banner17

Bir zelilleşme hikayesi: Yalnızız

Peyami Safa’nın “Yalnızız” romanına bakıldığında kadını yalnızlaştıran dünyanın müsebbiplerini ifşa eder. Kadın çevresini kuşatan dünya tarafından bataklığa itilmiştir, aciz karakteriyle çırpınır ve nihayetinde yalnızlaşır. Büşra Tosun Durmuş yazdı.

Bir zelilleşme hikayesi: Yalnızız

Peyami Safa, belki de gelmiş geçmiş en kallavi oksimoronu son romanlarından birine isim yaparak Yalnızız der. 1951 tarihli bu roman dili, üslubu, edebî değeri bakımından nerede olursa olsun, bizi başlığından vurmasıyla önemli. Zira Safa, kurguladığı karakterlere yüklediği zavallılığı yalnızlık üzerinden sembolize edişiyle, romanda 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan yozlaşmanın ipuçlarını verir. Bahsi edilecek yozlaşma ilginç şekilde Avrupa üzerinden gelen tesire bağlanmış olsa da dönem Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel hegemonyasının tüm dünyada etkilerinin görülmeye başlandığı bir tarih çizgisine düşer. Romanda geçen bu Avrupai yozlaşma her ne kadar tüm toplumu kıskacına almış olsa da özellikle kadın üzerinden işlenmiş olması bakımından dikkat celp eder.

Aslında roman, yakından bakıldığında kadını yalnızlaştıran dünyanın müsebbiplerini ifşa eder. Kadın çevresini kuşatan dünya tarafından bataklığa itilmiştir, aciz karakteriyle çırpınır ve nihayetinde yalnızlaşır. Madde ile mana arasındaki tercihte Meral, Feriha ve Selmin gibi isimler kadını temsilen zelilleşirken, onları bu çıkmaza sürükleyen ise Batı’ya hayran yeni dünya tasavvuru Ferhat, babası, Şakir Bey gibi isimler ve toplum denen mahallenin baskısıdır.

Kadının yalnızlaşma serencamı

Peyami Safa erken dönemlerinde Batılılaşma taraftarlığıyla değişimi şevkle savunmaktayken, son dönem romanları ve fikir yazılarında çözümü, değerlerimizi yitirmeden Batı ile temas içinde olmaya bağlar. Türk İnklâbına Bakışlar kitabında “Garpçıların Programı” başlığı altında, Batılılaşma adına İçtihat dergisinden alıntılayarak kadın için öngörülen değişimi madde madde yazar. Cumhuriyet’le birlikte beklenen, özlenen kadının tarifidir aslında meydana çıkan resim.

Dönem şartları için belki de uç kabul edilecek olan programda kadınların diledikleri tarzda giyinmeleri ve bu konuda müdahale görmemeleri, şeyhülislam efendilerin çarşafa dair beyannameler yayımlamamaları, görücülük âdetinin sona ermesi, kaçgöç âdetlerinin ortadan kalkması, kızlar için tıbbiye mektebi açılması gibi maddeler yer alır. Bugünden bakınca gayet makul görünen bu talepler -zira bunlar dönem için ancak talep olabilecek ütopyalardır- 1912’lerde Batılılaşma cereyanının getirileri olarak büyük bir kesimce şiddetli bir şekilde reddedilir. Hemen ardından girilen savaş ortamıyla kadın üzerinden yürüyen tartışmalar hafifler, hatta Cumhuriyet arifesine kadar atıl kalır. Akabinde, erken dönem şekillenmeye başlayan bu zihinsel dönüşümün yeni toplum anlayışı dairesinde aniden atağa geçmesiyle kadın adına yeni bir dönem de açılmış olur. Ütopya gibi görünen talepler pratikte destek görmenin yanında, aksi istikametteki uygulamaların tasfiyesi geçmişle bağları koparmak adına hızlanır.

Cumhuriyet’le birlikte kadını sosyal hayata, Batılı normlarla dâhil eden bu yeni toplumsal düzen elbette doğrudan kadını bayağılaştırmak, ahlaken düşürmek veya ötekileştirmek amacı gütmez, bilakis eline tutuşturulan, inandığı kurtuluş reçetesinde yazılı olan ilacı bünyeye zerk etmeye çabalamaktadır. Karşımızda eskiyle bağlarını koparmış, yeni toplumun inşasında önemli bir tuğla olarak var olmuş, Batılı çağdaşlarıyla benzeyen yeni profil durmaktadır. Fakat bu dönüşümde ipin ucunu kaçıran, Yalnızız’da da karşımıza çıkan bozguna uğramış kadın, aslında 1950’li yıllarda çok partili döneme girildikten sonra yaşanan ve ilki kadar etkili olan bir diğer kırılmanın ürünüdür. Edebiyat eleştirmenlerince topa konan roman, belki de abartılı ruh tahlilleri sebebiyle ötelenirken, roman üzerinden sosyolojik çıkarımlar yapmak için dönemin toplumsal koşullarına çok yakından bakmak, sağlam ve tarafsız bir arkeolojik kazı yapmak gerekir. Bu sayede trajediden başka bir sona ulaşmayan roman kahramanlarının hayatlarının gerçekle ne denli bağlantılı olduğu sorusu cevap bulabilir.

Simeranya: Kurtuluş ütopyası

Buradan hareketle, romanın yazıldığı atmosferin, 2. Dünya Savaşı sonrasının iki kutuplu dünyasında Türkiye’nin Amerika yanlısı politikaya yönelmesiyle yaşanan ortam olduğu dikkate şayandır. Bu ortamın yarattığı bir ucubedir romanda bahsi geçen kadın. Dönem her ne kadar Demokrat Parti ideolojisiyle belli bir dönüşümü simgelese de şaşırtıcı şekilde Amerikanvari modernleşme cereyanında kalışın da başlangıcıdır. Örneğin süt banyosu yapan çıplak Elisabeth Taylor’un dev fotosu altında yayıma başlayan Time dergisinin Türkiye ayağı görüntüsündeki Hayat dergisi, bu dönemin ürünüdür. Magazin haberciğini Batılı kadın profili üzerinden veren dergi, popüler kültürü, bu kültürün nihai ürünü olan tüketen, Batılı normlara uygun vücuduyla modern kadın imajını, Paris ve Roma modasına uygunluğu olmazsa olmazlar arasında çizer.

Kültürel değişimin en bariz örneği, en yoz şekilde bu ve benzeri dergilerin kapakları arasında Türk toplumuna sunulur, geçmişle bağı koparılmış kadının kodları tam anlamıyla istilaya uğrar. Yani aslında bu istilanın götürülerinin ruh tahlillerine yüksek dozda yansıması, Safa’nın kasıtlı tercihidir. Bu tercihi nihai hedefiyle okumak, yazarın vermek istediği mesajı almayı da kolaylaştırır. Dolayısıyla Safa’ya göre, işin ucu kaçtığında, özgürleşen kadının yozlaşmasına engel olunamadığında, Avrupa’nın hele ki Paris’in karşı konulmaz cazibesi Şark’ın yetersiz Batılılaşmasına galebe çaldığında “yalnızlık” kaçınılmazdır.

Safa bu yozlaşan kadını “manken gibi kıyafet taşırlar, manken gibi de susarlar” derken, hem eleştirir hem de acır. Varoluşsal evrimlerini özgürce yaşayamayan bu kadınlar, aslında hem maddi hem manevi alanda yalnızlığın zirvesindedirler. Roman temelde yalnızlaşmış ve yozlaşmış kadınlar üzerinden yürürken, örnek teşkil edecek, aklı başında tek bir kadın modeli dahi yoktur. Ziyan olmuş annelerin, ziyan olmaktan başka şansı olmayan kızlarıdır ana karakterler. Bunların yanında hepsinin hayatında ortak yeri olan Samim, evveliyatında zevk ve sefaya düşkün, maddeyi manaya seçmiş bir ömür sürüp nadim olmuş, romanın akil ismidir. Bozguna uğramış dünyaya muadil resmettiği, gününden yüz elli yıl sonrasının “Simeranya” ülkesi ile bir ütopya kurar. Aşırı maddeye eğilimli dünyanın eleştirisidir bu. Ancak maneviyatla, arınmışlıkla bu ada ülkesinde kabul görür insan, ah keşke gerçek olsa!

Simeranya yalnızlıktan kurtulmanın müjdesidir Samimce, aslında arınmış kadın bu ülkede mihmandardır gelen gidene. Saflığın, maneviyatın simgesidir. Fakat heyhat, gerçek dünyanın gölgesinde, uzak bir hayal!

İlahsızlaşmış ruhların yalnız insanları

Simeranya’ya dönüşememiş gerçek dünyada ise romanın kahramanlarından Meral’in bıraktığı intihar notunda şöyle yazar: “Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım!” Tutunacak dalı kalmamış bir ruh portresidir Meral. Maddeye duyduğu meyli, iştiyakı tatmin olamamış, maneviyattan uzaklaşmış bir zavallıdır. Samim’in dilinden Safa, bu zavallı yalnızlıkla alakalı; “…. Büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal mahlûk kendi iç dünyasının mahpusu hâlinde, şifasız bir yalnızlığa mahkûm.” der. Modernleşmenin Şark’a attığı en büyük tokattır egosantrik dünya. İnsan merkeze kendini almıştır bir kere, her koyun kendi bacağından asılsındır!

Bugün ziyadesiyle şiddetlenmiş olan bu yeni dünya tasavvuru, madde ve egosu etrafında tavaf eden yeni bir insan inşa etmiş, bu insanın yaratıcısıyla kurduğu bağı asgari düzeye indirerek, benliği ve dolayısıyla toplumu ayakta tutan sac ayaklarının nizamını bozmuştur. Nihayetinde insan yalnızlaşmış, yalnızlığının en zirvesini de ilahsızlaşmış bir ruhla tamamlamıştır. Bu öyle bir tamamlayıştır ki, insana “yalnızız” dedirtecek acayiplikte, yapayalnız bir oksimoron yaratır.

Her ne kadar romanda yalnızlığı kadın üzerinden işlese de Safa, toplumun tamamını etkileyen bu trajediden kurtulmayı, aslında kendi iç yolculuğuna da işaretle şöyle formüle eder: “Bizim ebedî kalmaya namzet tarafımız, herkese, her şeye, her zamana, her mekâna şâmil ve Allah’a bağlı olan, bu şuur üstü bölgemizdir. Onu geliştirdiğimiz nisbette yalnızlık dramımızdan kurtuluruz. Her şeyle, herkesle, her zamanla ve her mekânla, nihayet Allah’la beraber -bir seviyede değil, birlikte- oluruz.” Nihayetinde kurtuluş, ilahsızlık putu yıkılmış bir cemiyettedir...

Büşra Tosun Durmuş, “Bir Zelilleşme Hikayesi: Yalnızız”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.

Güncelleme Tarihi: 06 Aralık 2018, 23:16
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20