Bir... Kii.. Üç... Deneme! Söz kontrol!

Ağustos 2011 de ilk baskısı yapılan kitabın Pınar Yayınları tarafından ikinci baskısı yapılmış. Kitap, Mavi Marmara gemisinde İsrail’in saldırısı sonucu şehit edilenlere ve gazilerimize ithaf ile kaleme alınmış. Yasemin Kapusuz yazdı.

Bir... Kii.. Üç... Deneme! Söz kontrol!

 

 

Ömer Karaoğlu, “Yazmak; konuşmak, susmak kadar gerekli,” diye düşünüyor. Faniliği mukadder insanın var etme ve var olma çabasının bir ürünü olarak yaşanmışlıkları, en çok da umudu, dua makamında yazmış. Makam deyince yine dilimde bir ezgi, Ömer Karaoğlu’dan: “Biz dili bağlı… Bir gün konuşur devleşen bedenimiz…” 90’lı yıların başında İmam hatipte, ortaokul birinci sınıf talebesi bir çocuktum Ömer Karaoğlu ezgileriyle tanıştığımda. Müzik derslerinde ezgiler söylerdik. Marşlar, ezgiler söyleyerek çocukça şiirler yazardım.

Başörtüye uy bacım,

Kendini bilirsin öyle.

Namazını kıl bacım

Rabbini bilirsin öyle…

Çocuk masumiyetine gülmek çok yakışırdı, gülümserdik. Marşlar ve ezgilerle kocaman kocaman ruhlara sahip olur, büyürdük. Çocuk halimizle şehit nasıl olunur çok ta bilmezdik ama şehit ölmeyi severdik. En azından Rabbe gülümseyerek kavuşmayı bilirdik ezgilerden. Daha o zamanlarda toprakla dost olmuştuk. Kutlu ayakların değdiği topraklara girmekti, gitmekti niyazımız. Bir kuş olup Mekke’ye uçmaktı...

Yirmi diyalog, yirmi vaaz ile binler selam bize, binlerce nasihat!

Tıpkı yazarı gibi, bizlerle paylaştığı bir tutam anıları gibi, kitap da o denli naif. Okuyucuyu hiç yormuyor. İncinmemiş, incitmemiş inciler… Kuşaklar arasındaki sorunları bile hoş görmüş, insanın kusuruna, Allah’ın varlığına, umudun yok olmayacağına inanmış bir yazar, akademisyen hoca, müzisyen, ağabey var kitapta. Bir de, “biz” varız!

Kederlerimizin, kaderlerimizin ortak olduğu yıllar kitapta çok etkileyici. Onca anı… 98 yılı… İskender Pala’nın tabiriyle, “ilginç zamanlar”dan geçilmekte. Ülkemin sokaklarında, evlerinde, üniversitelerde, huzur kalmamış. Ömer Karaoğlu iktisat fakültesinde, Sakarya’da öğretim görevlisi. Sudan bahanelerle soruşturmalar, sürgünler, görevden almalar… “Unutulanlar mı deseydim?” diye anlatıyor bu bölümleri. Müslüman, hafızasını yanında taşıyan, yaşanmıştan ibret alan insan. “Hafızasını, ceketini ve kitaplarından bazılarını alarak ayrılmış üniversiteden!” Biz de üniversitede öğrenciyiz o yıllarda. Hala ezgi seviyoruz, marş seviyoruz. Gereksiz gerekçelerle okullara alınmıyoruz. Soruşturuluyoruz, sorgulanıyoruz, gözaltına alınıyoruz. Ömer Karaoğlu’nun “Karayel” albümü çıkmamış henüz, “İzler”den ezgiler dinlemeye, söylemeye devam ediyoruz. Kasetimiz volkmenlerimizin içinde duruyor ve hep yanımızda. Ümitvar oluyoruz. “Adı İçin Yaşamak, “Hasret Kafesi” Oturduğumuz yerden, “Ümitvar olunuz, şu istikbal-ı inkılabat içinde en gür sada İslam’ın sadası olacaktır”ı okuyarak ümitvar olsaydık ya! Ama biz marş seviyoruz…

Neymiş, biz meydanlarda marş söylüyormuşuz. Neymiş; o marş, nasıl başlıyormuş? Marş sevdiğimizi nereden duydular ki o apoletli amcalar? Zaten biz emir kullarına (!) marş söylemeyiz. Mikrofon mu açık!... Ömer Karağolu’nun kitabının kapağında da var bir mikrofon. Gayr-ı ihtiyari kitabın kapağına bakıyorum. Aman açık kalmasın mı? Marş söylemiyorduk da ne yapıyorduk ki biz… “Alev alan ateş söner mi hiç…” Biz bunu hep söylüyorduk. Biz kendimize hesap soruyorduk Hâkim Bey! Hesap sor bana! Sen sormasan da, dert dinlemesen de olurdu! Bir maruzatım vardı Hâkim Bey! Geç kaldın mahkemeye? Otobüse yanlış binmişim de!...

Dostlarımız bir bizim, düşmanımız yok. Biz evvela nefsimizin, kendimizin düşmanıyız. Ömer Karaoğlu’nun arkadaşlarından, dostlarından Ahmet Mercan yani Mazlumder yanımızdaydı.

Oyunbozan! Boz oyunu; sen de kazan!

Beş yıl albüm yapmamasını diyaloglardan çıkarabiliyoruz. Müzik tarzının değiştirilmesi isteniyor Ömer Karaoğlu’ndan. Klipsiz olmuyor artık. Fon müziksiz şiir olmuyor ya! Söze kulak vermeden müziği dinle! Düşünme! Ezgiyi, sözlerini anlama! Kliple, resimlere, görüntülere bak gitsin! Şimdi tarz ve imaj da lazım! Mış! Herkes ulaşamasın mış! Hakikaten, “abi” demeseniz de uzak dursanız biraz. Müziğinin adı neymiş? Bizim müziğimizin adı “Bas gaza aşkım bas gaza…” değil, “kalbi diri tutan” müzik… “Kuşlar, sizin kadar hür olmaktı hayalim…” Bir de şunlar olsa ya: “Gönül gönüle verince yol mu dayanır ey dost; yol mu dayanınr?”

Bizden de bir diyolog

(Ağustos 2013’ün güzel bir Ramazan akşamı. Ve güzel bir Ömer Karaoğlu konseri sonrası. Yer: Amasya Belediyesi Konser Alanı)

Abdullah Eren Kapusuz (9 yaşındaki oğlumuz): “Ömer Amca, biz İstanbul’da arkadaşım İbrahim Taha ile seni çok seviyoruz. En sevdiğimiz şarkıcı sensin!              

“Sen benim söylediğim ezgileri, marşları biliyor musun? Ben sahnede söylerken sen de sahne gerisinden bana ne güzel eşlik ettin öyle.

“Biz evde hep senin şarkılarını söylüyoruz ki zaten. Mesela: Bir avuçtuk biz göklere sığmayan… La ilahe İllallah… Savaşa girdin kalbin bin yara aldı beni…”

Bu en kutlu söz ile büyüyor çocuklar hala! Zulme rıza göstermemeyi öğreten, sahnelerde bin kişiyi eğlendirmese de, bir kişinin yüreğine dokunan ezgilerimiz var bizim. Mavi Marmara’da yolcu olan, anılarından biriktirip kitap haline getirerek bizimle paylaşan Ömer Ağabeyimiz var! Eskimeyen, yenidir bizce. Klasiktir ve vazgeçilmezdir. Biz yeniyi görüp eskiyi atan, aşkı bile satın alan, onunla da hava atanlardan değiliz!

 

Yasemin Kapusuz,sahne gerisinden ezgilerle sohbet eder gibi yazdı                                                                                               

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 13:50
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26