Bizim aydınlık çağımızdı Ortaçağ!

Bizler özlediğimiz Ortaçağ’da elbette uluslararası arenada siyasî, askerî, içtimaî şartlar dâhilinde söz sahibi idik.

Bizim aydınlık çağımızdı Ortaçağ!

 

Fikret Oğuztürk’ün büyük bir özveri, dikkatli bir gözlem ve belge taraması neticesinde ortaya çıkardığı, yaklaşık üç yıllık yoğun bir çalışmanın ürünü olan Ortaçağ’ı Özledim, yayınlandığı dönem epey ses getirmişti. Fakat ne yazık ki böylesi önemli bir eserin tez zamanda unutulmuş olmasına doğrusu gönlüm razı olmadı ve eser hakkında kısaca yazmaya karar verdim.

Özellikle ‘Ortaçağ’ vurgusunun eserin üç cildinde de mihenk taşı olarak göze çarpması, bu alanla ilgili yapılan çalışmalarda modern dünyanın gözünden kaçırılmak istenen, kıyıda köşede kasten bırakılmış birtakım gerçekleri günışığına çıkarmış olması bakımından oldukça önemli bir derleme olarak düşünülebilir. Fikret Oğuztürk’ün bu anlamda tarihi yeniden ve kronik vurgularla mercek altına aldığını, öğretilen resmî ya da gayrı resmî tarihin ne derece doğruluk taşıdığını sorguladığını, özellikle bu ihtimali tekrar gündeme taşıdığını gözlemlemek mümkün. Ortaçağ’a genel anlamda bakışı ve edebiyatın, sanatın, felsefenin, sosyolojinin, psikolojinin vazgeçilmez dekorları arasında yer alan buOrtaçağ'ı Özledim kavramı defaatle sorguluyor olması bilinçli bir adım olarak yorumlanabilir. Siyasî bir argüman olarak Ortaçağ’ı dillerinden düşürmeyen sözde aydın yaftalı sömürge kalemşorlarının, konu hakkında ne kadar büyük bir yanılgı içerisinde olduklarını belgeler ışığında okumak ayrıca gerçekten keyif verici bir durum.

Tarihî perspektif olarak önemli bir boşluğu dolduruyor

Ortaçağ’ı Özledim, şüphesiz sayısal bir veri olarak, düşünce ufkumuzun nitelik açısından bir devlet mirası içerisinde değerlendirildiği vakit, bu yönüyle elbette gerçekçi bir yaklaşımı hak ediyor. Çünkü Ortaçağ vurgusu, bir gerçeklik olarak bugün modern Avrupa olgusunun, o dönemin şartları içerisinde bir kambur gibi sırtında taşıdığı vahşetlerin geri planında duran İslâm’ın aydınlığı karşısında savunma psikozu olarak tersinden yorumlanmaktadır. Oysa göz önünde bulunan belgeli gerçeklerin anlattığı ‘Ortaçağ’, gerçekten de özlenmeyi hak eden bir kavram, olgu olarak karşımızda durmaktadır.

Yazar Fikret Oğuztürk, nitelik ve nicelik açısından, bir milat olarak üç cilt tutan bu esere imza atmakla, tarihî perspektif olarak önemli bir boşluğu doldurmuştur. Eser bütünüyle okunduğu vakit, aydınlıktan korkanların maskelenmiş yüzleriyle birlikte gerçek bilgiler ışığında Ortaçağ ve yaşadığımız çağ şüphesiz daha sarih bir biçimde anlaşılacaktır. Az önce de ifade ettiğim gibi, daha çok siyasî bir argüman olarak duyduğumuz bu kavramın, siyasî veya edebî literatürümüzdeki yeniliği, kavramın genel geçer bir soruşturma sebebi sayılması noktasında engel olmasa gerek. Özellikle özgürlükler konusunda atılması düşünülen bir adımın, bu engele takılı kalması veya zevahiri kurtarma adına dört elle bu kavrama sarınılması işten bile değildir.

Fikret OğuztürkFakat Fikret Oğuztürk’ün uzun bir aradan sonra bu kavram etrafında kafa yorup gerçekten güzide bir eser ortaya koyması unutulmuş bir alışkanlığımızı da hatırlatmış oldu böylece; bizler gerçekten Ortaçağ’ı özledik!.. Evet, bizler özlediğimiz Ortaçağ’da elbette uluslararası arenada siyasî, askerî, içtimaî şartlar dâhilinde söz sahibi idik. Kimliğimiz Müslüman olarak kayda değer bir ağırlık taşıyordu ve özlediğimiz ve gelecek özlemi arasında yer alan tek husus Kevser komşuluğuydu.

Devir değişti ve o köprülerin altından çok sular aktı. Öyle ki, özgürlüklerin önünde sürekli bir ayakbağı olarak duran bu kavramın nitelik olarak anlamına, nüfuzuna yeni Türkiye ile birlikte ya uzak kalmıştık veya hiç vakıf değildik. Aslında bu bilmezlik salt siyasal atmosferin baskısından kaynaklanıyor olsa bile, yine de sessiz bir çoğunluğun nidalar, sayhalar hâlinde çağlara ulaşan suskunlukları da beraberinde taşınıyordu. Mantıkî bir çıkarım olarak Ortaçağ’ın özlenecek bir albenisi, orijinal bir tarafı olmamasına karşın, aradığımız ve fakat kaybettiğimiz nizâmın öncülerini bırakmıştık Ortaçağ denilen insanlık arenasında. Bütünüyle bizim olan bir medeniyet mirası vardı ve bu mirası bizler tıpkı güneş gibi ‘astarımızın iç cebinde kaybetmiştik.’

Yeniden bir model olması ve karanlıkların aydınlanması açısından Ortaçağ

Ortaçağ konusunun dünya tarihi açısından değeri, Avrupa’nın medenî söylemleriyle birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkacak manzara karşısında ister istemez şu zaman dilimi içerisinde fikir dünyamızın acılar içerisinde kıvrandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Ortaçağ, bu yönüyle bizim olan değil, bize düşman olanın çağıydı ve bizim bu noktadaki duruşumuz sözde medenî Avrupa’nın vahşetini, rezilliğini örtbas etmeye veya gizlemeye yetmeyecekti. Bu açıdan yazar Fikret Oğuztürk’e katılmamak mümkün değil. Yani insanlık terazisinin bir kefesinde duran medeniyetlerin sıkleti açısından, ebette ki karanlıkların gizli tarafında duran birtakım engeller bu yönüyle açığa çıkarılacaktı. Yazarın yaptığı da üç aşağı beş yukarı aynı. Yeniden bir model olması ve karanlıkların aydınlanması açısından ‘Ortaçağ’ı Özledim’, bu yönüyle gerçekten Ortaçağ’ı özleyenler için mutlaka okunması gereken önemli bir başucu eseri.

 

Arif Akçalı özlemle yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2016, 14:34
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hüseyin
Hüseyin - 7 yıl Önce

Yanılmıyorsam kitap yazarın çabalarıyla bir matbaada basılmış. Yakın zamanda bir gelişme olmadıysa böyleydi. İyi bir yayınevi görmeli bu kitabı. Görmeli ve sahip çıkmalı. Orijinal ve Arif Bey'in de söylediği gibi yoğun bir uğraş sonucu basılmış bu eserden kimsenin haberi yok gibi. Ben yazarın kendisinde gördüm birkaç defa, başka da rastlamadım bir yerde.

hüseyin
hüseyin - 7 yıl Önce

Batıda avrupanın ortaçağına tanıklık eden o kadar müze var ki. o zamanın giyimi çalgısından tutun herşeyine.

banner19

banner13