Beyin-Besin Arası Diyalog

Acaba yediklerimizin beden ve ruh hâlimiz ile yaptığı interaktif iletişim esnasında anlatmak istedikleri nelerdir? Nasıl olur da ufak bir besin insan üzerinde bu denli etkili olur?

Beyin-Besin Arası Diyalog

Her gün biraz daha değişen ya da değiştirdiğimiz dünyamızdaki insanın da stabil kalmadığı âşikârdır. İnsanoğlu olarak, zaman içerisinde bedenen değişiklikler yaşarken duygu ve düşüncelerimizde de anlık değişiklikler yaşayabiliriz. Ruh hâlimizin ve bedenimizin değişkenliği yediklerimizi bile etkiler. Hatta yediklerimiz sadece midemizi dolduran ve bedenimizin ayakta kalması için çabalayan bir kaynak olmaktan çıkarak ruh hâlimiz ile iletişim kurar. Acaba yediklerimizin beden ve ruh hâlimiz ile yaptığı interaktif iletişim esnasında anlatmak istedikleri nelerdir? Nasıl olur da ufak bir besin insan üzerinde bu denli etkili olur?

Anne karnına düşüşümüzden ölümümüze kadar hayatımızın büyük bir kısmında kendimizi beslemekle meşgul oluruz. Yaşamak için bunu yapmak zorundayız. Uygun iklim sağlandığında kıyafetsiz ya da evsiz olarak yaşam faaliyetlerimizi sürdürebilecekken besinsiz yaşayamayız. Binlerce belki de milyonlarca çeşidi olan besinlerden her birinin ayrı bir görevi olduğunu biliyoruz. Peki, aramızdaki ilişki sadece “Yedim bitti” olarak mı kalıyor? Bu besinler yalnızca bize enerji veriyor olsalardı ihtiyacımız kadarını tüketiyor olmaz mıydık?

Teknolojinin hayatımızı bu kadar kolaylaştırmadığı zamanlarda bugün tek tuşla hallettiğimiz pek çok iş için yüksek efor sarf ediliyor ve dolayısıyla daha çok besine ihtiyaç duyuluyordu. O hâlde günümüz teknolojisi ve şartları düşünüldüğünde daha az besine ihtiyaç duymamız gerekmez mi? Böyle bir kıyaslama maalesef ki mümkün değil. Dünyanın gitgide şişmanlaşmasından anlıyoruz ki yediklerimize duyduğumuz ihtiyaç her geçen gün artıyor. Çağımız bize besin değerleri bakımından fakir ama enerji bakımından yüksek  yiyecekleri yani kalitesiz beslenmeyi getirdi. Matematiğe göre harcadığımız enerji azaldıysa yediklerimizin enerjisinin de azalması gerekirdi. Durum bunun zıttı olduğuna göre bu dengeyi bozan birileri var.

Yediklerimizi Kimler Yönetiyor?

Hayat yoğunluğumuzun içinden buna bir örnek verip yediklerimizi yönetenleri bulalım bakalım. Örneğin, birinci derece yakın akrabamızın bir evladı oldu ve tebrik etmeye gidiyorsunuz. Yapılan ilk işlerden birisi en yakın tatlıcıdan baklava alıp oradakilere dağıtmaktır. Aslında aç değilizdir fakat baklava bize seslenir: “Beni yemelisin, bu çok mutlu bir an!” ve hemen karşılık verir, lokmayı ağzımıza atarız. Bir diğer örnek, mesela sınav günü güzelce kahvaltı yapmışızdır ve aslında tokuzdur. Sınava çok az vakit kala stresten karnımız guruldamaya başlar. Kendimizi birden kantine doğru yürürken buluruz. Bir yandan yağ kazanından gelen kızarmış patates kokuları, bir yandan tost makinesinden gelen karışık tost kokuları karşısında hangisini yersek sınava yetişiriz diye düşünürken çikolata seslenir: “Beni yemelisin, stresini geçirir mutlu ederim.” İçimizdeki ses hiç değilse bir çikolata yer, anlık stres atarım düşüncesini fısıldar. Anlaşılan o ki duygularımızla bağdaştırdığımız birkaç besin var ve ihtiyacımıza bakmadan onları yiyoruz. Stres, mutluluk, üzüntü gibi duygulardan dolayı yiyoruz da yiyoruz. Peki, yöneteni bulduk mu sizce? Ne yani cansız bir varlık beni ele mi geçirdi? Hayır, tabii ki işin içinde duygusallık var!

Duygularımızla Oynayan Yiyecekler

Son dönemlerde “Comfort food” yani “Stres azaltan yiyecekler” olarak adlandırılan bir terim ortaya çıktı. Kulağa ne kadar havalı geliyor değil mi? Olumsuz duyguları giderip olumlu duyguları arttırdığına inanılan yüksek karbonhidrat içeriğine sahip basit, işlenmiş ve hazırlaması kolay olan kültürel yiyecekler… İşte bu gruba hamur kızartması olan lokmayı alabiliriz. Zorlu ve yorucu İstanbul trafiğini aşarak buluştuğumuz arkadaşlarımızla yediğimiz lokma bize dedi ki; “Mutlu ol, sakin ol, ben buradayım.” Mademki lokma bu kadar iddialı da neden iki saat sonra o sakinlikten eser kalmıyor da yine tekrar tekrar lokma yemek istiyoruz? İşte burada hormonsal olarak lokmaya cevap veriyoruz! Stres hormonumuzu aşağı çeken lokmaya baş kaldırarak hormonumuzun sesini yükseltmeye başlıyoruz. Bu yüksek karbonhidratlı besinlerle yaşadığımız ufak bir sürtüşmedir; onlarla pek iyi anlaşamayız. Bizi bu çaresizliğe sokanları hemen tanıyalım; rafine toz şeker, rafine beyaz un, glukoz-fruktoz gibi şuruplar.

Pozitif Enerjili Yiyecekler

Basit ve işlenmiş gıdalarla hoş bir münasebette değilken bizim yoldaşımız olan her daim destekçi besinlerimiz de var hamdolsun. Strese karşı daha dirençli olmamızı sağlayarak tam anlamıyla pozitif bir ruh hâline bürünmemizi kolaylaştırıyorlar. Örnek verecek olursak; meyve-sebzeler (Özellikle sarı, turuncu, kırmızı, mor, mavi renktekiler), omega-3 yağı (Balık, ceviz, semizotu, keten tohumu), triptofan amino asidi (Muz, ananas, süt, yumurta…) ve kakao diyebiliriz. Her gün yeterli miktarda tüketilen meyve-sebzeler bize iyi bakar, vücutta güzel reaksiyonlara girer ve huzur verir. Meyve-sebze tüketenler daha uzun süre enerjik olurlar.

Tüm Çabalar Boşa Gidebilir!

Takdir edersiniz ki besinlerimizden tek taraflı fayda beklemek mantıksız olur. Eğer vücudumuza girdikleri ilk andan itibaren konaklayacakları sağlıklı bir mekân vermezsek ne onların bize ne de bizim onlara faydamız dokunur, çöp olur giderler. Ağzımızdan giren her besinin karşılaştığı ilk yer sindirim mikrobiyotamızdır. Sindirim mikrobiyotası dediğimiz yapı, içimizde yaşayan ancak bize benzemeyen canlı minik organizmaların oluşturduğu, sağlıklı olduğu zaman bağışıklığımız (İmmün sistemimiz), beynimiz (Sinir sistemimiz), hormonlarımız (Endokrin sistemimiz) için çalışan yoldaşımızdır. Mikrobiyota, hem çok güçlü hem de çok narin bir doku olduğu için anne karnından itibaren değişim içindedir ve en çok da yediklerimiz içtiklerimiz bu değişimi etkiler!

Demek ki sağlığına dikkat etmemiz gereken bir de mikrobiyotamız varmış. Durumlar mikrobiyotada iyiyse “Besin-Mikrobiyota-Beyin” iletişim ağı olumlu sonuçlar doğurur. Bunun en güzel belirtisi de mutluluk, sakinlik, açık bir zihin demektir. Düzensiz uyuyup, sürekli oturup, az su içip, yağlı ve fast food tarzı beslenip Allah korusun mikrobiyotamızı bozduysak mikrobiyota-beyin iletişim ağımız kopacaktır. Hatta yuttuğumuz besinin faydası yerine zararı olabilecektir.

Mikrobiyotayı Bozmak Ruh Hâlini Bozmaktır!

Bu yapıdaki bozulmaların maalesef depresyon, kaygı bozukluğu, biliş bozukluğu ve nice davranışsal bozukluklarla ilişkili olduğu bilinmektedir. Neyse ki sadece bir hafta bile dengeli, sağlıklı ve yeterli beslenmek yapının tamir edilmesine yardımcı oluyor. Buna ek olarak insanlarla birlikte yemek, oburca değil de sakince yemek, lokmaları güzelce çiğnemek, her lokmada şükür hâlinde olmak sindirimi kolaylaştırıyor. Beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmek için hiçbir zaman geç kalmış değilizdir. Mikrobiyota bizimdir ve sağlam bir iletişim kurmak istediğimiz zaman onu iyi besleyerek güzelce anlaşabiliriz.

Tek Seçenek

Batı tarzı beslenme dediğimiz beyaz şeker, rafine edilmiş buğday ve yüksek hayvansal yağların tüketiminin artması ciddi psikolojik bozukluklar doğuruyorsa bize emanet edilen ruhumuza iyi bakmak için bu zararlı besinlerden uzak durmak mecburiyetindeyiz. Keza bir diğer emanet olan bedenimize -mikrobiyotamıza- da her gün sebze-meyve, su, tam tahıl ürünleri, kurubaklagil, kaliteli protein, bitkisel yağ vererek iyi bakmak mecburiyetindeyiz. İyi bir ruh hâli ve beden için tek seçeneğimiz kaldı o da: “Besin-Beden-Beyin” iletişimini korumak!

Zeyneb Hüdanur Alban

Hüma Dergisi, Ağustos-Eylül 2020, 5. Sayı

Yayın Tarihi: 28 Aralık 2020 Pazartesi 18:42 Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2020, 18:57
banner25
YORUM EKLE

banner26