Biraz İskender'im, biraz da Süleyman!

Birçok yönetici; kral, padişah, imparator, şah ve niceleri, hepsi güçlerinin, iktidarlarının, saltanatlarının meşruiyetini olabilecek her yoldan sağlamanın peşindedirler. Gücü isterler, güçlü olduklarını düşünürler; daha güçlü olmanın yollarını ararlar ve bu esnada, arada bir yerde, çoğunun pek de beklemediği şekilde, dünyadaki varlıkları son bulur. Zeynep Çavuşoğlu yazdı.

Biraz İskender'im, biraz da Süleyman!

Pehlevanlar cihanda çoh Rüstem-i Zal’em dedi

Hikmet-i İskender ü mülk-ü Süleyman mendedür [1]

demiş Hata’i yani Şah İsmail. Birçok yönetici; kral, padişah, imparator, han, hakan, şah, şehinşah ve niceleri, hepsi güçlerinin, iktidarlarının, saltanatlarının meşruiyetini olabilecek her yoldan sağlamanın peşindedirler. Gücü isterler, güçlü olduklarını düşünürler; daha güçlü olmanın yollarını ararlar ve bu esnada, arada bir yerde, çoğunun pek de beklemediği şekilde, dünyadaki varlıkları son bulur.

Bu kimselerin meşruiyet yolunda en çok başvurdukları yöntemlerden biri de şiir yazmaktır. Her ne kadar tarihçilerin bir kısmı özellikle şiir alanında çok fazla ürün verdikleri için doğulu yöneticilere “görevleri icabı” şiir yazıyor olma durumunu yakıştırsalar da, bence mesele bu kadar hafife alınmamalı. En nihayetinde sanki bu insanlar kalıbın -edebiyattaki fa’ilatünler, mef’uller- üzerine kelime koyup şiir yazıyorlar gibi robotsal bir eylem gerçekleştiriyorcasına, yansıtmak gerçekten çok fazla şeyi gözden kaçırmak olur.

Mesela yukarıda geçen şiir, şiirlerini propagandasının bir parçası olarak görmesi hasebiyle asla göz ardı edilemeyecek -halihazırda üzerine birkaç önemli çalışma yapılmış- bir şair olan Şah İsmail I, nam-ı diğer Hata’i ye ait olup, özellikle iktidar tartışmasına ve dini bir sürü farklı tartışmaya girdiği Sultan Selim I’in şiirleri ile beraber okunduğunda, ortaya efsane niteliğinde ilginçlikler çıkmasına vesile olabilecek bir hazinedir. Beyitte “güç”ü temsil eden sembollere telmih yoluyla ortaya gerçekten, kelimenin tam anlamıyla, “bombastik” bir iktidar güzellemesi ve meşruiyet denemesi çıkaran bu ilginç tarihi kişilik, aslında bunu yapan ne ilk kişidir ne de son olacaktır.

Şah İsmail’in “Divan”ı Türkçedir; Yavuz’un “Divan”ı ise Farsça

Peki, bu beyit bize neler anlatıyor olabilir? Rüstem ve Zal hiç şaşılmayacağı üzere, bütün siyasetname, nasihatname, tarih, fetihname, gazavatname türlerinin en çok beslendiği telmih kaynağı olan, “Şahname” de adı geçen, Antik Pers imparatorlarıdır. Zal ve Rüstem, baba ve oğul olup Zal, Simurg tarafından bilgelikle eğitilmiştir. Oğlu Rüstem ise, zaten henüz doğarken ilginçliğini göstermiş, küçük yaşta fil öldürebilen, devlerin onun korkusundan dağa kaçtığı, peşlerinden gidince de gürzüyle dağı parçalayan yakışıklı biridir.

Safaviler, her ne kadar çoğu kimse tarafından “Farsi” olarak bilinse de, aslında bir Türkmen imparatorluğudur. (Şah İsmail’in “Divan”ı da, ana dili olan Türkçedir. İlginçtir, Sultan Selim’in divanı ise, Farsça’dır -ki zaten entelektüel görünmek için Farsça şiir yazmışçıların dayanaklarından biri de bu durumun kendisidir-) Etki alanı daha sonar İran’a genişleyeceğinden, hatta orasıyla bütünleşeceğinden, etnik arka planları Farsi olarak görülür; yine de Şah İsmail’in burada Rüstem ve Zal’a atıf yapması, aslında zaten kendi içinde, onun da kendini bağdaşlaştırdığı karakterleri görmemize ve hatta nasıl görülmek istediğine dair ipuçları verir. En nihayetinde tahakküm kuracağı topluluk üzerinde, onlara ait bir sıfat taşımak da meşruiyetin bir parçası değil midir? Çünkü Fars'ın mirasçısı gibi görünmek isteyecektir. Ya da Doğu’nun iki kahramanı olan insanlara benzemek?

Yedi iklimin sultanı olmak

Devamındaki “Hikmet-i İskender” ve “Mülk-ü Süleyman” üzerinde daha fazla fikir yürütülebilecek söylemlerdir. İskender ve Süleyman da tarihteki yerleri, güçleri açısından en çok kullanılan iki karakterdir. İskender için durum aslında sandığımızdan daha karışıktır. En azından benim için öyle. Mesela, burada kastedilen İskender, hepimizin anladığı, kâfir’in “Alexander the Great” dediği Makedonyalı İskender, Büyük İskender gibi gözüküyor. Fakat şu unutulmamalıdır ki, dönemi için “koca bir çılgın” diyebileceğimiz Firdevsi, “Şahname”sinde bir yolunu bulup, İskender’i bayağı kan bağıyla Pers (Farsi) yapmıştır. Dahası, bu İskender, Doğu’daki bir geleneğin -ki Firdevsi de bu geleneğin önde giden destekçilerindendir- parçası olarak Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Zülkarneyn (iki boynuz sahibi) adlı bir komutan (kimi tefsir âlimlerine göre peygamber) ile bağdaştırılır. Aynı zamanda yine Doğu’ya ait olan “İskender-i Zülkarneyn” “sahib-kıran”dır. “Yedi İklimin Sultanı” olmanın baş şart olduğu “sahib-kıran” olmak, gerçekten çok da basit bir şey olmayıp, Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, kendi dönemi olan 16. yy’a kadar sadece üç sahib-kıran gelmiştir: İskender, Cengiz Han ve Timur. Ama biz, özellikle biraz ilgisi olunca, padişahların sadece “Şahname” ile sınırlı kalmayacaklarını biliyoruz. Mesela Sultan Mehmed II’nin kütüphanesinde, Batılı tarihçilerce yazılmış İskender’in hayatı kitapları vardır. (Gerçi Fatih Sultan Mehmed’in İskender ile ilgili gariplikleri var: bayağı onu da bir ara etraflıca düşünmek lazım) Şu durumda, Şah İsmail’in sahibi olduğunu iddia ettiği İskender hikmeti ne olabilir?

Bunun tek bir cevabı olabileceği gibi, Şah İsmail aslında yukarıda bahsedilen ve onun dışında mümkün olabilecek bir sürü durumu içine alacak şekilde de bir atıf yapmış da olabilir. Hikmet’in sözlük anlamı “bilgelik”tir. Burada İskender’in öngörülerine bir atıf olabilir ya da hocasının Aristotales olması ve eğitiminin sağlam olması olabilir; “Gordion’un düğümünü” çözmüş olması ona bir “hikmet” sağlamış diye düşünülebilir, ya da “Zülkarneyn” olmanın getireceği “peygamberlik” vasfına bir atıf olabilir; çünkü Şah İsmail gerek şiirlerinde gerekse söylemlerinde, kendini yaratıcının kendisi olarak görmeye kadar söylemlerini geliştirmiştir. Kısacası o dönem için İskender, bizim “Büyük İskender” sandığımız İskender değil. Ama burada Şah İsmail “Şahname”deki İskender’e mi, yoksa “Batı’nın İskender’ine” mi ya da her özellikten nemalanmak için ikisine de mi atıfta bulunuyor, bu tartışılır. Doğu’da Şahname’nin yanı sıra bir de “İskendername”ler yazılır mesela. Ahmedi’nin “İskendername”si bugüne ulaşmıştır. Orada Ahmedi’nin sadece “Şahname”den değil, yine diğer Batılı kaynaklardan da yararlandığını düşünürsek, kafalarda oluşacak İskender imajı acaba neye benziyordur diye gerçekten merak etmekteyim.

Bir tane İskender yok…

Mülk-ü Süleyman” ise, daha genel-geçer bir iddia olup, hem İslam hem de Yahudi kültüründe, Kur’an-ı Kerim’de ve Eski Ahit’te adı geçen, “Süleyman” (Solomon) Peygamber’e bir telmihtir. Karakter olarak farklı olsalar da, iki inançta da ortak nokta, onun dünyanın en büyük devletinin başında mutlak gücüyle bulunmasıdır.

Osmanlı’da bu durumun en sevdiğim örneklerinden biri, Süleyman Peygamber’in kaynaklarda adı geçen ve çokça takdir edilen vezidir; Asaf’a atıfla genelde Osmanlı’da vezirlere karşı övgü için, “Asaf” gibi olmakla alakalı sıfatlar kullanılır. Sultan Süleyman I döneminde ise, sadrazam Lütfi Paşa yazdığı siyasetname kitabına, hem vezir olmasına, hem de başındaki sultanın Süleyman olmasına –hem de belki dönemde yazılan “Süleymanname”lere- atfen “Asafname” ismini vermiştir.

Aslında İskender örneğinde Zülkarneyn’in peygamber olma ihtimali üzerine gidersek, seçtiği iki örneğin peygamber olması da ilginçtir. Her halükarda, “Hikmet-i İskender” ve Mülk-ü Süleyman, sahib-kıran olmak, yedi iklimi yönetmek, Timur olmak, Cengiz Han olmak, peygamber niteliklerine sahip olmak, güçlü bir komutan olmak ve daha niceleri gibi bir sürü herkesin taşıyamayacağı vasfı bir araya getirip bunlara sahip olduğunu iddia etmek ve bunun üzerinden kabul görmeyi beklemek demektir.

Hali hazırda, “Az biraz bilgiyle bile bu yöneticiler ne yapmak istiyor, nasıl görünmek istiyor, hedefleri neler, dünyayı nasıl algılıyorlar ve neyi önemli neyi önemsiz sayıyorlar?” gibi sorular üzerine speküle edilebilecek bir dolu şey ortaya çıkarken, lütfen bu insanların hakkı yenmesin! Yine de, tabii ki, asıl mühimi, bu kısacık cümle ile bile iktidar denen şeyin, ona sahip olma ve elinde tutma isteğinin gücünün dehşetidir, bunu ifade ederken seçilen tabirlerin manalarının kuvvetidir. Ayrıca, Sa’di-i Şirazi’ye göre zalim hükümdar Dahhak’ı devirmiş olan Feridun’un sarayının üzerinde şöyle yazarmış:

Kardeş, dünya kalmaz kimseye                                                                                                                     

Dünyayı yaratana gönül bağla sadece                                                                                                                  

Dünya mülküne sırtını verip yaslanma                                                                                                              

Çünkü senin gibi çoklarını besleyip öldürdü                                                                                                     

Temiz can gitmeye yöneldiğinde                                                                                                              

İster taht üstünde ölelim, ister toprak üstünde [2]

 

[1] Hata’i, “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”, ed. Babek Cavanşir and Ekber N. Necef, (İstanbul: Kaknüs, 2006), 128.

[2] Şadi Şirazi “Gülistan” çev. Hicabi Kırlangıç (İstanbul: Kapı, 2012), 18.

Zeynep Çavuşoğlu yazdı

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2019, 22:07
YORUM EKLE

banner19

banner13