşivinden alınmıştır.

Yayın Tarihi: 15 Haziran 2016 Çarşamba 14:06 Güncelleme Tarihi: 25 Şubat 2019, 21:46
banner25
YORUM EKLE

banner26