Bu iman ve ahlak buhranı daha nereye kadar?

Pakistanlı âlim Ebu’l Hasan en-Nedvî, Nisan 1956 tarihinde Bağdat’ta 'İman ve Ahlâk Buhranı' başlıklı bir konferans vermiş. Fatih Pala bu konferansa dair yazdı.

Bu iman ve ahlak buhranı daha nereye kadar?

Bazen iki bazen de üç aylık periyotlarla okuyucularına ulaşan, merkezi İstanbul/Fatih’te olan Medeniyet Vakfı’nın, ismini Medeniyet Düşünce ve Kültür Bülteni olarak uygun gördükleri dergilerinin, Temmuz 2015 tarihli yeni (36.) sayısında Pakistanlı âlim merhum Ebu’l Hasan en-Nedvî’nin bir konuşmasına yer vermişler. Konuşma, Nisan 1956 tarihinde Bağdat’taki Filistin’i Kurtarma Cemiyeti’nde “İman ve Ahlâk Buhranı” başlıklı bir konferans şeklinde gerçekleşiyor. Metnin alıntılandığı kaynak ise 1967 tarihli İslamî Neşriyat.

Aralık 1999’da vefat eden Hasan en-Nedvî, kendisini “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti” ve “Rahmet Peygamberi” gibi Türkçeye kazandırılan pek kıymetli eserlerinden tanıdığımız bir Müslüman âlim şahsiyet. İlmini, ihlâsını ve duyarlılığını resmeden söz konusu konferans, uyarı, tenkit ve tavsiye üçgeni etrafında şekilleniyor. Kur’anî tabirle emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker vazifesini kuşanarak cümle ümmeti kuşatan içe dönük bir serzeniş var en-Nedvî’nin sözlerinde.

Toplumların bozukluğu kalp ve vicdan bozukluğundan kaynaklanıyor

Müslümanların ve dolayısıyla da tüm insanlığın üzerindeki ortak sorunu iman ve ahlak buhranı olarak adlandırıyor en-Nedvî. Buhran’ın anlamı için sözlüklere uzandığımızda, özellikle de D. Mehmet Doğan’ın sözlüğünde, şu anlamlar karşılıyor bizleri: Hastalığın ağır ve tehlikeli devresi, nöbet, ruhî sıkıntı, içinden çıkılması zor durum, bunalım, kriz… Evet, bu sözlük anlamlarının hangisini başlıktaki buhranın karşılığı olarak almaya çalışsak manada bir değişiklik olmadığını görüyoruz. en-Nedvî, ne kadar büyük bir dert edindiyse, işte bu ruhî sıkıntıyı, bunalım ve krizi iman ve ahlâk konusuna getirip dayandırıyor. Belki üzücü, belki moral sıfırlayıcı ifadelerle dolu bir metin, ancak alınması gereken devasa öğütlerin gölgesinde yol alan bir içeriğe de sahip bu metin.

İnsanların çoğunluğundaki düşüncenin, meselelerin bütünündeki çözümün parti ve hükümetlerde olup kabine değişince, bir parti gidip diğeri gelince ahtapot misali insanları sarıp sarmalayan buhranın kalkacağı, problemlerin çözüleceği yönünde olduğuna parmak basıyor en-Nedvî ilkin. Hâlbuki ona göre bu sözler, kısır ve yanlışlık içeren hükümlerden ibarettir. Çünkü meselenin, parti veya hükümet değişikliği meselesi değil, akıl, itikat, şahsiyet ve kalp meselesi olduğunu hatırlatıyor. Önemli olan, insanın değişmesidir. Şu hakikat iyi bilinip bellenilmelidir ki, dünyadaki her şey insana, insan da kendisine, vicdan ve imanına boyun eğer. Şu halde iman sağlam olunca, haliyle insan da sağlam ve düzgün olur; insan düzgün olunca da toplum ve dünya bu düzgün insanların eliyle muhteşem bir hale bürünür; ki zaten istenilen, özlenilen ve beklenilen de bu değil midir? Sözün tam burasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin “Dikkat edin, vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o düzeldi mi bütün vücut düzelir; o bozulduğunda da bütün vücut bozulur. O, kalptir.” buyurduğu bu şerefli hadisi, konumuzu şerh etme babında ilaç gibi geliyor.

Kıymetli âlim en-Nedvî, birilerinin sandığı gibi dünyanın değişip düzelmesinin falan özellikteki hükümetlerle, filan nitelikteki parti başkanlarının başa geçmesiyle olmayacağının; aksine toplumların bozukluğunun kalp ve vicdan bozukluğundan kaynaklandığından yola çıkarak, bunlar tedavi edilmeden gerçek huzurun ve Necip Fazıl’ın ifadesiyle “solmaz, pörsümez yeni”nin gelmesinin mümkün olmayacağının altını çiziyor. Sonra da “Onlar, yani kalpler ve vicdanlar salaha ermedikçe toplumların ya da devletlerin salaha kavuşma, felaha erme ümidi yoktur.” diye ekliyor. Demek ki iyileşme ve düzelme, her bir kişinin bizzat kendisinde başlıyor ve sonrasında da hale hale tüm insanlığı çevreliyor.

Metin boyunca en-Nedvî, cari olan ve dünyaya tahakküm eden Avrupa medeniyetinin en büyük hatasını, kişilerle, fertlerle meşgul olmayarak onlardan yüz çevirmesinde görüyor. Toplumların temel taşı olan fert görmezden gelinerek, ötelenerek toplum nasıl aslına erebilir ki? Burada en-Nedvî’nin, cemiyetlerin düzelmesiyle fertlerin de düzeleceğini öne sürenlere karşı güzel bir misali var. Cemiyete önem verip ferdi ihmal edenlerin durumunu, çürümüş, dağılmaya yüz tutmuş tahtaları toplayıp araba vapuru veya şilep yapmak isteyenin haline benzetir. Sonra bu kişiye, o tahtaların gemi yapmaya elverişli olmayacağını, onlardan yapılacak geminin ne bir insanı ne de bir kıymetli eşyayı taşımaya gücünün yetebileceğini hatırlatan akl-ı selim bir kişiye karşı bu kişinin verdiği ilginç cevabı sunar: “Bu tahtalar önemsizdir. Asıl önemli olan gemidir. Gemi meydana geldi mi bu tahtalar fonksiyonlarını kaybedecektir. Bundan dolayı tahtaların çürük olması zihnini meşgul etmesin!” Ne garip! Bu cevap, esasen şunu demeye geliyor: Bozuk, bozuktur; çürük, çürüktür; fakat bunlar bir araya geldi mi düzgün ve sağlam bir iş ortaya çıkar. Hırsız, hırsızdır; fakat hırsızlar bir araya geldi mi şehrin bekçileri olurlar! Evet, Avrupa zihniyetinin bundan ibaret olduğunu ifade eden en-Nedvî’nin şu örneklendirmeleri de manidardır: “Kurt, kurttur; ama bir araya geldiler mi çoban olurlar!” “Kor, evi yakar; fakat korlar bir araya gelince yakma özelliğini kaybeder ve vantilatör gibi etrafa serinlik saçarlar!” Bu ve buna benzer daha pek çok misal veriyor merhum âlim. Bu örnekler, metni daha okunur, daha dinlenilir, daha öğütçü ve daha değerli kılıyor okuyucu nazarında.

İslam âleminin ‘siz’ olduğunuza inanın

Daha sonra ümit dolu cümleler kuruyor en-Nedvî. Müslümanların, işin hakikatinde güzel yüzleriyle, temiz vicdanları ve parlak akıllarıyla eşsiz bir cemiyet olduklarına doğru dikkatleri celbediyor. Beklenilen aydınlık simalı istikbalin uyku halinde olduğunu, onun uyanması ya da uyandırılması için Müslümanların ruhî, ahlakî, ilmî ve imanî yönden hazır olmaları gerektiğini ve bugünün cihadının işte bundan başkası olmadığını, olmayacağını zikrediyor. Sağlığında gidip gezdiği ve dertleşip halleştiği başta kendi toprağı olan Pakistan, sonra Hindistan, Türkiye, Suriye ve Mısır gibi memleketlerin Müslümanlarının vaziyetini bir güzel harmanladıktan sonra İslam âleminin hâlâ ayakta durduğunun ve yürüdüğünün sevincini paylaşıyor. Bu ayakta oluşun ve yürüyüşün süreklilik kazanması için hiçbir iman ehlinin, hiçbir Müslümanın üzerine düşen sorumluluğu erteleme, öteleme lüksünün olmadığını satır aralarında adeta bir gergef gibi işliyor.

Konuşmasının sonlarında, yine başta dile getirip gündem edindiği hükümet ve partilerin değişmesiyle her şeyin değişeceğine inanan kardeşlerini hizaya, mizana yani hak olan ölçüye çağırıyor en-Nedvî. Kendilerini cihada ve davete hazırlamayanların üzerlerine yüklenen emanete hıyanet edeceklerini ve yaşanılan sıkıntıların adam kıtlığından, iman ve ahlak buhranından geldiğini söylüyor. Varsa yoksa donanımlı ve ilk nesil Müslümanları gibi tüm dünyanın umudu olacak sağlam karakterli Müslüman şahsiyetlerin acilen yetiştirilmesi gerektiğinin ehemmiyetini bildiriyor bütün farkındalığıyla.

Kerim kitabımız Kur’an’da Rabbimizin vasıflarını bildirdiği Müslümanların, hükümetler kanalıyla gelmeyip ahlak ve düşünceyi de içine alan derin ve şümullü bir İslami terbiye ile yetiştiklerini belirten güzel âlimimiz Ebu’l Hasan en-Nedvî, şu nasihatleriyle ciddi ve sorumlu bir yutkunma yaşayıp, son görevi noktaya bırakmamıza sebebiyet veriyor: “Kendinize dinî, ahlakî, fikrî ve terbiyevî yönden dikkat ediniz, bu hususlara önem veriniz. Şairin ‘Büyük âlem sende gizli.’ dediği gibi İslam âleminin ‘siz’ olduğunuza inanın. Biz düzeldik mi İslam âlemi de düzelecektir; parçalar düzelince toplulukların da düzelmesi mukadderdir. Hem kendim hem de sizler için Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerim.”

 

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 27 Ağustos 2015, 15:42
banner12
YORUM EKLE

banner19