banner17

Aydınlanma Sonrasında Metafizik Alandaki Tahtından İndirilen Güzellik

Aydınlanma ile Tanrı anlayışı bir tarafa bırakıldığından güzellik, Tanrının yarattığı bir değer değil, insanların kendilerinin keşfettiği bir olgu olarak anlaşılmaya başlandı. Aydınlanma ile gelişen yeni sanat anlayışı güzelliği, aşk ekseninden çıkarıp arzu eksenine yerleştirdi. Emel Topçu yazdı.

Aydınlanma Sonrasında Metafizik Alandaki Tahtından İndirilen Güzellik

Güzellik konusu filozofları ilk çağlardan beri meşgul etmiş. Antik Yunan’da erkek güzelliği de önemli bir konuymuş. Buna karşı Sokrat, ruh güzelliğinin dış güzellikten daha önemli olduğunu savunmuş. Dağınık saçları, bakımsız vücudu, koca burnu ile Atina sokaklarında her önüne geleni sorguya çekmiş. Erdemden bahsetmiş. İnsan için en üst derecenin erdemli olmak gerektiğini insanlara anlatmış. Onları düşündürmüş. Öğrencisi Plato da güzellik meselesi ile ilgilenmiş. Güzelliğin ideal âlemden bir mesaj ve davet olduğunu belirtmiş.

Plato’ya göre yaşadığımız bu dünya gerçek değil, ideal dünyanın bir yansıması. İnsanların görevi, bu yansıma içinde gerçek dünyayı anlamak. Bunun yolu da güzellikten geçiyor. Çünkü asıl dünya, her şeyin mükemmel ve güzel olduğu bir dünya. İdeal dünyanın varlığını, bu dünyada hiç bir şey mükemmel olmadığı hâlde, bizim havsalamızda onların mükemmel hâllerinin ve formlarının olması ile açıklıyor Plato. Mesela bu dünyada hiç bir şey tam bir daire şeklinde değil ama daire denince hepimizin havsalasında aynı mükemmel daire formu canlanıyor. Bu dünyada ideal formları, o güzellikleri anlarsak gerçek dünyayı da anlamış olacağız. İnsanlar bu dünyaya o asıl dünyadan bir yolcu olarak geldiler ve geri oraya dönecekler. Bu sebeple görevleri ideal dünyayı anlamak ve gerçek güzelliği bulmak. Güzelliğin en büyük sembolü de kadın yüzü. O yüzden ilk çağlardan beri sanatçılar, o ideal kadın güzelliğine ulaşmak amacıyla heykeller, resimler yapmışlar.

Güzelliği ilâhî âlemden alıp yere indirmek

Güzelliğin ilâhî kaynaklı olduğu anlayışı, aydınlanmaya kadar sürüyor. Eski çağlarda güzellik gerçek ve doğruyu içinde barındıran bir değer olarak ele alındığından bütün sanatçılar, Tanrıdan gelen o güzelliği en ideal şekilde resmetmeye çalışıyorlar. Botiçelli de modeli Simonette Vespuçi’de bu tanrısal güzelliği görmüş ve onun modelliğinde Venüs’ün Doğuşu tablosunu resmetmişti. Aydınlanma ile Tanrı anlayışı bir tarafa bırakılıp güzellik, Tanrının yarattığı bir değer değil, insanların kendilerinin keşfettiği bir olgu olarak anlaşılmaya başlandı. Tabiatın sırları yavaş yavaş keşfedilince ressamlar, insan güzelliğini önceleyen resimler yapmak yerine tabiatı bütün ihtişamı ile gösteren ve insanın da o tablolarda, arada bir detay olarak kullanıldığı resimler yapmaya başladılar.

Bu tür resim anlayışı 1750-1930 arasında devam ederken özellikle 1930’lardan sonra sanat-güzellik anlayışı kaybolup orijinallik anlayışı ön plana çıkmaya başladı. Artık kişi merkezli ve onun istek ve arzularını yansıtan bir sanat anlayışı yayılmaktaydı. Plato’nun ayrımını yaptığı aşk ve arzu ikilisi içinde aşk-vermek, arzu-almak ile eşleşmekteydi. Plato’ya göre aşk vermekle ilgili bir kavram olduğu için, gerçek aşk karşı taraftan hiçbir şey almadan onu sevmeye ve ona hayran olmaya devam etmektir. Plato’nun bu anlayışı çerçevesinde, karşıdan hiç bir şey beklemeyen, verme üzerine kurulu platonik aşk kavramı hayatımıza girdi. Ama aydınlanma ile gelişen yeni güzellik ve sanat anlayışı, aşk ekseninden çıkıp arzu eksenine yerleşti. Artık sanat, ilham veren ve ilâhî dünyaya yakınlaştıran bir araç olmaktan çıkmış, insanların alıp, kullanıp tükettiği bir nesne hâline gelmiş, güzellik bir tüketim maddesine dönüşmüştü.

Beynimizin güzel algısını etkileyen unsurların neler olduğu konusunda yapılan araştırmalarda üç unsur ortaya çıkmaktadır: Bir kültür için ortalama olarak kabul edilen güzellik, simetri ve hormonlar. İnsanlar kendi çevrelerinde ortalama yüzü gördükçe, beyinleri onun güzel olduğunu kabul etmekte, simetrik yüz beyin tarafından algılanmakta zorlanmadığı için güzel olarak algılanmakta ve hormonlar tene canlı bir görünüm verdiği için beyin tarafından güzellik sınıflamasına dâhil edilmektedir. Aydınlanmaya paralel olarak başlayan sömürge dönemi ile beraber, İngilizler başta olmak üzere Avrupalılar, ele geçirdikleri yerlerde kendi üstünlüklerini kurup kendilerini üstün insan olarak sergileyince sömürge ülkelerindeki güzellik anlayışı da ten rengi, yüz yapısı ve vücut ölçüleri olarak Avrupalı insan görünümüne benzemeye başladı. İngilizler, yıllarca kendilerine mekân olarak en yakın, ama biraz farklı bir ırk olan İrlandalıları bile, kızıl ve kıvırcık saçları dolayısı ile güvenilmez, tehlikeli ve şeytani olarak nitelemişlerdir. Kızıl saçlılar hakkındaki bu görüş bugün bile insanların zihninde yer etmişken bu duyguları, sömürdükleri ülke insanlarına kabul ettirmenin hiç de zor olmadığı anlaşılabilir. Böylece, kadın güzelliği zamanla dünya çapında, Venüs’ün Doğuşu tablosundaki gibi algılanmaya başlanmış, açık tenli, düz sarı saçlı, renkli gözlü ve ince vücut hatlı kadınlar güzel olarak değerlendirilmişlerdir. Bu standartlarda olmayan kadınlar da artık hayatları boyu ona ulaşabilmek için çaba göstermek zorunda bırakılmışlardır.

Standartlaştırılma çabaları

Max-Factor güzellik ürünleri firmasının kurucusu Maksymilian Faktorowicz, 1930 yılında zamanın ruhuna uygun güzellik ölçeği (beauty micrometer) tasarlıyor. Yüzdeki güzellik standartlarına uygun olmayan gölgeleri tespit edip makyajla onları kapatmanın formülünü geliştiriyor. Bu çalışmaları onu Hollywood’a taşıyor ve ölçeği vasıtası ile artistleri, özellikle ışık altında ve kamera karşısında makyajla olduklarından daha güzel hâle getirmeye başlıyor. Makyaj kelimesinin İngilizcesi olan “make-up” kelimesini de bu çalışmaları sırasında geliştiriyor. Bu başarıları sonucu kısa zamanda en büyük artistlerin özel danışmanlığını yapmaya başlıyor ve doğru uygulama ile her kadının göz kamaştıracağını iddia ediyor.

İkinci Cins kitabını 1949 yılında yayımlayan Simon de Beauvoir, kadınların doğumla değil sonradan şekillendirilerek kadın yapıldığını iddia ediyor. Daha sonra BBC Radyo 4’e verdiği bir mülakatta, kadın güzelliğinin erkekler tarafından tasarlandığını, o ideale ulaşmak için kadınların toplum tarafından baskı altında tutulduğunu, böylece de kadınların edilgen bir rol edinmek zorunda bırakıldığını iddia ediyor.

Medyada özellikle kadın dergilerinde yer alan kadın resimleri, yukarda bahsettiğimiz açık tenli, sarı düz saçlı, renkli gözlü, ince vücutlu kadınlar oluyor. Bu ölçülerin dışında hiçbir kadın model dergilerde yer alamıyor. Bu tür yayınların gittikçe artması ve bütün dünyaya yayılması, dünya kadınlarının ve erkeklerinin güzellik konusundaki algılarını şekillendiriyor. Özellikle köle olarak Amerika’ya getirilmiş olan Afrikalılar, güzellik sınırlarının iyice dışında tutuluyor. Ancak beyaz ve siyah karışımından olan çocukların renklerinin açılması ile koyu siyahlara göre daha tercih edilir olmaya başlıyorlar. Mullatos adı verilen bu melez nesil, beyaz ve siyahlar arasında yeni bir yere yerleşiyor. Ama basında güzellik unsuru olarak yer almaları, ancak 1990 yılında ilk deva Revlon kozmetik firmasının Halle Berry adlı melez mankeni reklamlarında görüntülemesi ile gerçekleşiyor. Bu reklam siyah kadınlara, “ne kadar beyazlaşırsanız o kadar güzelleşirsiniz” mesajı içeriyor.

Amerika’da, Afrika kökenlilere dayatılan beyazın güzel olduğu anlayışını kırmak için siyah insan hakları faaliyetleri çerçevesinde, 1960’ların sonuna doğru “Siyah Güzeldir” hareketi başlıyor. Daha önce siyah kıvırcık saçlarından utanan Afrikalı kadın ve erkekler, saçlarını doğal hâliyle bırakıp “Afro” modası başlatıyorlar. 1968 yılında gelişip 1971-1972 yıllarında olgunlaşan bu hareket, Afrika kökenlilere kendi kültür ve görünüşlerinin güzel ve değerli olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Bugünlerde sosyal medyada dolaşan beyaz-siyah bebek deneyi, 1940’lı yıllarda ABD’de yaşayan ve siyah karı-koca olan psikologlar Dr. Kenneth ve Dr. Mamie Clark tarafından, ayrımcılığın siyah ve beyaz çocuklar arasında ne kadar etkisi olduğunu araştırmak için geliştirilmiş. Özellikle siyah çocuklara uygulanıyor. Deney için birbirine tıpatıp benzeyen beyaz ve siyah bebekler kullanılıyor. Siyah çocuklar, “hangi bebek daha güzel, akıllı, sevimli” gibi sorularda hep beyaz bebeği gösterirken, olumsuz sorulara da siyah bebeği göstererek cevap veriyorlar. Sosyal medyadaki videolardan birinde psikolog, son soru olarak “Bu bebeklerden hangisi sana benziyor?” diye sorduğunda, çaresiz, yıkılmış yüz ifadesi ile çocuk siyah bebeği gösteriyor. Kendi kendini kabul etmeme hatta reddetme anlayışı, güzellik alanında kadınları etkileyen en önemli unsurlardan biri haline geliyor.

Güzellik uğruna hiçe sayılan sağlık

Güzellik konusunda kadınlar erkeklerden daha fazla etkileniyor. Çünkü güzel kavramı içine en eski çağlardan beri kadınlar yerleştiriliyor. Simon de Beauvoir bu durumu, erkeklerin egemenliklerini pekiştirmek üzere kendi güzel anlayışlarını kadınlara dayatmaları ve böylece kadınların edilgen varlıklar hâline getirilmek istenmeleri ile açıklıyor. Güzellik konusundaki yayınlar her gün sürekli yapıldığı için kadınlar sanki hipnoz durumuna geçmiş gibi ölümüne bile olsa beyazlaşmaya ve güzelleşmeye çalışıyor. Uzak Doğu’da ve Afrika’da ten beyazlatıcı kozmetik ürün reklamları bütün ülkeyi kapsamış durumda. İçinde mercury adlı zehirli madde bulunan bu ten beyazlatıcı ürünler, birçok kadının sağlığına mal olup kansere yol açsa da özellikle kadınlar ve yenilerde erkekler de gittikçe artan oranlarda bu ürünleri kullanıyorlar. Ten beyazlatma ürünleri piyasası, Hindistan ve Çin gibi ülkelerde milyar dolarları tutan bir piyasa oluşturuyor Asya Pasifik ülkelerinde kozmetik piyasası 80 milyar dolar bir yapıya sahip iken ten beyazlatma endüstrisi 13 milyar dolar gibi önemli oranı kapsıyor. Afrikalı kadınlar da bu sektörlere daha az para harcamıyorlar.

İranlı kadınlar burnunu beğenmiyor, Uzakdoğulu kadınlar gözlerinin çekikliğini güzel bulmuyor, birçok kadın dudaklarının inceliğinden şikâyet ederek ameliyat oluyor. Renkli gözlere sahip olmak için lens kullanan da var, sağlığını tehlikeye atıp ameliyat olan da. Dünya genelinde kadınların % 60’ının saçları kıvırcık olmasına rağmen ideal kabul edilen düz saça kavuşmak için yine kimyasallar kullanarak saçlarını düzleştiriyor ve her geçen gün daha da sarışınlaşıyorlar. Ne yapsa da düz saçlara kavuşamayan siyah kadınlar, peruk endüstrisini zenginleştiriyor. Siyah kadınlar Amerika’da % 12 oranında olmasına rağmen peruk endüstrisinin % 80’ini tüketiyorlar. Bu 90 milyar dolarlık bir piyasaya denk geliyor. Çin’de güzellik ameliyatları yapan plastik cerrah, kadınlara neden bu ameliyatı olmak istediklerini sorduğunda, “Amerikalılara benzemek istiyorum” cevabını alıyor.

Güzellik düşünceyle ilgilidir

Artık Batılı kadınlar da dolgun dudaklara sahip olmak için ameliyat olmaya başladılar. Yıllarca dolgun dudaklarından dolayı hor görülen Afrikalı kadınlar biraz da olsa rahat ettilerse de onların dudakları hâlâ çok büyük bulunarak dışlanıyor. 2012 yılında ABD’de 204.146 erkek ve 1.347.465 kadın güzellik ameliyatı olmuş. Yapılan araştırmalarda herkes güzelleşmeye çalışmanın saçma olduğunu dile getiriyor ama zihninin derinlikleri ona güzelliğin güç olduğunu fısıldıyor. Güzellik standartlarına uymuyorsa iş ve eş bulamayacağını biliyor. Kadınların en büyük problemi kilo. Onda sekizi vücutlarından memnun değil. Anketlerde yüzde 54’ü şişman olmak yerine bir kamyonun altına girmeyi tercih edeceklerini belirtiyorlar. Bütün medya araçları ile yayılan sarışın, düz saçlı, renkli gözlü, zayıf güzellik anlayışı karşısında kadınların kendilerinden memnuniyetleri gittikçe azalıyor. Buna güzellik hastalığı deniyor. Araştırma amaçlı, kadınlara birkaç saniye gösterilen güzel kadın resimleri bile onların depresyon seviyelerini, kendi vücutlarından nefret etmelerini artırırken, kendine güvenlerini ve vücutlarından memnuniyet oranlarını düşürüyor. En ciddi gazeteler bile sayfalarının bir köşesini meşhur güzel kadınların nasıl giyindiği, nasıl göründüğü konularına ayırıyor. Güzel kadın resmine maruz kalmamak artık mümkün değil. Bunun yanında dünyada kadın ve erkekler arasında şişmanlama oranı artıyor ve olmak istenen ile olunan arasındaki mesafe arttıkça insanlar daha da huzursuzlaşıyor. İşte güzellik hastalığı bu şekilde ortaya çıkıyor. Akıllı telefonlar vasıtası ile her saniye bu tür resimlere maruz kalan kadınlar, işleri, aileleri ve çocuklarına odaklanacakları yerde sadece güzellik konusunu düşünmeye başlıyorlar. Sosyal medyada paylaşılan resimlerde herkes nasıl poz verirse daha güzel görüneceğini bilerek profesyonel pozlar veriyor. Kişiler kendi resimlerini sosyal medyada yayımlarken fotoşopluyor. Gerçek olmayan resimlerle kendi kendimizi reddetme üzerine kurulu, sanal bir gerçeklik içinde sürdürülüyor her şey.Magazinlerde yayımlanan bütün resimler fotoşoptan geçiriliyor. Fotoşoplama işi sadece fotoğraflarda değil videolarda bile kare kare uygulanabiliyor. Hatta resimlerde Frankeştayn fotoşop ile bacak bir modelden, kol bir başkasından, vücut daha başkasından alınarak yepyeni bir vücut çıkarılıyor ortaya. Böylece aslında hiç kimsenin tam anlamıyla güzel olmadığı mesajı da veriliyor. Güzel insan yok, ama teknoloji ile oluşturulan sanal bir güzellik var.

Kant, güzelliğin düşünce ile alakalı olduğunu söylüyor. Yani bir şeyi güzel olarak değerlendirmemiz düşünce yapımızla ilgili. Düşünce yapımızı değiştirerek güzellik anlayışımızı da değiştirebiliriz. İslâmî düşünce, merak değil Yaradan’a hayranlıktan kaynaklanır.

 

Emel Topçu, "Öğrenilmiş Güzellik, Bilimevi Kadın dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2018, sayı 5.

Güncelleme Tarihi: 18 Temmuz 2018, 10:07
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20