Bir medeniyetin anahtarı Osmanlı Türkçesi

"Bir toplumun umumiyetle kullandığı konuşma ve yazı dili, halkın karakterini ve fikir yapısını gösterir. Fikrî yapısı değişen bir toplumun kelimeleri değiştiği gibi kelimeleri değişen bir toplumun da fikir yapısı değişir." Hatice Gülenay yazdı.

Bir medeniyetin anahtarı Osmanlı Türkçesi

“Cihân-ârâ cihân içredür ârâyı bilmezler

Ol mâhiler ki deryâ içredür, deryâyı bilmezler

Harâbat ehline dûzah azâbın anma ey zâhid

Ki bunlar ibni vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler”1

Yukarıda yazılı bulunan beyti anlayabilen, derinleştirebilen ve zevkini tadabilen kişi sayısı günümüzde maalesef oldukça azdır.

Bir toplumun umumiyetle kullandığı konuşma ve yazı dili, halkın karakterini ve fikir yapısını gösterir. Fikrî yapısı değişen bir toplumun kelimeleri değiştiği gibi kelimeleri değişen bir toplumun da fikir yapısı değişir. Kelimeler ve fikirler birbirlerine göre şekil alırken ikisinin yekûnu halkın entelektüel seviyesinden haber verir. Bu sebeptendir ki kullanılan lafzî veya kitabî lisan, sadece insanların fikirlerini iletmede kullandıkları bir araç olmaktan öte kendi başına bir meseledir. Lisan, bir toplumun özü ve kimliği olduğu gibi aynı zamanda o toplumun silahı ve kuvvetidir.

Bir yazar, şahsî fikirleri ve tecrübeleriyle içerisinde bulunduğu toplumun yaygın fikirlerini, ahlâkını ve kültürünü de ister istemez kalemine yükler. Aydının sesi, halkın sesinden izler taşır. İslâmiyet’in edebiyatımıza girdiği dönemden itibaren bu mukaddes yük ve kudsî iz, toplumun umumunda hüküm süren Kur’an ve sünnet esasları ile çerçevelenmiştir. Her kitap O’nu anlamak ve O’nu anlatmak için yazılmış, her hikâyenin sonu O’na çıkmıştır. Bu yüzden her kitaba, tutunduğu kaynağın ışığından yansımış ve mahir olsun veya olmasın her müellifin kaleminden okunmaya değer telifler ortaya çıkmıştır. Kütüphanelerimiz tozlarının silinmesini ve cevherlerinin keşfedilmesini bekleyen bu eserlerle doludur.

Kılıçsız savaş

Kelimelerimizin kültürümüze kök saldığını ve cephede top ve tüfekle savaşarak iman nurunu söndüremeyeceğini anlayan Batı içimize sızar ve bir bilinç savaşına soyunur. Güneşten yüz çeviren ve gölgede kalmayı marifet bilen bizizdir artık. Üstad Necip Fazıl’ın da söylediği gibi Kur’an elimizden alınmadıkça bizi mağlup edemeyeceklerini bilen kâfirler artık tezgâhlarını dilimiz üzerine kurmuştur ve çok yakın geçmişe kadar Türk’ün yol üstünde bulduğu zaman öpüp başına koyduğu iki şeyden biri olan yazımız, mukaddesimiz elimizden alınmıştır.2 Harflerin değişimini müteakiben kelimelerin değişmesi yani İslâm’ı hatırlatan her türlü kelimenin ilmî değeri meçhul bir dil ırkçılığına kurban edilmesi, fikir, ahlâk ve kültürümüzün Kur’an membaından uzaklaşmaya başlamasının ilk olmasa da en önemli adımıdır.

Bu noktadan sonra eskiden mananın ve maneviyatın hâkim olduğu mefhumlar, ruhsuz ve sığ kalıplara sokulacaktır. Mana âleminde Kur’anî bir cünud (asker) olan kelimeler birer birer terhis edilecek, Türk harflerinin İslâm nişanı omzundan sökülüp Batıya sülûk eden eğreti, kaygan bir düzleme oturtulmaya çalışılacaktır. Göz, sırtına tarihin yüklendiği lafızlardan toy bir alfabeye doğru uzaklaştıkça Osmanlı harflerinin menşei olan Kur’an elifbası da mekteplerde yabancı ve zor olarak anlatılan harfler kervanına katılacaktır. Nihayetinde de ne acıdır ki bir Müslüman çocuğun hatırasında İslâm harflerinin yeri birkaç yaz tatilinden ibaret kalacaktır. Müslüman Türk’e yapılan inkılap hakikî hedefine ulaşacak, Müslüman lafzen ve manen Kur’an-ı Kerim’den uzaklaşacak; Türkler, Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e mektubunu, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’yu irşadını, aynı zamanda şair olan Sultan Fatih Mehmet’in divanını eski yazı olarak anacaktır.

Nisyana müptela olan insan unutacaktır. Hâlbuki Türk milleti İslâmiyet’in kabulüyle hakikî hüviyetini bulmuş madde fatihliğinden mana fatihliğine yükselip maddî kılıcına eş bir kılıcı (Kur’an harflerini) kuşanmıştır.3 Sonra yine Türk milleti harflerinin inkılabıyla hüviyetini unutmaya mahkûm edilmiş kendi tarihine ve millî kütüphanesine yabancı konumuna düşmüştür. Genç, ceddinin sadaka-i cariye olan mektubuna ümmi kalmıştır. Endülüs’te olduğu gibi kütüphaneleri yakılmamıştır fakat altı asır hüküm süren ve bir zamanlar dünyanın dört bir yanından âlimlerin akın akın buluştuğu kültür merkezi olan kendi devletinin ilmî birikiminden mahrum bırakılmıştır. Arnold Joseph Toynbee bu inkılaptan şöyle bahseder: “Türkler harf inkılabıyla kendi kaynaklarına el atmak hususunda yabancılardan farksız oldular. Bundan sonra Türk kütüphanelerini yakmaya gerek kalmamıştır.”

Başka bir Batılının, Amerikan Talim ve Terbiye Profesörü Dugi’nin dilinde bu inkılap: “Türklerin eski harflerini kaldırıp atması, kendi hesaplarına, Amerika’nın bütün madenlerinden  mahrum olmasından daha ağır bir kayıptır.”4 

Bugün, bir medeniyetin dinamiği olan gençlerimiz değil Fuzulî, Şeyh Galip gibi edipleri aslî kaynaklarından okuyup sadeleştirilerek estetiği bozulmamış hâlini zevk edebilmek, dedesinin mezar taşını yahut yanından geçtiği bir çeşmenin üzerindeki kitabeyi dahi okumaya muktedir değildir.

1970’lerin Türkiye’sinde Peyami Safa durumun vahametinden şöyle haber verir:

 “Arap harfi bilmeyen bir genç için Türk tarihinde veya Türk edebiyatında orta seviyeyi bulacak kadar derinleşmek imkânsız. Bu genç Naima’yı, Peçevi’yi, Cevdet Paşa’yı okuyamaz. Bunun gibi el yazması, taş basması veya matbu 45 bin eserden hiçbirini okuyamaz. Koca Divan edebiyatı, onun için bir mektep kitabına veya bir antolojiye alınmış nostaljik birkaç manzumeden başka bir şey değildir.”5

“Yeryüzünde bir tek memleket gösterilemez ki orada gençler kazara millî kütüphanelerine girerse bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler. Böyle bir katliam hiçbir memlekette ve hiçbir memleketin tarihinde yoktur.”6

Cemil Meriç aynı katliamı “Mağaralar” adlı kitabında şu kelimelerle özetler: “Harf devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınına çevirir. İrfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur.”

O günün Türkiye’sinde vuku bulan duraksama dönemi bir yana 50 yıl sonra bugün bile Latin harflerine çevrilmiş olan kitap sayısı kifayet edilecek seviyeye ulaşamamıştır. Latin harfleriyle basılmış olan pek çok kitabın yeni baskıları bulunmadığı için bu kitaplara ancak sahaflardan yüksek fiyatlar karşılığında ulaşılabilmektedir. Ayrıca bu kitaplar ekseriyetle ehl-i vukuf olmayan kişiler tarafından çevrildiğinden yazım hataları ve yanlışlarla doludur.

Bütün bunlardan sonra bedihidir ki Müslümanların terakki edebilmesinin yegâne çaresi, bütün terakkilerin kaynağı olan Kur’an’ın ipine yapışmaktır. Çare; Kur’anî harf ve kelimelere, özümüze, birikimimize dönmektedir. Osmanlı Türkçesini öğrenmek ve kullanmak her Müslüman gencin vazifesi, mesuliyeti ve ceddine borcudur.

Hatice Gülenay

Dipnot:

1 “Cihanı süsleyen bu cihanın içindedir, aramayı bilmezler

Balıklar da koca denizin içindeler ama denizi bilmezler.

Harabat ehline azaptan söz açma ey zâhid

Çünkü onlar vaktin oğlu oldular, yarının tasasını çekmezler.” (Hayâlî Bey)

2  İsmet Özel, Dil ve İkrar, Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı, s. 521

3  Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, s. 432

4  Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 362

5 Peyami Safa, Osmanlıca Türkçe Uydurmaca, Ötüken Neşriyat, s. 55-56

6  Peyami Safa, a.g.e., s. 226

Yayın Tarihi: 16 Kasım 2021 Salı 13:00
banner25
YORUM EKLE

banner26