banner17

Bir Arkadaşta Aradıklarınız, Onda Bulmak İstedikleriniz Ne?

her yaşın, her dönemin bir arkadaşlık ölçüsü var. Sosyal sermaye dediğimiz şey başlarda bir avantaj ama sonradan sizi kendisine mecbur bırakan bir aidiyete dönüşebiliyor. Biriyle arkadaş olmak çocukluk ya da gençlik evreninde sıkça rastlandığı gibi garazsız ivazsız bir yakınlık değil. Necdet Subaşı yazdı.

Bir Arkadaşta Aradıklarınız, Onda Bulmak İstedikleriniz Ne?

Hep başkası olacak değil ya, bazen de siz bulunmaz Hint kumaşı olursunuz. Size ihtiyaçları vardır, yana yakıla peşinize düşerler, “Sen olmazsan olmaz!” derler, “Düş önümüze!” derler, “Seninleyiz her daim, arkan sıra seni takip edeceğiz.”, “Olmazsa yan yana, olmazsa bir imzan yeter.” derler.

Size önerilen yol arkadaşlığıdır. Yanınızda bitenler, sizden medet umanlar, kırk yılın başı ilk kez bir talepte bulunanlar, sizi yanlarında görmek isteyenler, hepsi sıradadırlar. Basit bir karar vereceksinizdir, onlarla yola çıkacaksınızdır, hem de birlikte hem de gittikleri yer her neresiyse siz de oraya onlarla gideceksinizdir.

İçinde bir sesi, gözünde bir yüzü kaldıysa onu nasıl unuturdunuz?

Çocukluk, ergenlik ve hatta erken gençlik dönemlerinde kurulan arkadaşlıklar sık sık sekteye uğrasa da çoğu akılda kalacak bir iz bırakmasa da yine de o dönemlerdeki keşiflerin başka hiçbir tecrübeyle karşılaştırılamayacak kadar güzel sayılabilecek çok özel tarafları vardı hep. Bir kere, daha başlardaydık, seçimlerimiz ne kadar duygusal olursa olsun birkaç elemeyle en iyisine ulaşmak zor değildi. Hiç unutmam, günlük arkadaş değiştirdiğim günlerim de vardı, o gün bugündür kendisinden asla vazgeçemeyeceğim kadim dostlarım da. Unuttuğum arkadaşlarım kesin vardı, görsem asla tanımam, ama bir iki kelamla bir iki göz atışla anında hatırlayacağım çok eski arkadaşlarım da olurdu. İçinde bir sesi, gözünde bir yüzü kaldıysa onu nasıl unuturdunuz?

Gerçi yola çıkmak eskiden şimdiki kadar üzerinde kafa yorduğumuz bir şey değildi. Biriyle arkadaş olmak, en kötüsü birlikte öbür mahallenin çocuklarından dayak yemek olabilirdi, belki uzaklarda bir şeftali bahçesinden doyumluk şeyler yürütmek, bazen arkadaşınıza göz kulak olmak, bazen de eğer kazara hafiften şeytana uyup arka sokaklardan şöyle bir ihtişamla geçilecekse eğer birbirinize göz kulak olmaktı. Benim arkadaşlıklarımın faturası ağır değildi. Birlikte bisiklete binip açıldığımız günlerde arkadaşsız bir şey yapmak zaten mümkün değildi.

Birlikte uzun yürüyüşler yaptıklarımızın çoğunun "davayla mavayla" alakası falan yoktu. Şimdi oturmuş, dünya görmüş şu malûm havamızla yanımızda bir arkadaş Tunalı Hilmi’den Kızılay’a sallana sallana ve birlikte aklımız sıra bir uzun yol tepiyoruz, ama ne onda ne de bende adamakıllı konuşabileceğimiz bir mevzumuz oluyor. Ya ne güzel günlermiş o eski çocukluk günleri. Birbirimizin ağzından laf almak için yarışırdık. Birbirimize söz bırakmazdık. Kısa paçalı pantolonlarımızla sık sık birbirimizin önüne önüne geçerek dediklerimizi duyurmak isterdik. Arada ittiriverirdik birbirimizi duy diye, arada itekleyiverirdik birbirimizi kulak ver diye. Hem ne çok güzeldi, yanımızda biri varsa ve eğer burnumuz her zamanki gibi bir karış havadaysa, ilerde 5-10 yıl sonra sizi hayretler içinde bırakacak bir sürü hikâyenin asıl sahibi olmamız an meselesiydi. Resmen faildik, resmen her taşın altından biz çıkardık, arkadaşlıklarımız güzeldi, hep yaşasın isterdik. Özlerim ben o günleri, çok çok özlerim.

Hayatımız kaç kişinin elinde rehin?

Şimdi öyle değil. Bende öyle, başkalarında nasıl, bir şey söyleyemem. Yeni keşfettiğimiz arkadaşlarla bu saatten sonra çelik çomak oynayacak hâlimiz yok. Oturup bir şeyler konuşulabilir, birkaç çay içilebilir, birazdan gelen mesajın çağrısına uyarak söz nerede ne hâlde ilerlerse ilerlesin öylece orada bırakıp kalkıp eve dönerdik. Eskiden bizi bağlayan hiçbir şey yoktu, şimdi hayatımızın Azrail’e gelene kadar başka kaç kişinin elinde rehin olduğunu inanın bilmiyorum.

Öyle oluyor, insan kendine ses arıyor. Kendinden yaşça çok ufak insanlarla muhabbetin bir ayarı var, bunu biliyorsunuz. Sizden yaşça büyük olanlarla aranızdaki hiyerarşinin arkasında sadece makam mansıp yok ki. Başka şeyler de var. Edep, erkan, ahlak, gelenek, kültür falan derken, bütün bu eşikleri layıkı veçhile geçmek gerek dediğinizde orada o saatte kurduğunuz muhabbetten geriye sadece diplomasi kalıyor. Karşı cins ayrı hikâye, akrabayı taallukat ise zaten hep alacaklı.

Bir arkadaşta aradıklarınız, onda bulmak istedikleriniz ne?

Yine de her yaşın, her dönemin bir arkadaşlık ölçüsü var. Deneyimlerimiz, bizimle bugünlere kadar erişmeyi başaran bakiyenin içinde kültür de var bilgi de. Sosyal sermaye dediğimiz şey başlarda bir avantaj ama sonradan sizi kendisine mecbur bırakan bir aidiyete dönüşebiliyor. Biriyle arkadaş olmak çocukluk ya da gençlik evreninde sıkça rastlandığı gibi garazsız ivazsız bir yakınlık değil.

Şimdikilerde insan yanındakine bir kere öyle ince bir yoklama çekiyor ki bu sizi incitmeye yetiyor. Sahi siz nereden gelip nereye gidiyorsunuz? Bu saate kadar hangi iklimlerde nefes alıp verdiniz? Kimleri tanırsınız ortak isimlerden? Hem siz Avrupa gördünüz mü? İstanbul’da ne kadar kaldınız? Göçmen misiniz mübadil mi? Ah üşenmesem ne cin fikirli sorularım var, şimdi burada bir çırpıda sıralayabileceğim.

Bu dediklerim biliyorum çoğumuza tuhaf hatta bir hayli yapay gelecektir. Oysa Allah için kendinizi bir yoklayın. Kendinize bu saatten sonra bir arkadaş edinmeye karar verdiğinizde onda aradıklarınız, onda bulmak istedikleriniz ne olacaktır?

Şimdi biri size arkadaşlık teklif ettiğinde bu hiçbir zaman mesela bizim Ali’ye etrafındakilerin teklif ettiği gibi bir şey olmayacaktır. Sizinkisi ne şurada bir kafede oturup birkaç şey laflamaktır ne de anlık bir ilgiyle birbirinizde gördüğünüz şeyi biraz daha yakından görmektir. Sizin arkadaşlığınızın limitleri farklı olacaktır, içinde illaki samimiyet olacak, illaki feraset, illaki basiret, ee biraz da sadakat olacaktır.

Ne dersiniz?

 

Necdet Subaşı

Güncelleme Tarihi: 01 Haziran 2018, 17:38
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20