Bu gördüğün lale, ya görmediğin?

"Osmanlı’nın modernleşme hareketlerinin başlangıcı kabul edilen Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlık dönemine “Lale Devri” ismini Yahya Kemal Beyatlı vermiştir. İsmiyle müsemma ve şiirle yoğrulmuş Lale Devri, ışıklı Sâdâbâd gecelerinin ardına önemli teknoloji ve sanayi atılımları saklamıştır." Hüma Dergisi'nden Zehra Nur Kılıç yazdı.

Bu gördüğün lale, ya görmediğin?

Taarruzdan savunmaya

III. Ahmet’in saltanatının on iki yıllık bir parçasından ibaret olan Lale Devri (1718-1730) Osmanlı tarihinin tartışmalı konularındandır. Lale Devri’nin, Osmanlı-Avusturya-Venedik Savaşı’nı bitiren Pasarofça Antlaşması’yla (1718) başladığı, Patrona Halil İsyanı ile (1730) sona erdiği kabul edilir. İmparatorluk tarihindeki bu kısa dönemi evvelinden ve ahirinden ayrı düşünmek, bakış açımızı daraltacaktır.

Lale Devri, Karlofça Antlaşması’yla (1699) başlayan gerileme döneminin bir parçasıdır. Gerileme Dönemi savaşlardan eskisi gibi zaferle ayrılamayan, sahada kazansa da masada kaybeder hâle gelmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun maddî ve manevî olarak yıprandığı bir süreçtir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Pasarofça Antlaşması’yla uzun yıllar süren savaşlara ara vermiştir. Bu sebeple Lale Devri, barış dönemi olarak değerlendirilir. Lale Devri tabiri caizse yenilen pehlivanın güreşe ara verdiği ve nerede yanlış yaptığını sorguladığı dönemdir. Artık karşımızda Avrupa ülkelerinde elçilikler açan Batı’yı önemseyen ve Batı’dan öğrenmeye çalışan bir Osmanlı vardır.

Elçiye zeval olmaz

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk elçilik Venedikliler tarafından 1454’te açılmasına rağmen, Osmanlı ilk kez Lale Devri’nde Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi’yi Paris’e bir süreliğine elçi olarak göndermiştir. Bu, yüzyıllarca muhatap kabul etmediği Batı’yı tanımak için attığı büyük bir adımdır. Zira elçilikler satıhta siyasî ilişkilerin yürütülmesinde büyük öneme sahip olmakla beraber ülkelerin kültürüne ve istihbarî bilgilerine erişmek için önemli kaynaklardır. Bu karşılıklı ilişki ağını biraz daha açmamız gerekirse İngiltere Elçisi’nin eşi Leydi Montagu’nun mektuplarına1 bakabiliriz. Leydi Montagu memleketine yazdığı mektuplarda Türklerin çiçek aşısını bulduklarını ve aşıyı nasıl tatbik ettiklerini detaylıca anlatmıştır. Bu bilgi İngiliz Edward Jenner’ın çiçek aşısını bulan adam olarak tanınmasına zemin hazırlamıştır.  Paris elçimiz Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi de edindiği planlar ile Fransız mimarisini, oğlu Mehmet Sait Paşa da getirdiği Fransız mobilyaları ile Paris modasını İstanbul’a taşımıştır.

İlk elçilik deneyimimizi sathen incelersek göreceğimiz Fransız zevkinin ithalinden ibaret olacaktır. Lakin Osmanlı İmparatorluğu bu hamleyi yeni saraylar inşa edip eğlenmek için yapmamıştır. Mehmed Efendi2 Paris saraylarının yanı sıra Paris’teki tabiphâne, devâhâne, rasathâne ve bazı fabrikaları da gezmiş, fennî ve teknik bilgilerle İstanbul’a dönmüştür. Oğlu Said Paşa ise İbrahim Müteferrika’yla Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk matbaasını kurmuştur. Lale Devri’nde matbaa ile açılan ufukta emin adımlarla yürümek için çeşitli hamleler yapılmıştır. Arapça, Farsça ve Batı dillerinden çeviriler yapmakla görevli tercüme heyetlerinin kurulması; İstanbul’un ahşap evlerini çıra gibi yakan yangınlardan kitapları korumak, kütüphane binalarının inşa edilmesi bunlara örnektir.

Fransa’dan esen bu kültür rüzgârı yalnızca edebiyat alanıyla sınırlı kalmamıştır. Batı’nın resimde kullandığı insan, doğa gibi somut unsurlar, çiçek motifleriyle Topkapı Sarayı’nın duvarlarında, meyve kabartmalarıyla Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin dış çeşmesinde kendini göstermiştir. Osmanlı plastik sanatlarında soyuttan somuta başlayan bu akış minyatür sanatını da etkilemiştir. Minyatür sanatının son büyük temsilcisi kabul edilen Levnî, klasik devrin abartılı ve hayali çizimlerindense şehzadelerin sünnet düğünleri gibi günlük olayları gerçekçi bir üslupla resmetmiştir.

Teknik

Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın bu barış döneminde yaptığı atılımlar kültür-sanat cephesiyle sınırlı değildir. Sadrazam, İngiltere ve Fransa’dan gelen seri üretim metaların ucuzluk ve bolluklarıyla iç piyasayı istila edip esnafı yerli malları satamaz duruma getireceğini fark etmiştir. Avrupa’nın Sanayi Devrimi’nin şafağında olduğu bu dönemde İbrahim Paşa yerli sanayii teşvik etmiştir. Yalova’da ilk kâğıt fabrikasını kurması, İstanbul’daki Tekfur Sarayı’nı çini fabrikasına dönüştürmesi İbrahim Paşa’nın bu husustaki faaliyetlerine örnektir. İbrahim Paşa çarşılardaki ekmek satışlarını ve kahve ithalatını denetleyerek de piyasayı dengede tutmaya çalışmıştır.

Lale Devri’nde sanayi atılımlarının yanı sıra çeşitli teknolojik gelişmeler de dikkat çekmektedir. Sünnet törenlerinde kullanılan timsah şeklindeki, suyun altına batıp çıkabilen teknenin denizaltının ilk örneği olduğunu söylemek adil olacaktır. Batı’da suya batıp çıkabilen ilk denizaltının 1776’da yapıldığı düşünülürse Türk mühendisliği Lale Devri’nde Avrupa’nın elli yıl önüne geçmeye namzettir. Savunma sanayii alanındaki gelişmelere de Humbaracı Ocağı Kalfası Ali Ağa’nın tulumba isimli roketini örnek verebiliriz ki modern roketin yapılmasından iki yüz yıl kadar önce kullanıma geçirilmiştir. Denizaltı, roket, çiçek aşısı… Sahip olduğu bilgiyi etkin şekilde kullanamamasının “hasta adamı” kaçınılmaz sona götürdüğü iddia edilebilir.

Sâdâbâd akşamlar 

Lale Devri’nin meşhur şairi Nedim’in “Bir Safa Bahşedelim” şiirinin “Gidelim serv-i revânım yürü Sa’dâbâd’a” mısrasında zikredilen Sâdâbâd, Kağıthane Deresi kenarındaki “uğurlu, mağmur” yerdir. Kanuni Sultan Süleyman döneminden beri mesire yeri olarak kullanılan Sâdâbâd, İbrahim Paşa’nın III. Ahmed için yaptırdığı Sâdâbâd Kasrı ile Lale Devri’nin neşe pınarı olmuştur. Fransız Sarayları örnek alınarak yaptırılan Sâdâbâd Kasrı’nı devlet ricalinin ve varlıklı ailelerin köşkleri takip etmiştir. Bu hâli, Kağıthane Deresi etrafında gün be gün Fransız mimarisinde konutların yükseldiği ve çeşit çeşit lalelerin süslediği bahçelerin büyütüldüğü bir kentsel dönüşüm çılgınlığı olarak tahayyül edebiliriz.

İmparatorluğun yenilenen yüzündeki sefahat akşamları; şiir meclisleri, musikî dinletileri, kaplumbağaların sırtında yakılan mumlarla özdeşleşmiş çerağ şenlikleriyle bilinir. Her yaz gecesinin şenlik olması sünnet, düğün gibi güzel olayların haftalarca kutlanması dönemin öne çıkan özelliklerindendir. Manadan maddeye kayan, dünyevîleşen bu eğlence anlayışı halka da yansımıştır. Kahvehanelere rağbet artmış, sık sık verilen ziyafetlere güreş, nişan talimleri gibi spor müsabakaları eşlik etmiştir.

Lale ise bu eğlencelerin sembolü hâline gelmiş, Sâdâbâd bahçelerinin gözdesi olmuştur. Halk eğlencelerinde sarayı takip ettiği gibi lale sevdasında da yöneticilerinin peşinden gitmiştir. Bu devirde 839 lale türü yetiştirilmiştir. Lalelerden, çiçek yetiştiriciliğinden bahseden “Şükûfenâme” isimli kitaplar yayınlanmıştır. Türünün tek örneği lalelerin üretilmesinin ve laleye olan talebin tesiriyle artan lale soğanı fiyatlarını kontrol altına almak için hükümet soğanlara değer biçmek durumunda kalmıştır.

Patrona Halil İsyanı

Topkapı Sarayı’nın faniliği ve alçak gönüllülüğü yaşatan atmosferinden Fransa saraylarının şaşasına dönüş kaçınılmaz olarak eğlenceye harcanan paranın artmasıyla sonuçlanmıştır. Bu fahiş harcamalar, artan işsizlik, Sadrazam İbrahim Paşa’nın kendi akrabalarını önemli görevlere getirmesi, vergiler ve fiyat düzenlemeleri hükümete karşı genel bir hoşnutsuzluk ortamı oluşturmuştur. Osmanlı-İran Savaşı’nın (1726) finansmanı için arttırılan vergiler, savaşın kaybedilmesiyle Tebriz gibi önemli şehirlerin elden çıkması, Lale Devri için sonun başlangıcı olmuştur. Nihayetinde 25 Eylül 1730’da çıkan Patrona Halil İsyanı ile Lale Devri kapanmıştır.

Hükümete karşı düzenlenen bu darbenin baş aktörü Patrona Halil, Osmanlı’nın koramiral (patrona) gemisinde leventlik yaparken isyan çıkarmaya teşebbüs ettiği için donanmadan atılmış bir denizcidir. Vidin’de (Bulgaristan) bir ayaklanma düzenledikten sonra İstanbul’a gelerek Yeniçeri Ocağı’na katılmıştır. Meyhanelerde gezen bir serkeş olan Patrona Halil’in Lale Devri’ni bitirecek isyandaki yandaşlarını da meyhanelerde bulduğu rivayet edilmektedir. 25 Eylül günü Kapalı Çarşı esnafının ve yeniçerilerin desteğini alarak büyüyen Patrona Halil İsyanı sefahat ve israfın yanı sıra büyük bir istihbarat zafiyetinin sonucudur.

III. Ahmed isyancıların talepleri doğrultusunda Sadrazam İbrahim Paşa’yı infaz etmiş, nihayetinde isyanı bastırmak için tahtı I. Mahmud’a3 bırakmak zorunda kalmıştır. Buna rağmen isyancılar Sâdâbâd Kasrı’nı yıkmış, Kağıthane mevkiindeki köşkleri yakıp yağmalamış, lale bahçelerini talan etmişlerdir. İsyancılar kasım ayında infaz edilene kadar yağma ve kaos devam etmiştir.

Lale Devri’nde kurulan fabrikalar, kütüphaneler ve matbaa Patrona Halil İsyanından sağ kurtulmuştur. İsyan zahirde Sâdâbâd eğlencelerini bitirse de Fransız üslubunu örnek alarak başlayan batılılaşma sürecini, Avrupa’dan bilim ve teknoloji ithalini durduramamıştır.

Zehra Nur Kılıç

Hüma Dergisi, Sayı:16

Dipnot:

1 Doğumu: 26 Mayıs 1689, Londra, vefatı: 21 Ağustos 1762

2 Elçimizin gözlemlerine ve edindiği bilgilere Fransız Sefaretnamesi isimli eserinden ulaşmak mümkündür.

3 Tahta çıkışı 2 Ekim 1730

Yayın Tarihi: 21 Temmuz 2022 Perşembe 11:00
YORUM EKLE

banner19

banner36