banner17

Bir fıtrat, bir mekân, bir tatlı huzur

Yeryüzü bütünüyle bir mescid kılındığına göre hane­lerin tasarlanmasındaki temel ölçütler mahremiyet, korunaklılık, esneklik, öznellik ve diğerkamlık ya da şu fani dünyanın geçici mabetleriyle kurduğumuz ai­diyet bağı üstünden gelişir. Hacer Yeğin yazdı.

Bir fıtrat, bir mekân, bir tatlı huzur

Mekân; en genel anlamıyla nesnenin uzayda kapladığı yer demektir. Lügâtte “olmak” anlamındaki kevn, kıyan, keynûne masta­rından türetilmiş ism-i mekândır ve “oluşun mey­dana geldiği yer” anlamına gelmektedir. Bu yönüyle “kün fe ye kûn” emr-i İlâhîsi’nin tecelli ettiği bir ze­min, bir disiplin; tüm yaratılmışların ve eşyanın vûku bulduğu sınırları tanımlı bir boşluğa atıf yapılır. Eski Yunan felsefelerine kadar varan mekânın mahiyeti daha çok doluluk/boşluk kavramları üzerinden şekil­lenir. Eflatun’a göre geometrik yüzeylerle sınırlı olan maddenin kapladığı ezelî ve evrensel bir kap varken Aristo’ya göre her unsurun tabiatından kaynaklanan hareket, yine onun tabii bir şekilde yöneldiği mekâna doğrudur. Latince “lotus” kavramı ile İngilizce “pla­ce, space” karşılığı olarak; felsefi metinlerin işaret ettiği “khora” terimi hep aynı “nesnelerin kapladığı varlığı zihinde olan boşluk”u ifade eder. İslam düşü­nürleri ise “kuşatan cismin, kuşatılan dış yüzeyi ile örtüştüğü bir iç yüzeyi” tanımlar ki buradaki temel vurgu eşyanın “ihâta edilme”sine yapılır. Öyleyse analitik düzlemde koordinatlarla tanımlanan bir ara yüzden ziyade, bir Kuşatıcı tarafından ihâta edilen “şey”lerin nasıl ve ne şekilde kuşatıldığı, dolayısıyla kuşatmanın da niteliği belirleyicidir. Bu anlamda ilk İslam felsefecisi Kîndi’nin “kuşatanla kuşatılan cis­min son sınırlarının karşılaşması” şeklindeki mekân tarifi insanoğlu açısından düşünüldüğünde aslolanın “tasavvurumuzdaki mekân” olduğu şeklindedir. Öyle ki insan nereye giderse iç dinamiklerini de berabe­rinde götürür, mekân algısı ve diğer tüm yaşamsal pratikleri de aslında bu iç dinamiklerde nasıl mâkes buluyorsa, öyledir.

Işığın, malzemenin, objelerin, koku ve seslerin bir arada oluşturduğu mekân algısı, kâğıtlara çizilen eskizlerden çok farklıdır. Yapının “estetiği”, üç boyut­luluğu, doku etkisi, çevreyle ve insanla kurduğu iliş­ki, iç mekânlardaki renk düzenlemesi, döşeme kap­lamaları, aydınlatmaların yeri, biçimi, açısı ve gücü; duvarların akustiği, mobilya ve eşyaların özellikleri dolayısıyla tüm bunların popüler ifadeyle “aura”sının insanın üstündeki psikolojik etkileri zahiri etkilerin­den çok daha fazladır ve pek de kontrol edilebilir de­ğildir.

Şüphesiz fiziksel özellikleri ile bir mekân, içinde­ki yaşamların kalitesini ve konforunu belli bir düzey­de etkiler -burada mimarlığın mekân tasarımındaki tanımladığı rasyonel “insan yaşantısı”nın bir dizi te­mel gereksiniminden bahsediyoruz. Bu ihtiyaç liste­sinin her bir yapı özelinde belli kriterlerle karşılan­ması sonucu mekândan beklenen misyon neredeyse tamamlanmış olur. Oysa insanın içinde neşvünema bulduğu, salındığı, dağıldığı, toplandığı; zaman za­man arz ve sema arasında seyrüsefer edip, zaman zaman topraktan aşağı mesabelere indiği “iki kapılı bir han”da fiiliyatının sınırları için bu tarif ziyadesiyle yüzeysel kalmaktadır.

Batı’da bireysellik Doğu’da cemaat

Yaşamın zaman ve mekân olmak üzere iki temel sabiteye bağlanmış denklemi bizi, eylemleri illa ki bir mekânda geçen ve bu düzlemden koparılamaya­cak olan “insan yaşantı”sını tasarlamaya itiyor; an­cak bazı ön kabullerde büyük oranda yanılıyoruz ki çıkan ürünler kullanıcıları bir türlü tatmin etmiyor. Ne kadar çok değişkeni hesaba katmış olursak ola­lım elimizdeki parametrelerden oluşturduğumuz çi­zelgeye tik atarak ilerlediğimiz tasarım programları bir şekilde marjinalize oluyor ve çoğu zaman insanın fıtratı ile bütünleşemiyor. Bugün yaşamsal pratiklerin ve ruhsal devinimlerin mimari projelerle tasarlanmış mekânları çoktan aşıp taşarak kabına sığmıyor oluşu, artık bu terazinin bu sıkleti taşımadığını gösteriyor.

Bu cihetle tarihsel süreçte medeniyetler arası arayışlar ve dolayısıyla şekillenmeler de farklılaşıyor. Örneğin mekânsal objelere farklı misyonlar yükleyen Uzak Doğu felsefelerinden feng shuiye göre evrenin yaşamsal enerjisini kontrol etmek ve mekânlara aktarmak mümkündür. Dolayısıyla mekânlar fiziki şartlarının dışında enerjileriyle de insanların yaşam­larını etkiler. Yaklaşık altı bin yıl önce şekillenmeye başlayan bu felsefelerden bilinen ilk literatür, Kwok Po’nun Defin Kitabı’dır. Ve şu cümle ile başlar: “Ejderhanın enerjisi rüzgârla dağılır, suyu görün­ce durur.”

Ateşin rengi kırmızıdır; yaz mevsimini ve güneyi temsil eder. Suyun rengi koyu mavidir; kış mevsimini ve kuzeyi temsil eder. Tabiattaki en doğal kaynak olan ve sarı ya da kahverengiyle sembolize edilen toprak; her türlü yansımanın gerçekleştiği obje merkezidir. Mekânların tasarımında kullanılan ahşap yeşil renkli­dir; yönlerden doğuyu, mevsimlerden ilkbaharı temsil eder. Ve yine doğal bir rezerv olan metal; sonbaharın temsilcisi olarak beyaz ya da altın sarısıyla gösterilir ve yönünü batıya dönmüştür. Mekânlara konulan ağır ya da hafif objelerin, bunların renklerinin, yönlerinin ve konuşlanma biçimlerinin; her birinin bir anlamı, insan ruhu üzerinde belli bir etkisi vardır.

Tabi bütün bunların neşet ettiği topraklardan Batı’da bireysellik ön planda iken, Doğu’da kolektif yaşam ve cem olmak/cemaat olmak esastır. Batı’da kurumsal sistemler, sürekli denetim ve rekabete; Doğu’da ise işbirliğine, tesanüte ve karşılıksız gü­vene yaslanır. Buradan hareketle Batı’da tüm haklar evlilik sözleşmesi, iş sözleşmeleri, kurum sözleşme­leri ile garanti altına alınırken, Doğu’da yasalar ge­rekmedikçe pek kullanılmaz çünkü aslolan ilişkiler­dir, söz namustur, yazılı olmayan değerler daha çok önemsenir. İşte mekânsal tasarımlar ve mekânların insanlar üzerindeki etkileriyle mekândan beklenen mutluluk, huzur niteliği bu noktalarda ayrışma gös­terir. Çünkü Doğulu felsefe en genel hâliyle kolektif mutluluğu bireysel mutluluktan daha çok dikkate alır ve mutluluk algısını da toplum üzerinden yapılandı­rır. Mekânlardaki çok giriş/çıkışlı iç içe geçmiş girift ilişkilerin belirlediği mutluluk ve huzur olgusu ancak “herkes”le birlikte şekillenir. Herkes ve her şey bir­birinden en üst düzeyde etkilenir, eşyanın döngüsü, insanla etkileşimi kaçınılmazdır, komşu komşunun külüne muhtaçtır ve toplumsal sıkıntıların her evde belli bir ağırlığı vardır. Oysa Batı’da insanlar “ken­di ayaklarının üzerinde durma”, “kimseye muhtaç olmama” anlayışıyla yetiştirildikleri için toplumsal bağları zayıf ve kişisel sınır tanımları çok belirgindir. Güvenlik sınırları tehdit edilmedikçe kimse kimseye ilişmez ve dolayısıyla mekânsal algılar da son derece kişiseldir.

Esasında bir toplumsal baskı altında zoraki hu­zur arayışları da, özgürlük ve bireysellik uğruna yal­nızlaşmak bedeliyle devşirilen mutluluk formülleri de kendi içinde ontolojik sorunlar barındırmaktadır. Bugün Kuzey Avrupa ülkelerindeki gelişmişlik düze­yi ve sahip olunan imkânlara karşın yükselen intihar oranları, bireyselleşmenin getirdiği yalnızlık ve mut­suzluğa bağlanıyor. Öte yandan bugün Uzak Doğu fel­sefelerindeki yaşamsal enerjinin kontrol edilmesi ve mekânlara aktarımındaki temel ölçütler de tartışılır hâle gelmiştir.

Küçük güzeldir, az çoktur

Bütün bunların yanında; bir de İslam disiplininden doğan ve Anadolu irfanıyla yoğrularak kemale eren tasavvuf bilinci vardır ki mekânın insan üzerindeki tesirlerine bambaşka bir perspektiften bakar. Temel mutluluk tanımını “tevhid” bilincinden yola çıkarak yapar. Herkesin yaradılış sırrıyla getirdiği baskın esmanın yansımasıyla “hayat”ın bir yönünü tamam­laması esastır. Her bir şahs-ı muhterem, mevcudat zincirinin bir halkası olması hasebiyle hem biriciktir hem de bireyselleşme lüksü yoktur. Mutluluk daha çok iç huzuru yakalamak özelinde ancak hayatı ve mekânları paylaşabilmekten geçer. Yaşadığımız yer­leri sadece fiziksel olarak sınırları tanımlanmış bir mekân, program, biçim ve teknoloji üzerinden değer­lendirilen alan ya da konut olarak değil ev, yuva, hane gibi kâinat ağacının birer yaprağı hükmünde görür. Yeryüzü bütünüyle bir mescid kılındığına göre hane­lerin tasarlanmasındaki temel ölçütler mahremiyet, korunaklılık, esneklik, öznellik ve diğergamlık ya da şu fani dünyanın geçici mabetleriyle kurduğumuz ai­diyet bağı üstünden gelişir.

Zamandan ve mekândan münezzeh olan bir Yaratıcının yarattıklarına emaneten tahsis etmiş ol­duğu tüm nimetler gibi mekânsal algı da bir varoluş biçimiyle oluşmaktadır. Kâinata mümkün olabilecek en az müdahaleyle ve yine topraktan gelen doğal malzemelerle inşa edilecek mekânların geri dön­dürülebilir olması, konut dokusunun “sadece doku­narak” gelişmesine yol açmıştır. Varlığın kendisine saygı göstererek, insanın toprakla ilişkisini kesintiye uğratmadan müstakil konut bahçesinden mahalleye, mahalleden şehre, oradan bütün bir ülke ve yerkü­reye yansıyan mekân algısının fıtratla uyumu göz önüne alınırsa hem ferdî hem de içtimai huzurdaki payı yadsınamaz. Doğal malzemeye yansıyan işçilik teknikleri ruhun inceliklerini ve kemal seviyesini or­taya çıkarırken, çevreyle ilişkiyi öyle doğru bir yerden kurar ki mevcut mahremiyet sınırları ile bütünlüğe ulaşmak mümkün olabilmiştir. Örneğin ev sahibinin bu evin içerisinde yaşarken komşusuyla nasıl bir mü­nasebet içerisinde olmak istediğini ortaya koymasına imkân vererek, evin gölgesini komşunun güneşten faydalanması için başka bir cepheye düşürerek yapar bunu.

Her evin suyla ilişkili bir hacim birimi, bu birimi merkeze alan tonozla örtülü bir eyvanı ve gezinti te­rasının olmasının yanında bazılarının duvarlarında­ki özel tasarım kuş takaları, kesme taş ile örülmüş duvarları, geniş katılımlara olanak sağlayan sofaları, cumbaları, hayatları vardır. “Küçük güzeldir” ve “az çoktur” düsturlarından hareketle iç mekânlardaki döşeme tarzı, nesnelerin ve kullanım birimlerinin konuşlanma biçimi, sükûnetle hareketi dengeler gi­bidir. Tevazu, dozunda çekingenlik ve tabiiliğin yer­leştirildiği haneler üzerinden fertlerin iç dünyalarına tozun, sesin, ışığın, dokunun nasıl yansıdığını da oku­muş oluruz.

Bu toprakların hakiki mekân algısı; şairin bahset­tiği “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” düsturuyla mutluluğu çoktan ya­kalamıştır da sanki kimse bundan haberi yokmuş gibi davranır. Dünyayı tüketen malzemelerin ruhlarımızı da tükettiği son dönemeçte geleneksel kodlarımızı hatırlamaya, yaşadığımız mekânlarda kendimizle bu­luşmaya ihtiyacımız var. Küreselleşmiş, sınırları or­tadan kalkmış rasyonel ortak akıl her türlü konforu ve rahatlığı temin ederken huzurumuza kefil olamı­yor ve camilerimiz dahi mefhumdan ziyade görselli­ğin plastik kalıplarında takılıp kalıyorsa zincirin kayıp halkalarını bulmamız gerekiyor. Oysa Hz. Ali’nin de­diği gibi, “İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı.”

Hacer Yeğin, “Bir Fıtrat, Bir Mekân, Bir Tatlı Huzur”, Bilimevi Kadın Ocak-Şubat-Mart 2019, sayı 8.

Güncelleme Tarihi: 28 Ocak 2019, 15:12
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20