Beni bu kitap büyüttü, ya seni?

Babam bir gün ellerinin arasında onunla odama geldi. Kırmızı kitabımı sessizce masanın üzerine bıraktı. “Ara verdin. Bu sınavı çok önemsiyorsun ama hayatının hesabını buradan vereceksin, unuttun mu?” diyerek çıktı.

Beni bu kitap büyüttü, ya seni?

 

Bir yetişkin için güzel geçirilmiş bir çocukluk kadar kıymetli bir şeyin olamayacağına inananlardanım. Yaşlandıkça, hadi daha hafif tabiri ile büyüdükçe daha mı çok dönüyoruz çocukluğumuza? Canımız yandığında kollarına koştuğumuz insanların sayısı azaldığından mıdır geçmişe bu sık kaçışlarımız? Şimdilerde çocukluğumu tavan arasında bir sandığa benzetiyorum. Kimi zaman sandığı döküp ne var ne yok hatırlamak isterken buluyoruz kendimizi bazen bir sesin, bir kokunun, sararmış bir resmin mihmandarlığında olmadık zamanlarda gidiyoruz çocukluğumuza. Bazen de geçmiş hep yeni ve diri olarak yanı başımızda duruyor.

Ah benim naif anneciğim, hanım hanımcık bir kız çocuğu beklerken birkaç erkek çocuğuna bedel bir kıza sahip olmuştu. Bundandır hatırı sayılır onca yaramazlıkla dolu bir çocukluk yaşayıp rivayetleri hâlâ akraba meclislerinde anlatılan bir sürü anıya sahip oluşum. Oysa ben ortada dolaşan tüm o anılara rağmen ısrarla ve en çok birini hatırlıyorum / hatırlamak istiyorum belki de. Kimse hatırlamıyor mu, yoksa önemsiz bir ayrıntı mı sanılıyor bilmiyorum ama bende etkisinin ne denli büyük olduğunu yaşım ilerledikçe tekrar tekrar fark ediyorum.

Dedim ya yaramaz bir çocuktum ve her biri ayrı bir yazı konusu olacak kadar büyük yaramazlıklarım vardı kendi tarihimde! :) Ama ailemi en çok zorlayan, dillere destan özelliğim uykuyla aramın açık olmasıydı. Uyumak hayata ara vermekti ve ben hayatı kaçırmak istemeyen bir çocuktum. Nasıl keşfettiler, nereden buldular bilmiyorum ama bir gün beni uyutacak şeyi buldular. Hatırladığım sahne hep aynı oysaki. Ne yazık ki onunla tanıştığımız o ilk günü hatırla/ya/mıyorum.

“Bu kitapta neler var?” diye sormuştum bir gün ablama

Benim gibi uyku kaçkını bir çocuğu bile koşa koşa yatağa götüren şey ablamın kırmızı kapaklı kitabıydı. Akşam yemeklerinden sonra ablamın bir bebeği tutar gibi şefkatle onu ellerinin arasına aldığını ve uzuuuun uzun ona baktığını hatırlıyorum. Ablam öğrenciydi ve benim çocuk aklımca onun bu kadar çok vakit geçirdiği kitap ancak ders kitabı olmalıydı. Ama bu kitap aynı zamanda bir masal kitabıydı da. Uyku vaktim geldiğinde ablamın parmakları sayfaları arasında dolaşır, sonra karar verip okumaya başlardı bir yerden. Bazen bana bazı isimler söyler, “Hangisini okumamı istersin?” diye sorardı. Kimi zaman da onun sormasına fırsat vermeden ben heyecanla çığlık atar ve en sevdiğim masalın ismini söylerdim. Masal bazen bitmezdi ve ertesi gece anlatmaya (ben okuduğunu sanıyordum) devam ederdi ablam.

Hem ders hem masal kitabı olan bu kitaba merakımın iyice arttığı bir gün “Bu kitapta neler var?” diye sormuştum ablama. Ablam uzun ve açıklayıcı bir cevap vermek yerine “Bizim için her şey var.” demişti kısaca. Ablam bir çocuğa verdiği cevabı unutsa da ben unutmamış olacağım ki evde bir şeyi halletmek için hararetle tartıştıkları bir an koşup ablalarımın kitaplarının durduğu küçük kitaplıktan onu alıp gelmiştim “Bunda her şey var, buraya bakın!” diyerek.

Onunla tanışmamla aynı dönemlerdeydi sanırım, babam akşam eve gelirken 2 paket kraker getirir olmuştu. “Abc kraker”… Çay saatinde krakerler bir tabağa boşaltılır, yere serilen örtünün üzerine önce benim adımı, sonra da evdeki herkesin adını teker teker yazardık babamla. Babam yazmayı bitirince bana bırakır, onun yazdıklarını taklit ederek isimlerimizi bir de ben yazardım. İsimler önemliydi benim için, onun adının “Kırmızı Kitap” olduğu gibi.

Biraz daha büyüdüğümde yaz tatillerinde onu okumayı öğrenmiştim artık. Ben okuyordum, babam dinliyordu. Babamın yanında okumak imamın önünde okumaktan daha heyecanlıydı benim için çünkü onu okumayı öğrenmemin babamı ne kadar mutlu ettiğini gözlerinden görüyordum.

Muhabbetimizin daim olması için emek vermem lazımdı bu sevgiye ne de olsa

Aradan zaman geçti büyüdüm, üniversite telaşı sardı beni ve onu ihmal etmiş olacağım ki babam bir gün ellerinin arasında onunla odama geldi. Kırmızı kitabımı sessizce masanın üzerine bıraktı. “Ara verdin. Bu sınavı çok önemsiyorsun ama hayatının hesabını buradan vereceksin, unuttun mu?” diyerek çıktı. Babam neden böyle kısa konuştu, ne düşündü, kızgın mıydı kırgın mı hatırlamıyorum. Ama kapı kapanırken gözyaşlarım artık onun sayfalarını ıslatıyordu.

Sonraki yıllarda daha da bağlandık birbirimize. Onu anlamak için elimden geleni yapıyor, bana ondan bahsetsin diye bulduğum her hocanın eteğine yapışıyordum. Farklı farklı mealler almak, onları altlarını çize çize okumak, birbirleri ile mukayese etmek, sorular çıkarmak, araştırmak artık benim için en zevkli uğraşlardan biriydi.

Bir gün onu yanımda taşımanın, altını çizmenin yetmediğini, bendeki sevgiyi doyurmadığını gördüm ve onu gönlümde olduğu kadar aklımda da taşımaya karar verdim. Tek tek ezberlemeye başladım cümlelerini. Fakültenin son yılı pek çok arkadaşım sınav, iş telaşına düşmüşken ben ona koşuyordum her fırsatta. Aksi bir zamanda bu işe gönül verdiğimi söyleyenlerin sayısı hiç de az değildi, oysa ben sevmenin vakti olmadığını biliyordum.

Ona yaklaştıkça aramızdaki bağın kuvvetlendiğine inanıyor, her gün ilmek ilmek sevgimi dokuyordum. Muhabbetimizin daim olması için emek vermem lazımdı bu sevgiye ne de olsa.

Bir olmaktan çıkıp iki kişi olana kadar onunla aramdaki ilişki hep böyle devam etti. Ondan bir gün uzaklaşsam ertesi gün daha çok koştum ta ki evimizin üçüncü ferdi dünyaya gelene kadar. O ağlaması ile bize selam vermeden aylar önce adını seçmiştim: Adı Furkan olmalıydı onun gibi. Hakla batılı ayıran, doğruyla yanlışı gösteren bir önder olmalıydı. Eğer böyle olursa oğluma her seslenişte onun gibi olması için dua etmiş sayacaktım kendimi.

“Adın bir dua oğlum her seslenişte

Adın gibi yaşa her bir nefeste…”

Sonra öyle zamanlar geldi ki o beni bırakmasa da ben onu ihmal ettim, unutmasam da eski değerini veremedim ona. Bocaladığım zamanlar oldu, altından kalkamadığımı sandığım yüklerle karşılaştım. Kendimi olduğu kadar onu da üzdüm, mahrum ve mahzun bıraktım bir köşede öylece.

Rabbimin sonsuz lütuf sahibi olduğunu ve hatalara karşı sabırlı olup beklediğini gösterdi zaman. Rabbim merhameti ile lütfetti de onu tekrar sundu avuçlarıma sımsıkı tutayım hiç bırakmayayım diye.

Şimdi ben onu bir daha bırakmamak için şöyle dua ediyorum: “Rabbim sana olan secdelerimi artır, secdelerine olan muhtaçlığımı artır ve unutturma bana Rabbim yalnız sana muhtaç olduğumu. Rabbim kitabına olan iştiyakımı artır, öyle ki gözlerimin görmediği, ellerimin dokunmadığı, gönlümün hemhal olmadığı tek bir ayet dahi kalmasın. Ve Rabbim tüm bunlardan sonra kavrayışımı artır ki onunla hem dünyamı hem ahiretimi bedbaht olmaktan kurtarayım...”

 

Asiye Yerebatmaz yazdı

Güncelleme Tarihi: 17 Ağustos 2013, 15:54
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13