Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Bizim evin başköşesinde şiir otururdu

Yaş olgunlaştıkça şiirin inşa edici etkisini daha bir kuvvetle hissettim. Tasavvuf ve dinî kitaplar hayatımızın en önemli parçasıydı. Zaten sözlü olarak devam eden bir kültürün pekiştiricileriydiler.

Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Bizim evin başköşesinde şiir otururdu

Hayatımızı kitaplarla paylaştığımız bir evde yetiştim. Babam rahmetli okumaya meraklıydı. Başucu kitapları arasında divanlar en önemli yere sahipti. Hemen her gün okumaya zaman ayırırdı. Memuriyet hayatının büyük bir kısmını görevli olduğu kütüphanelerde geçirmişti. Ben ilkokuldayken de Yavuz Selim Öğretmen Okulu’nda kütüphane memuruydu. Bakımsız durumda olan kitapları kurtarmak için cilt yapmayı öğrendi. Okul idaresinden hiçbir şey talep etmeden kendi memur maaşıyla malzemelerini aldı, bütün kitapları teker teker ciltledi. Fırsat buldukça babamın yanına koşuyordum. Ufak tefek cilt işlerini bana da öğretti. Mesela şiraze örmeyi, formaları sırttan delerek dikiş yapmayı, cilt bezini karton kapağa boşluk bırakmadan düzgün bir şekilde yapıştırmayı öğrenmiştim. Ciltlerine parmak izlerimizi bıraktığımız o kitaplar hâlâ duruyorlar mıdır, bilmiyorum.

Kütüphanede hem babama yardım ederdim hem de raflardaki kitapları okumaya çalışırdım. Ama nedense rahmetli babam kitap seçimime müdahale etmedi. Belki de kütüphanedeki bütün kitaplara aşina olduğu için bir sakınca görmemişti. Ben okumayı biraz abartmıştım, yaşımın kaldıracağı kitaplardan ziyade dünya klasiklerine yöneldim. Derinine vâkıf olamasam da okuduğum kitapların etkisinde kalıyordum. Mesela Anna Karenina’yı okuduğumda çok sarsılmıştım. Bana en ağır gelen kitap nedense André Maurois’nın (andremorua) İklimler isimli romanı olmuştu. Daha sonraki yıllarda o dönemlerde okuyup kavrayamadığım romanlara tekrar döndüm. Ama İklimler’i tekrar okumaya heves etmedim.

En yoğun okumalarımı o dönemlerde yaptığımı söyleyebilirim. Kütüphanenin dışında evdeki küçük kitapçıklar, hayal dünyamın ufuklarını genişlettikçe genişletiyordu. Günümüzün tekniği karşısında son derece sönük kalan bu kitaplar baskı kalitesinin aksine çocuk dünyamızı bin bir âlemin renkleriyle boyuyordu. Adlarını unuttuğum masallardaki, rengârenk, mis kokulu çiçeklerle süslü bahçede elindeki gülü koklayarak tüller içerisinde uzun etekleriyle süzülürcesine dolaşan peri padişahının kızı, fıskiyeli havuzun kenarına konmuş güvercinler, estetik dünyamızı da biçimlendiren görüntüler hâlinde zihnimize yerleşiyordu. Kaf Dağı ve Zümrüdüanka kuşu sonsuzun hasretini düşürüyordu gönlümüze. Rüyasında bir güzelin ya da bir ermişin elinden bade içen âşıkların hikâyelerinde parmağımızın ucuyla da olsa yakıcı aşk ateşine dokunuyorduk. Hayber Kalesi’nin Fethi, Hazreti Ali’nin Cenkleri, Dede Korkut Hikâyeleri gibi kitapların ahlak şuuru uyandıran etkisi vardı. Heyecanla okuduğumuz bu kahramanlık hikâyelerinden yiğitliğin, mertliğin, özü sözü doğruluğun inceliklerini de öğreniyorduk. Yine o çağlarımda her zaman rahmetle andığım ve Türk Edebiyatı dergisi için kendisiyle bir röportaj da yaptığım Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını çok okumuştum. Hikâyelerinin kahramanlarıyla âdeta birlikte yaşıyordum. Kemalettin Tuğcu savaş yıllarının acılarıyla yoğrulmuş nesildendi. Kitaplarındaki kahramanlar da yokluğun, yoksulluğun, kimsesizliğin içerisinde pişerek olgunlaşan çocuklardı. Tuğcu, kahramanlarının dertlerine ortak olmamızı, hüzünlerini, üzüntülerini, çok derinlerimizde hissetmemizi sağlayan bir samimiyetle yazıyordu. Çünkü kendi de o dünyada yaşamıştı. Çektiği bütün sıkıntılara ve acılara rağmen kitaplarında hep ümidi aşılar, gayretli insan için yolların açık olduğunu vurgulardı. Nurlar içinde yatsın.

Yavuz Selim Öğretmen Okulu’nda yaşadığımız yıllarda elektrikler gece on ikide kesiliyordu. Evdeki küçük feneri yorganın içine tutup gündüz bitiremediğim kitabı o cılız ışıkta okumaya devam ediyordum. Bunu da gizli yapıyordum. Çünkü gözlerimin bozulacağından duyulan endişe yüzünden fener ışığında okumama izin yoktu.

Liseli yıllarda Varlık Yayınları’nın küçük kitapçıklarına dadanmıştım. Andre Gide, Lamartine, Stefan Zweig, PanaitIstrati, Piyer Loti, Oscar Wilde, O Henry, Knut Hamsun o yıllarda tanıştığım yazarlardan aklımda kalanlar. Tabii yaş gereği romantizm ağır basıyordu, Edgar Allan Poe’nin “Anabelle” şiiri ile rahmetli Bekir Sıtkı Erdoğan’ın “Marya” isimli şiirini dilimize pelesenk etmiştik. Edebiyat kitaplarımızda yer alan yazarların eserlerini okumanın dışında Kerime Nadir, Reşat Nuri (ille de Çalıkuşu), Yakup Kadri, Hüseyin Rahmi, Mahmut Esat Karakurt romantik çağlarda en çok okuduğum Türk yazarlarıydı. Peyami Safa, Ahmet Rasim, Refik Halit, Abdülhak Şinasi Hisar, Halit Ziya Uşaklıgil lise son sınıfta yakınlaştığım yazarlarımızdandı. Yine Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin, Victor Hugo, Balzac, Zola, Stendhal, Dickens gibi dünya edebiyatından isimler, lise son döneminde yoğun şekilde hayatıma girdi.

Bizim evin başköşesinde şiir otururdu. Kendisi de şair olan babam divan edebiyatına meraklıydı, aşk derecesinde Fuzûlî hayranıydı. Divanı ezberindeydi. Dostlarıyla bir araya geldiğinde mısralarla konuşulurdu. O yüzden şiirin benim dünyamdaki yeri çok özeldir ve hayatımın her döneminde şiirden uzaklaşmamaya gayret etmişimdir. Yaş olgunlaştıkça şiirin inşa edici etkisini daha bir kuvvetle hissettim. Tasavvuf ve dinî kitaplar hayatımızın en önemli parçasıydı. Zaten sözlü olarak devam eden bir kültürün pekiştiricileriydiler.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı üniversite yıllarımda tanıdım. Benim üniversitede olduğum zamanlarda sağ-sol davaları gündemdeydi. O yüzden daha çok fikir kitaplarına yöneldim. Hem sağdan hem soldan okumaya gayret ediyordum. İkbal’e hayrandım, hâlâ da hayranım. Daha çok Nurettin Topçu, Mehmed Âkif, Gandi, Che Guavara, Lenin gibi dava adamları ilgimi çekiyordu. Kenarından köşesinden felsefeye de takılıyordum. Çağın en çok sözü edilen akımı varoluşçuluğu işleyen filmlere merak sarmıştım. Batı dünyasının çıkmazlarını çok iyi yansıtıyordu bu filmler.

Üniversite sonrasında okuma hızım inişe geçti. İş hayatı ve koşuşturma ne yazık ki beni bu hazdan mahrum etti. Şimdilerde artık dağınık şekilde fikir, sanat, edebiyat kitaplarını karıştırıyorum. Bazen iki üç kitaba birden başlıyorum. Hiçbirini tamamlayamadan yarım bıraktığım çok oluyor. Şevkle okuyup bitirene kadar elimden bırakmadığım kitaplarla dopdolu günler geride kaldı. Bir teselli olarak; “sağlık olsun” diyorum, “o günlerin bıraktığı izler de değerli”

Belkıs İbrahimhakkıoğlu, "Sağlık Olsun", Bilimevi Kadın dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 2018, sayı 6.

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 15:51
banner12
YORUM EKLE

banner19