Bir leyle-i Kadr hâtırası ve ihtiyârımız

Yazıyla murat edilen, pandemi şartlarında Kadir gecesine yaklaştığımız şu günlerde, dedelerimizin ve ninelerimizin ihlas ve samimiyetine her zamankinden daha muhtaç olduğumuzu hatırlatmaktır. Salih Karaduman yazdı.

Bir leyle-i Kadr hâtırası ve ihtiyârımız

Hadis-i Şerif’te son on gününün mağfiret olduğunun ve içinde bin aydan hayırlı Kadir gecesinin varlığının bildirildiği Ramazan ayı ile dünya ölçeğinde hepimizi evlere hapseden koronavirüs sürecinin birlikte tecrübe edildiği günlerdeyiz. Dünyanın farklı ülkelerinde virüs tedbirleri kapsamında birçok uygulamaya şahit oluyoruz. Türkiye özelinde yirmi yaş altı gençlere ve altmış beş yaş üstü “yaşlı”lara uygulanan “sokağa çıkma kısıtlaması” devam ediyor. Bazı ülkelerde virüsten kurtulması zor görünen “yaşlı”ların adeta gözden çıkarıldığını ve tedaviye cevap verme ihtimalinin yüksek olduğunun değerlendirildiği hastaların iyileştirilmesinin merkeze alındığını dahî görmek mümkün. Okumakta olduğunuz yazının amacı, söz konusu tedirgin edici akışı vesile edinerek, ihtiyarlarla kurduğumuz ilişkinin ve onlara hangi nazarla baktığımızın gözden geçirilmesine dönük bir katkı sunma arayışıdır. Bu katkıyı bizzat merhume anneannem Sevim Hanım’ın bir Kadir gecesi hatırasını da dikkatlerinize sunarak sağlamayı umuyorum.

“Yaşlı” kelimesinin biyolojik bir öncelik-sonralık ilişkisini çağrıştırdığını göz önünde bulundururken, dilimizdeki muhtelif yansımalarını dikkate almalıyız. Atasözlerimize, deyimlerimize ve günlük yaşantımıza “yaşını başını almış” deyimindeki  çağrışımının yanında “Akıl yaşta değil baştadır” olarak da yansımış. Bu sözcük yerine “ihtiyar” kelimesinin kullanılması daha isabetli olacaktır. Nitekim “hayr”, “muhayyer”, “muhtar” gibi sözcüklerle akraba olan “ihtiyar” kelimesi, “yaşlandıkça” bilgisi, görgüsü ve tecrübesi artan insanoğlunun gittikçe nefsanî ve süflî arzulardan uzaklaşarak kendi “ihtiyar”ını sergileyebilme, kendi “seçimi”ni yapabilme imkânına gönderme yapar. Şüphesiz her ileri yaştaki insanın ihtiyar sahibi olduğunu söylemek her koşulda mümkün değildir lâkin ömrün ilerleyen safhalarının mutlaka dikkate şayan tecrübeler barındığı inkâr edilemez bir gerçektir.

İsmail Kara’da bir Kadir gecesi hatırası

İsmail Kara, Aramakla Bulunmaz isimli eserinde, validesinin Kadir gecesini temaşa etmesine dâir dikkat çekici bir anı zikreder.[1] İsmail Kara’nın annesinden aktardığına göre annesi, Ramazan ayının son on gecesine rastlayan bir gecede, bir grup komşusuyla çıktığı tahta toplama yürüyüşünde şahit olduğu harikuladelikleri ve bu olaya şahitlik eden diğer kadınlarla birlikte yaptıkları duaların kısa süre içinde kabul olduğunu anlatır.[2] Bu satırları ilk okuduğumda büyük bir hayret yaşamıştım. Nitekim 2017 senesinde ahirete tevdi ettiğimiz anneannemin bu hikâyeye çok benzer bir Kadir gecesi hatırası anlattığını hatırladım. Hemen kendisinin yanına varıp eserin ilgili kısmını okudum. Gözyaşları ve büyük bir hayret duygusuyla beni dinleyip Allah’a şükretti. 1927 senesinde Priştine’de doğan ve 1959 senesine kadar burada ikamet eden anneannem, vatan hasretinin baskın çıkması ve şartların elvermesi neticesinde ilk fırsatta eşi ve çocuklarıyla birlikte Türkiye’ye gelir. Önce Zeytinburnu’na, birkaç sene sonra da bugün hâlâ çoğunlukla Balkan göçmenlerinin ikamet ettiği Bayrampaşa’ya göç ederler.

Her bahsettiğinde gözlerinin yaşardığı babası Âsım Bey’in telkinleriyle o günkü Yugoslavya sınırlarında 1930’larda Kur’an ve temel fıkıh bilgileri edindiği medreseye kaydolur. Âsım Bey 1925 senesinde tüm bağ bahçesini satıp Türkiye’ye yerleşmeyi planladığı halde, yaşanan inkılaplar dolayısıyla bu planından vazgeçer ve o sıralar Türkiye’de ikamet eden kardeşine “Ben Türkiye’ye gavurdan kaçmak için gelecektim. Oraya gelip de gavurlaşmaya niyetim yok” diyerek elden çıkardığı birikimini heba etmek pahasına 1959 senesine kadar Priştine’de kalır. Bu tarihte hem ev halkının yoğun baskısı hem de giderek artan Türkiye özlemi sonucunda Türkiye’ye gelir.

1963 senesinde, Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde, yetim yeğenlerini sevindirmek maksadıyla gittiği iftardan sonra yatsı namazını camide eda eder ve yeğenlerinin “bizde kal” ısrarlarına rağmen, evdekilerin merak edeceği gerekçesiyle yola çıkar. Minibüs beklerken bir aracın çarpması sonucu oracıkta vefat eder. Anneannem merhum babasından hem bu “şehadet”i hem de istikamet üzere yaşadığı hayat sebebiyle büyük bir hayranlıkla bahseder ve o sevimli Balkan şivesiyle vird hâlinde “Ne babam vâr idi” der dururdu.

“Kadîm ol şeydir ki evveli hatırlanmaz”

Priştine’de çocukken Kur’an tedris ettiği mahallî medresede yaşadığı hadise şöyledir: Bir Ramazan akşamı dersinde oldukça yoğun bir yağmur başlar. Şiddetli gök gürlemeleri ve ondan kaynaklanan şimşekler gökyüzünü kaplar. Anneannem, burada şahit olduğu ve tıpkı Aramakla Bulunmaz eserinde anlatılan “gök kapısı” hadisesine benzer şeyleri anlatır. Kendilerine ders veren muallime hanım, müşahede ettikleri şeyin “sırrı”na dair bazı bilgiler verir ve yaşamakta oldukları şeyin leyle-i Kadir olduğuna delalet edebileceğini söyler. Hep birlikte Allah’a hamd ederler. Ne yazık ki ismini hatırlayamadığım bu hanımın da içinde bulunduğu muallimelerin, anneannemler medreseden mezun olurken talebelerine hitaben ağlayarak bir konuşma yaptığını ve onlara Kur’an talebesi olmalarından ötürü teşekkür ettiklerini, nitekim esas teşekküre şayan olanın öğretenden değil, öğrenenden kaynaklandığını söylediğini anneannem yine o rakik gönlünden taşan gözyaşlarıyla anlatmıştı. Çocukken gittiği medreseden edindiği ruha sadakat gösterdiği ömrünü “Allah” nidalarıyla hitama erdirdi.

Bilhassa XIX. yüzyıldan itibaren, başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere tüm İslam coğrafyasında yaşanan askerî, siyasî, sosyal ve ekonomik mağlubiyetler serisinin nerede yanlış yapıldığına dâir cevaplarından birisi de, “geleneksel İslam anlayışı”nın yedeğinde bulunan, Kur’an’ı anlamak ve onun ilmiyle mücehhez olmak yerine onu evin en yüksek yerine koyan ama ilminden bîhaber, İslâm’ı sadece mevlit, kandil gibi ritüellere, belli gün ve gecelerde tatbik edilen kurallara indirgeme suçlamasıdır. Klasik dönemde bir pratiğin alışılageldiği üzere yapıldığını ifade etmek için “usul-i kadîm” ibaresi kullanılır. Kadîm’in ne anlama geldiğini izah için ise “Kadîm ol şeydir ki evveli hatırlanmaz” denilir.

Mahallî ve geniş çaplı medreselerde üretilen, paylaşılan, aktarılan ve şerh-haşiye-zeyl gibi yazı gelenekleriyle tahkim edilen geniş ve güçlü bir ıstılah yanında,  Muhammediye, Vasiyetname, Ahmediye, Mızraklı İlmihal, Vesîletü’n-Necat başta olmak üzere birçok eser, Müslüman olmanın her düzey ve “entelektüel” kavrayıştan insana hitap eden basitliğinin bir tür formülasyonu olmuş ve nesiller arası duygudaşlık tesisi ile aktarımın taşıyıcılığını üstlenmiştir. Bunlara ilaveten, kadınların kendi aralarında yaptıkları mukabele, mevlit, çeyiz gibi uygulamalar hâlâ birtakım farklılıklara uğramakla birlikte söz konusu ortak paydanın sürdürülebilirliğini pekiştirmiştir.[3]

Kendi ihtiyarına talip olmak

Anneannemi yaşıtları, dostları, hocaları ve tüm öncesiyle bir zincirin herhangi bir halkası ve o geleneğin organik bir parçası olarak değerlendirmek, ihtiyarlarımız özelinde hatırlamamız gereken bir sürekliliği fark etmemiz bakımından zaruridir. Merhume anneannem, evvelini hatırlamaya kimsenin güç yetiremeyeceği kadar “eski” bir Müslümanlık pratiğini tevarüs etmiş ve kendisi gibi olanlara “atalar dini” yakıştırması yapanların bu yaklaşımlarından habersiz bir ömür sürmüştü. Özellikle yaşlılığının son zamanlarında Azrail emaneti teslim almaya geldiğinde ona “Buyrun efendim, bu dünyada hep nimetlere muhatap oldum, uzun bir ömür yaşadım. Boynum kıldan incedir” deme niyazında olduğunu sıklıkla söyledi. Öyle de yaptı.

1990’ların başında, erken sayılabilecek bir yaşta vefat eden eşinin yokluğu sebebiyle tek başına eda ettiği haccından birkaç yıl sonra umreye gitti. Umreden önce sürekli olarak, hac esnasında meftun olduğu Medine’ye kavuşma duasını dile getirdi. Medine’deki umre vazifesi bittikten sonra ağır bir rahatsızlık geçirerek Mekke’ye mülaki olamadan evine dönmek zorunda kaldı. Medine’ye giderek duasının kabulüne mazhar oldu ancak Kâbe’yi tekrar görme fırsatını maalesef kaybetti.

Anneannem başta olmak üzere vefat eden tüm ihtiyarlarımıza Rahmet-i Rahman dilerken; “Hangi İslam”ın sahih olduğu ve geleneksel İslam”ın fıkhî mahiyeti kastî olarak bu yazının kapsamının dışında bırakılmıştır. Yazıyla murat edilen, Ramazan ve koronavirüsü aynı anda yaşadığımız ve Kadir gecesine kavuşmamıza belki saatler kalan şu anlarda, dedelerimizin ve ninelerimizin ihlas ve samimiyetine rücu edebilmeye her zamankinden daha muhtaç olduğumuza dönük bir hatırlatmadır. Kendi “ihtiyâr”ına talip olan herkes için bu arayış bir vazife olmalıdır.

Kaynakça:

Arpaguş, Hatice Kelpetin. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı, İstanbul, Ensar Yayınları, 2008.

Kara, İsmail, Aramakla Bulunmaz, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2000.

https://www.dunyabizim.com/alinti/ismail-kara-dan-ramazan-ve-kadir-gecesine-dair-h20905.html

 

[1] İsmail Kara, Aramakla Bulunmaz, İstanbul, 2000, s. 16-18.

[3] Konuya dair teferruatlı bilgi için: Hatice Kelpetin Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı, İstanbul, 2007.

Güncelleme Tarihi: 15 Mayıs 2020, 10:17
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26