Bu Saadet Bize Yeter 1: Tarık Buğra'ya Bakış

Bir vesileyle Taha Toros arşivinde Tarık Buğra’yı aratınca ortaya yazarın yaşadığı dönemde yazmış olduğu gazete yazıları, notları çıktı. Biz de bu yazıda hem Buğra’nın sanat üzerine, kendi eserleri üzerine, yayıncılık üzerine sözlerine hem de Tarık Buğra için başkaları tarafından söylenmiş sözlere bakacağız. Zeynep Zahide Çakmak yazdı.

Bu Saadet Bize Yeter 1: Tarık Buğra'ya Bakış

Bir vesileyle Taha Toros arşivinde Tarık Buğra’yı aratınca ortaya yazarın yaşadığı dönemde yazmış olduğu gazete yazıları, notları çıktı. Cahit Sıtkı Tarancı hastalanınca, Necip Fazıl vefat edince kalemine sarılmış, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim ile ilgili duygularını yine yazılarında dile getirmiş. Tarık Buğra’nın genel hatlarıyla, detaylandırmadan bir portresini çizmek üzere niyetleşip, bu yazıları iki ana başlık üzerinde derleyebiliriz. İlk yazıda hem Buğra’nın sanat üzerine, kendi eserleri üzerine, yayıncılık üzerine sözlerine hem de Tarık Buğra için başkaları tarafından söylenmiş sözlere bakıp, ikinci yazıda ise diğer edebiyatçıların Tarık Buğra nezdindeki yerini görebiliriz. Yani birinci yazıda ayna bizim elimizdeyken, ikinci yazıda Tarık Buğra’ya devrederiz.

Tarık Buğra’ya Bakış

Tarık Buğra’nın başarısındaki en önemli unsur “görgü tanıklığı”dır. Yaşanmışlık hissi, yazdıklarına doğallık ve samimiyet katacak, bu da başarıyı getirecektir. Haldun Taner, 1984’te “Devekuşuna Mektuplar” başlığı altında yazdığı yazılarından birinde, yakın tarihin romana yansımasının ve bunun da toplum tarafından kabul görmesinin samimiyete ve yaşanmışlığa bağlı olduğunu söyler. “Yakın tarihin devirlerini yansıtan roman yazmak kolay iş değildir. Ama o tarihi ya olgun insan, ya genç adam, ya da yeni yetişen çocuk olarak yaşamış, koklamış olanlar, o atmosferi abartısız, inanılır dozda verebilme şansına daha fazla sahiptirler. Yakup Kadri’yi, Reşat Nuri’yi, Kemal Tahir’i, Nahid Sırrı’yı, Tarık Buğra’yı yakın tarih romanlarında başarılı yapan da budur. Yakın tarihi arka fon almak heveslisi genç yazarların fire verdiği yanda, işte bu yaşamamışlık gediğini kapamak için bel bağladıkları dokümantasyon bilgiçliğidir. İkinci elden tarih, ille bir yerinden sırıtır. Tarihin büyüsü, bu ayrıntıların yığılışında değil, akıcı ve doğal bir ekonomi ile verilişindedir”.

Bu sözlerin içinde geçen isimlerden olan Tarık Buğra, kendi sözleriyle de aynı iddiada bulunur, yaşanmışlığa dikkate çeker. Küçük Ağanın bu kadar başarılı bir roman olmasında, çocukluğundan gelen anıların yardımcı olduğunu, hatta Çolak Salih’in küçükken karşılaştığı bir gazi olduğunu da ekler. Çünkü ancak o dönemi yaşayan bir insan olarak, olan bitene kayıtsız kalmayan, olaylardan haberdar olan ve bu konuda yorum yapanlardan biri olarak “şahit” olabileceğini bilir Tarık Buğra. Sözün ve edebiyatın bir rolü olduğunun ve doğru kullanıldığında çok büyük etkiler uyandıracağının farkındadır.

Anlattığı hikâyelerle bizler için o dönemleri gösteren pencereler oluşturmak niyetinde idi

Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemal ve Tarık Buğra biyografilerini, 1999 yılında bir gazete yazısında değerlendiren Prof. Dr. Gürsel Aytaç, Tarık Buğra bölümüne geldiğinde özellikle Ayvazoğlu ve Buğra arasındaki yakınlığa dikkat çekiyor. İki yazarın bir yolculuk esnasında sohbet ettiklerini, Tarık Buğra’nın hayatına dair pek çok ipucunu orada yakaladığını söyleyen Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra’nın sanat anlayışına dair önemli noktalara temas ediyor. “[Edebiyat] ispatlamaz, gösterir; telkin etmez, düşündürür; hüküm vermez, hüküm vermeye yol açar; iddia etmez, okuyucunun ret ve kabul, hal ve ruh tercihini serbest bırakan bir dünya kurar. Görevi budur ve bunu başardığı ölçüde değerlidir”. Edebiyatın görevini “dayatmak” değil de “kapılar aralamak” olarak anlatan Buğra, anlattığı hikâyelerle bizler için o dönemleri gösteren pencereler oluşturmak niyetindedir. Çünkü Tarık Buğra edebiyatın rolünün ve gücünün farkındadır ve bunu yaparken de motivasyonunu yüksek tutar.

Motivasyonunu nereden aldığı ve nasıl bir edebiyat anlayışına sahip olduğuna bakmak için, uzun zaman dahil olduğu Hisar edebiyatçılarına bakılabilir. 1950 yılında çıkmaya başlayan Hisar dergisinin kapanması ardından yazılan yazılar, dergiye emek vermiş kurucularla yapılan röportajların olduğu bir yazı dizisinde, Tarık Buğra’nın dergiyle ilgili fikirlerine de yer veriliyor. Derginin kurucularından Mustafa Necati Karaer’in şiire, dergiye ve şiir dünyasına dair görüşlerinin yer aldığı yazıda Hisar’ın edebiyat anlayışını anlatılıyor. Garip ve İkinci Yeni akımlarının da gayet aktif olduğu bir zamanda, Garipçileri günlük ve aşırı argo kullanmakla suçlar ve estetik kaygıyı kaybettiklerinden dem vurur Karaer. İkinci Yeni’yi ise aksine çok kapalı olmakla suçlar. “Aslında, İkinci Yeni’nin bir akım olduğunu kabul etmek de kolay değildir.” sözleri sıradan şiirin dışına çıkmış olan bu şairlerin kendileri tarafından kabul görmediğini gösterir. Hisar etrafında toplanmış olan edebiyatçıların görüşüne de yazısında yer veren Karaer, “Hisar, yeniyi ve yeniliği Batı’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan bir takım şekil ve dünya görüşlerinin taklidinde, zaman zaman da olduğu gibi aktarılmasında arayan tutumlara karşı bir kendine dönüş ve özünü arayış hareketidir.” sözleriyle ortaya koyar.

Tarık Buğra da Hisar’da uzun süre yazan ve dergi künyesine göre en çok okunan yazarlardan biridir. Dolayısıyla Buğra’nın da Hisar’ın dünya görüşüne dâhil olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Aynı zamanda 1972’de Tercüman gazetesinde söylediği sözler, uzun süredir çıkan bu derginin, Buğra’nın nezdinde nereye oturduğunu da gösterir: “Yıllar ne çabuk geçiyor! Hisar dergisi 22 yıl öncesinin, 1950’nin mart ayında çıkarmış ilk sayısını. Yalnız bugün çıkmakta olanlara değil, bir zahmet, kütüphanelerdeki koleksiyonlara da bakın; 22 yıl yaşamış kaç dergimiz var? Ve 1950-1972; Bu 22 yılın içinde 22nci sayısını bulamadan kaç 22 dergi batıp gitti!”.

“Bu açıklama ile belki bir zaafımı, maskelenmiş bir başarısızlığımı ortaya koymuş oluyorum”

Bunca zaman, bulduğu her fırsatta yazmak, yazarken de pek çok şeye dikkat etmek, Tarık Buğra için çok önemli bir noktaya da işaret eder: Anlaşılmak. Derdi vardır ve anlatmak için, nesillere aktarmak için yazar, bu yüzden de anlaşılmaması, başına gelebilecek en kötü durumdur. 1972 yılının nisan ayında, Tarık Buğra kendi eseri olan İbiş’in RüyasıHisar dergisinde anlatır. Önce genel bir giriş yaparak her yazıda bir “sır”, bir “şifre” olduğunu söyler. Hikâyenin kilit noktasını açacak olan bu karakter önemlidir ve bu noktanın açılması, tüm karakter ve tiplerin anlaşılması için gereklidir. Bu noktada İbiş’in Rüyası’nda da bir kilit noktası olduğunu söyleyip onu açıklamak üzere yazısını daha da özelleştirir.

Tarık Buğra’nın dikkatleri çektiği nokta, anlaşılmamasıdır ve buna gönül koyar. “Bütün bunlar, dikkatli bir eleştirmecinin bile gözüne çarpmayacak kadar belirsiz midir?” sözü bu duygusal durumu ortaya koyan ufacık bir cümledir. Kitabını dikkatli okuyan bir okuyucunun ya da eleştirmenin dikkatinden kaçmaması gereken bir karakter koymuştur ortaya ve bu fark edilmemiştir. Bu yüzden de sesini duyurabileceği bir mecra olarak Hisar’a yazısını yazar. Fakat bunu yaparken her ne kadar bu cümleyle duygusal bir durumun içinde olsa da bu kırılmayı daha fazla uzatmaz ve dersine iyi çalışmış bir öğrenci edasıyla romanındaki kilit karakteri tek tek tüm detaylarıyla anlatır. Bu da aslında okuyucuya olan saygısını gösterirken aynı zamanda bir yazar olarak “zaaf” dediği “anlaşılma ihtiyacını” da gözler önüne serer, “Bu istek bir bakıma benim de dürüstlüğümle ilgilidir; zira, bu açıklama ile belki bir zaafımı, maskelenmiş bir başarısızlığımı ortaya koymuş oluyorum. Ne yapalım; öyleyse çekmemiz gerek. Hak edilmemiş övgülerden çok daha iyidir bu”. Hak edene hak ettiğini vermeli!

“Her yazarın gönlünde bir büyük konu yatar”

Bu derdini anlatma, bir yazar olarak elbette ki yazmayla yapabileceği bir şeydir ama o dönemde eserlerine bir başka ilgi daha doğar. Eserleri yalnızca okunmamış, aynı zamanda sinema, televizyon ve tiyatroya da uyarlanarak sergilenmiştir. Tarık Buğra’nın en önemli eserlerinden biri kabul edilen Küçük Ağa, o dönemde birkaç kere sinema ve televizyona aktarılmak istenir. Zaten dönem itibariyle Bir Adam Yaratmak, Reis Bey gibi roman ve tiyatroların, İstiklal Savaşı’nı, Milli Mücadeleyi anlatan, milli duyguları ayağa kaldıracak tüm eserlerin seyirciye sunulmak üzere sıraya girdiği bir dönem. Küçük Ağa da bunlardan biri ve Atilla Dorsay tarafından kaleme alınan yazıda dizinin yönetmeniyle yapılan röportaj diziyle ilgili ayrıntılara yer veriyor.

İlk olarak 1975’te Nevzat Yalçıntaş tarafından bu fikir ortaya atılıyor, daha sonra ertelenerek 80’lere kadar bekliyor fakat bu arada hazırlıklar devam ediyor. Romanın senaryolaştırılmak üzere uyarlamasını da bizzat Tarık Buğra yapıyor. Dizinin yönetmeni Yücel Çakmaklı bu süreci, “Senaryo iyi bir senaryoydu. Proje bana verilince Tarık Buğra ile yeniden gözden geçirdik. Çekim sırasında da Tarık Bey sık sık bulundu, küçük değişiklikler yaptık. Tam bir işbirliği oldu aramızda.” sözleriyle aktarıyor. Çakmaklı verdiği röportajda romanın içeriğinden, oyuncu kadrosundan ve seyirciye vereceği mesajdan da bahsediyor. Tarık Buğra’nın yönetmenin yanında olup da romanın uyarlanmasına olan katkısının altında Küçük Ağa’ya duyduğu heyecan var. Bu roman hem diğer Milli Mücadele romanlarından farklı hem de Buğra’nın diğer eserlerinden. Bu heyecanı, Aydın Emeç’in 1984 yılında Tarık Buğra’yla yaptığı röportajdaki, “Her yazarın gönlünde bir büyük konu yatar. Hatta bunu yazmak içine doğmuştur. Benim için de ‘Küçük Ağa’ böyledir. Neden mi? Garp Cephesi Komutanlığı Akşehir’e geldiğinde 3,5 yaşındaydım. O günlerden bir takım fotoğraflar kaldı kafamda. Yaralıların yatırıldığı okul evimize komşu olan binaydı. Sedyeler bahçeye taşmıştı. İniltiler, feryatlar, sayıklamalar kulağımıza gelirdi. Cepheye sevk edilen askerlere kapı önlerinde su verirdik. Top sesleri duyulurdu. Bunlar birer fotoğraf gibi kazındı beynime. Savaşın önemini düşünmeden kavradım.” sözleriyle anlayabiliriz.

Burada hem Küçük Ağa’nın, yazarı için nasıl bir öneme sahip olduğunu, hem de içindeki gerçekliğin ve yaşanmışlığın nasıl da yoğun olduğunu anlatıyor bize. Aynı sözler daha sonraki sorulara da şimdiden cevap vermiş oluyor aslında. Küçük Ağa dizisinin seyirci tarafından niçin beğenileceği ve onu diğer milli mücadele roman/dizilerinden ayıran özelliğin ne olduğu soruları da böylece cevap bulmuş oluyor. Bunlara ek olarak Tarık Buğra, “Ben o insanları bu çetin yol ayrımında, çektikleri acılar, tereddütler içerisinde vermek, başka bir deyişle destan değil de dramatik bir eser yazmak istedim.” diyerek, savaş sonrası, toplumun içinde bulunduğu durumu efsaneleştirmeden olduğu gibi aktarmanın, okuyucunun/seyircinin bu hikâyeye kendilerini dâhil etmesine olanak sağladığını söylüyor. Kendini ait hissettiği bir hikâyeye şahitlik etmek, hiç ortaklığı olmayan bir şeyden daha yakın geliyor topluma ve Buğra’nın başarısı da bu samimiyetinde saklı.

Buğra’yı satır aralarında aradıktan sonra sıra aynayı Tarık Buğra’nın eline tutuşturmaya geldi. Yazının devamı niteliğindeki ikinci yazıda da yazarın dönem itibariyle şahit olduklarını bulacağız. Bu saadetin ne olduğu, hikâye yazarı olmak isteyen Buğra’yı hüngür hüngür nasıl ağlattığı ve niçin bize yettiğine dair ipuçlarına da ikinci yazıda rastlayabiliriz.

Tarık Buğra'nın bizzat kendisinin etrafını nasıl gördüğü, kimlere hayran olduğu, kimleri eleştirdiği ve yazın dünyasında nerede durduğuna dair yazı için tıklayınız: //www.dunyabizim.com/mercek-alti/24327/bu-saadet-bize-yeter-2-tarik-bugradan-bakis

 

Zeynep Zahide Çakmak

*Fotoğraflar ve alıntıların tamamı Taha Toros arşivinden alınmıştır.

Yayın Tarihi: 15 Haziran 2016 Çarşamba 13:33 Güncelleme Tarihi: 19 Nisan 2018, 11:25
banner25
YORUM EKLE

banner26