Bakkal Mustafa

Mahalle bakkalı olmak sadece bir esnaf olmak anlamına gelmiyordu bir zamanlar. Fakirin gözetilmesi, açın doyurulması ve parası olmayana kara kaplı veresiye defterinde yer açılması da mahalle bakkalının hasletlerindendi. Harun Selvi yazdı.

Bakkal Mustafa

O gün, o serin ve yağmurlu Pazar sabahının ilk saatlerinde, üstümü örten yorganı bir elimle kaldırıp hafifçe araladığımda,  kendimi tuhaf, tarifi imkânsız bir mutluluğun içinde bulmuştum.

Bahçedeki dut ağacının dallarından, sararmış yapraklarından süzülerek odama dolan cılız güneş ışığı da o an, tıpkı bir kandil gibi ruhumu aydınlatmış, beni ışıklar içinde yüzen lâtif bir varlığa dönüştürmüştü adeta.

Mutluydum.

Mutluydum mutlu olmasına da, benim bu birden bire ortaya çıkıveren mutluluğumun asıl sebebi, o sakin ve huzurlu Pazar sabahının getirdiği büyüleyici güzellik kadar, yasemin ve ıhlamur kokan sokağımızın bakkalının o gün, tam da o gün yapacağını duyurduğu büyük fiyat indirimiydi aslında.

Aslında o gün, benim tek gözlü bir evde yaşayan, üstelik kıt kanaat geçinen sefil bir öğrenci için bundan daha güzel bir  haber, bundan daha güzel bir gelişme olamazdı.

Ama işte o sırada, emektar bakkalımızın u bir kaç gün içinde kapanıp gidecek olmasını düşünmek de beni kedere boğmuş, tasfiye edilen mallarını ucuza alabilecek olmanın getirdiği mutluluğumu bir anda yok etmiş, beni derin bir kaygının, acı ve tatlı bir çok hatıranın da içine sürüklemişti...

1990’lı yılların sonlarına doğru, önce marketlerin, ardından süpermarketlerin acımasız rekabetine dayanamayarak kapanan birçok bakkal gibi, sokağımızdaki Balkan Bakkaliyesi de bu rekabetten nasibini almış, bir çok müşterisini kaybetmiş, semtimizin neredeyse her bir köşesinde açılan ve üstelik büyük bir hızla yayılan bu devasa market zincirlerine karşı amansız, acımasız bir rekabetin içinde bulmuştu kendisini.

3. Balkan savaşı

Bu dönemde, bakkalımız Hacı Osman amcanın uyguladığı kendine özgü satış teknikleri ve ustaca manevralar, Balkan Bakkaliyesi'nin bu tehlikeyi de atlatmasına imkân tanımış, şiddetli esen fırtınanın mümkün olduğunca az bir hasarla geçip gitmesini sağlamıştı.

Öyle ki Hacı Osman amca bile bu dönemde verdiği mücadeleden her laf açıldığında; "3. Balkan Harbi zaferi bu yiğenim!" diye büyük bir gururla söze başlar, Zortaş adlı marketi sokaktan nasıl da püskürttüğünü, nasıl da karşısında dayanamayıp bir ceylan gibi kaçıp gitmek zorunda kaldığını sokağımızın o rutubet kokulu kahvesinde bizlere ballandırarak anlatıverirdi.

2006 yılının sonlarına doğru gelindiğinde ise, artık yaşı iyice ilerleyen Hacı Osman amcamızın da ne bakkalda duracak tâkati, ne de hevesi kalmış, nihayet, uzun yıllar sonra aldığı bir kararla bakkaliyenin idaresini çocukları Mustafa ile Murtaza'ya bırakmıştı.

Murtaza'nın henüz daha yaşının küçük olması, ortaokula gitmesi ise bütün bu ağır yükün Mustafa'nın sırtına binmesine yol açmış, ama aynı zamanda, Mustafa abi'nin "Bakkal Mustafa" ünvanını kazanmasına da vesile olmuştu. Üstelik o gün, Hacı Osman amcanın o mavi önlüğünü sırtına ilk geçirdiği günün sabahında, ihtiyar babasının nasihatlerini dinleyip iki gözü iki çeşme ağladığında, "Bakkal Mustafa" olmanın sadece bir meslek sahibi olmak anlamına gelmediğini de kavramış, fakirin gözetilmesinin, açın doyurulmasının da bu mesleğin bir parçası olduğuna inanmıştı Mustafa abimiz.

Ve işte o günden sonra da, Bakkal Mustafa abi artık her sabah istisnasız, tıpkı babası Hacı Osman amca gibi önce dükkânın önünü bir sulayıp süpürmüş, sonra yine her zamanki gibi dükkânın camlarından aşağıya plastik top filelerini sarkıtmış, küçük mavi tüpleri, boş kola kasalarını, elma, patates, portakal ve limon sandıklarını, mangal kömürü torbalarını, 5 litrelik pet su bidonlarını, cips paketlerine ait rengârenk reyonları ve o büyük dondurma dolaplarını sokağın kaldırımına çıkarmış, sabahın erken saatlerinde bırakılan ve üzeri kalın bir bezle örtülen bir kasa dolusu taze ekmeği de dışarıdaki camekanlı ahşap ekmek dolabına yerleştirmişti.

Her şey bakkaldan alınırdı

O yıllarda, sokağımızın neredeyse her sakini, evinin hemen her ihtiyacını Bakkal Mustafa'dan temin eder, kuru fasulyesinden pirincine, nohutundan mercimeğine kadar tüm bakliyatları toz şeker, çay, yumurta, yara bandı, kibrit, çengelli iğne, gaz yağı, tuz, çamaşır suyu, dikiş ipliği, don lastiği ve Arap sabununa varıncaya kadar aklınıza gelebilecek hemen her şeyi veresiye alır, aybaşında ödenmek üzere Bakkal Mustafa abinin o meşhur kara kaplı defterine yazdırırdı.

Benim ise okula gittiğim günlerde, sabahın o ilk saatlerinde dükkana her girdiğimde, burnuma inceden çarpan deterjan kokularıyla birlikte, bakliyat çuvallarından, bisküvi paketlerinden, peynir ve zeytin tenekelerinden, taze ekmek, tahin helvası, lokum kutuları, kolonya şişeleri, sabun kalıpları ve gazete kağıtlarından yayılan türlü kokular, bu bakkalın eskimiş ahşap raflarından, rutubetli döşemelerinden, sararmış ve boyası dökülmüş dolaplarından yayınlan kokularla birleşir, çocukluğumun o horoz şekerli, leblebi tozlu günlerine götürür, sanki hiç büyümemişim ve sanki hayatımda hiç bir şey değişmemiş gibi beni oracıkta öylece bekletirdi.

Kapı eşiğinde beklediğim tam bu sırada, Bakkal Mustafa abinin usulca yanıma yaklaşıp "İbo hayırdır" diye sormasıyla birlikte ise, işte o zaman da birden kendime gelir, bu beni çocukluğumun tatlı hatıralarına götüren hayaline veda ederdim...

Bakkal Mustafa abimiz muzip ve neşeli biriydi. Örneğin dükkandan içeriye girip her sigara almak istediğimde, tıpkı bir Maraş dondurmacısı gibi sigarayı bana doğru önce bir uzatır, tam elimi uzatım almak istediğimde hoop yukarı kaldırır, sonra bir kez daha uzatır, ama bu sefer de vermez diğer eline aktarırdı. İçimden bir "la havle" çekip şöyle son bir hamle yapmak istediğimde ise, bu kez de sigarayı önce belinin arkasından, sonra bacaklarının arasından dolandırıp hızla yukarı fırlatır, ardından o iri ve hantal cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikle zıplayıp uzanarak fırlattığı bu sigarayı havada yakalardı. Ama en sonunda mutlaka, benim o melül ve mahzun bakışlarımdan etkilenir, "yav şaka İbo'cum şaka" diyerek gönlümü alır, özellikle o son plonjon hareketinden duyduğu derin pişmanlıkla üzülüp sırtımı sıvazlar ve bu kez  gerçekten ama gerçekten sigarayı bana uzatırdı.

Ben ise tam o sırada, tezgahın hemen üstünde duran teraziyi, o da olmadı köşedeki levyeyi kapıp oracıkta Bakkal Mustafa abinin kafasına geçirmeyi isterdim ama şu veresiye defterinin kırk yıllık hatırı, şu "Mustafa Abicim sonra öderim" cümlesinin arkasında yatan acı gerçekler, beni bu düşüncelerimden hızla uzaklaştırır, çizilen karizmamı, yerlerde sürünen itibarımı bir kenara bırakır, içimden gizlice saydırmakla yetinirdim. İşte o an, sergilediğim bu mûnis ve mütevekkil tutum, Bakkal Mustafa abinin de hoşuna gider, onun o küçük burjuva hayallerini harekete geçirir, gizli kompradorluk hevesini de tatmin ederdi.

“Yok” yoktu bakkalda

Bir de basit bir radyo pili almak istediğim zamanlarda, "Pahalısından mı vereyim İbo Efendi?" diye önce nazikçe bir soru sorar, beni ucuzuna tenezzül etmeyen zengin biri havalarına sokar, gizlice gururumu okşardı. Bu sorusuna, "yok abi normal" diye cevap verdiğim de ise çoğu kez, etrafına yüksek mütevazilik ödülü dağıtan biri gibi kendisine de bundan pay çıkarır, böylelikle de, hem ucuz da olsa malını satmış olmanın verdiği haklı gururla kendisiyle övünür, hem de, ucuza yönelen tercihimden yola çıkarak kendisinde tuhaf, anlamsız bir üstünlük görürdü.

Bense böyle durumlarda bu kez farklı davranır, pirinç çuvalının içindeki metal küreği kapıp önce Mustafa Abinin ağzına sokmayı, sonra bir tur çevirip o altın sarısı dişlerini damaklarından almayı düşünür, ardından aynı küreği bu kez bir fırın küreği gibi ileri geri itip, en sonunda da çenesinden teğet geçecek şekilde sağdan sola doğru bir kavi çizmeyi ve Mustafa abinin o lanet olası ağzını tam ortasından ikiye ayırmayı hayal ederdim.

Ama o an, ben bu hayali kurarken Mustafa abi de boş durmaz, kasanın hemen karşısındaki duvara monte otuz yedi ekran Grundig televizyonunda seyrettiği Cüneyt Arkın filmini düşünür, "daha ne bekliyorsun İbo" dercesine gözlerimin içine bakar ve o kahrolasıca pilleri alarak bir an evvel çekip gitmemi isterdi. Üstelik o sırada bir tahsildar, toptancı yada müşteri gelse bile istifini bozmaz, yerinden kımıldamaz, seyrettiği filmin en heyecanlı yeri olan kovalamaca sahnesinin de bitmesini beklerdi.

Keyfi yerine geldiğinde ve mesela peynir istendiğinde ise, önce önlüğünün kollarını kıvırıp hafifçe yukarı kaldırır, elini peynir tenekesine daldırıp bir kalıp peynir çıkarırdı. Sonra peynirin kenarından bir parça keserek bıçağın sivri ucuna takar, müşterisine doğru yavaşça uzatır ve tatmasını sağlardı. Daha sonra da peynir kalıbını bir yağlı kağıdın üzerine bırakır, bir kısmını keser ve baskülünde tartardı. Bütün bu merasimin ardından ise Bursa işi bıçağın kenarına yapışmış peynir kırıntıları da dil atılarak yalanır, böylelikle de, peynir kesme bıçağı da sterilize edilir ve gerekli hijyen sağlanırdı.

Bakkal her şeyi bilir

İkna kabiliyeti de bir hayli yüksekti Mustafa abinin.

"Yapılan araştırmalara göre" diye gayet ciddi söze başlar, örneğin şu elinde görülen pilin normal pillere göre en az on kat daha fazla uzun ömürlü olduğunu anlatır, kaşla göz arasında müşterisini ikna eder ve en pahalı olan pili o zavallıya aldırırdı. Ya da “biip” marka kireç önleyicinin, “biip” marka kireç önleyiciye göre bilmem kaç kat daha fazla etkili olduğunu söyler, Madonna'nın bile bu kireç önleyiciyi kullandığı iddiasında bulunur, müşterilerin bilinç altına derinlemesine nüfuz ederek inatçı olanını dahi ikna etmeyi başarırdı.

Bakkalda bulunmayan bir şey sorulduğunda ise asla "yok", "bizde bulunmaz" gibi şeyler söylemez, "kalmadı, ama yarın gelecek" tarzında müşterisine ümit veren, tekrar uğramasını telkin eden cevaplar verirdi Mustafa Abi. Hani "Lorenzonun yağı var mı Mustafa abi?" diye soracak olsanız, "olmaz mı, ama az önce bitti" diye cevap verir, sanki aslında varmış da yoğun talep sonucu tükenmiş gibisinden de bir hava estirmeyi ihmal etmezdi dükkânda. Ya da örneğin süt kalmamışsa eğer, "ayran verelim abla ayran" der, ayranın aslında sütten ne kadar da çok faydalı olduğunu, şu sıcak yaz günlerinde ne kadar iyi gideceğini, sütün aslında öyle zannedildiği kadar iyi bir şey olmadığını anlatır, konuyla ilgili şöyle kısa bir nutuk çeker, müşterisini bir güzel aydınlatırdı.

Mutafa Abi aynı zamanda tam bir ekmek arası tutkunuydu.

Bazen öğlen vakti acıktığında, bir limon sandığını yada gaz yağı tenekesini ter çevirip üzerine eski bir gazete kağıdı serer, dumanı tüten taze bir ekmeği de alır ortasından ikiye bölerdi. Bu ekmeğin arasına kimi zaman pastırma, helva, beyaz peynir ve kavurma, kimi zamanda kaşar peyniri, salam, sucuk ve yumurta doldurur, kâh ekmeğinden ısırır, kâh da çayından bir fırt çekip aç karnını doyururdu. Kimi zaman da canı çektiğinde kendisini tutamaz, küçük bir tencerede haşladığı fiyonk makarnaları, zeytinyağlı dolmaları ya da bir sahan dolusu acılı menemeni bütün bir ekmeğin arasında boşaltır, taze ekmeğin kenarıyla kapların dibini sıyırır, daha sonra da "şlip, şlip" sesleri çıkararak parmaklarını yalardı.

“Kiralık dükkân” tabelası

Dükkanda yumurta kolilerinin bulunduğu köşede, mermer tezgahının hemen üstündeki bölümde, ızgaraları kararmış, eski bir tost makinesi bulunur, onun hemen yanındaki ahşap zeminde de içinde erimiş yağ topağı bulunan kirli bir margarin kasesi dururdu. Pelteleşmiş yağ topağının tam merkezinde ise yere kırk beş derecelik açıyla bakan bir de bıçak bulunur, bu bıçakla alınan nebâti margarin yağı kimi zaman kaşarlı, kimi zamanda Ksucuklu tostların üstüne sürülürdü.

Mustafa abinin küçük tüpte sucukla yumurta yaptığı günlerde ise keyfine diyecek olmaz, ağzı kulaklarına varırdı. O gün, kulplu bakır tavaya doğradığı neredeyse bir kangala yakın ve yüzde yüz malak etinden mamul fermente sucuğun üzerine yedi sekiz tane yumurta kırar, kısık ateşte belli bir süre pişirir, üzerine de bir tutam acılı Maraş biberi serperdi. Daha sonra da tıpkı bir pötibör bisküvisini çaya batırırmış gibi davranır, o muhteşem sucuklu yumurtadan aldığı lokmayı şöyle bir eliyle tartar, bir su bardağının içindeki demli çayına bandırıp olabildiğince hızlı bir şekilde ağzına atardı. En sonunda da mutlaka, karnının artık doyduğunu belli eder ve göbeğini sıvazlar, içtiği iki buçuk litrelik pet şişedeki kolanın da etkisiyle şöyle bir geğirir, o an içinizde ağzının ortasına kürekle vurma hissi uyandıran bir eyleminden sonra da, açma kapağının hemen altındaki şifreyi otuz iki seksene gönderirdi.

Ve işte böylece de, hayatı bir rüzgâr gibi önünde sürükleyen zaman da hızla akıp geçiyor, bakkal Mustafa abiyle geçen günlerimiz birer hatıraya dönüşüyordu.

Şimdi, şu serin ve yağmurlu Pazar sabahının ilk saatlerinde, bakkalımızın camına asılan "Kiralık Dükkan" ilanını hatırladığımda, bütün bu hatıralar yerinden fırlayıp bir ok gibi kalbime saplanıyor, boğazımdan aşağıya inen dikenli bir ele dönüşüp ruhunu sarıyordu.

Sokağımızdaki bakkalın kapanmasıyla çocukluk günlerimizden kalan bir mekan daha tarihe karışacak, bir büyülü zaman dilimi daha hayal olacaktı.

Kaynak: Harun Selvi, "Bakkal Mustafa", Dem dergisi, 2016, sayı 5.

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 12:09
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
mutlu akgün
mutlu akgün - 2 yıl Önce

Yazarın ellerine sağlık, bizi bizden aldı ve inanın bakkal mustafa ile tanıştırdı

banner19

banner13

banner26