Anadolu'yu kuran fikrî yapı: Tasavvuf düşüncesi

"Özellikle Anadolu’da İslam milletine(ümmet) merbudiyetiyle bilinen tasavvuf erbabından temellükle ikmal olunmuş sûfî düşünce ve yaşayış halen günümüzde muhafaza edilerek varlığını sürdürmektedir. Burada ağırlıklı olarak bu şahsiyetler etrafında bir değerlendirme yer almaktadır." Nur Göktürk'ün yazısı.

Anadolu'yu kuran fikrî yapı: Tasavvuf düşüncesi

Anadolu idari yönden Osmanlılar tarafından 1864’te vilayetlere taksim olunmuştur. Burada oluşum gösteren etnik karakter 11. yüzyılda başlamış, Türklerin Anadolu’yu hakimiyeti altına alması ile varlık göstermiştir. Bu hakimiyetin neticesinde Ortodoks Hristiyanlar ile Müslüman Türkler yer değiştirmiştir. Osmanlı idaresinde bulunan Anadolu, zamanla İslam dini ile buluşmuş ve buradaki Müslüman nüfus gittikçe artmıştır.

Anadolu’ya gelen Moğol idareciler, dirlik ve düzenliğin kurulması yerine bilakis bir takım iptidai uygulamalarıyla halkın yaşantısını alt üst ettiler.1 Bu durum Aksarayî’nin beytinde “Cefa dumanlarıyla gözlerimiz bulandı/Hadiselerin ateşi memleketi sardı.” ifadesiyle tasvir edilmiştir.
Anadolu Selçuklu sultanlarından II. Kılıç Arslan ile başlayan, torunu Alaeddin Keykubad’ın da devam ettirdiği devrin bilge ve ilmi şahsiyetli âlimlere değer gösteren, onların sohbet meclislerinde yer almalarına ortam sağlamaları -Anadolu’nun ve özellikle Türkmen birliklerinin baş edemediği Moğol istilası- bu hakîm ve bilgelerin tesiri ile manevi kuvvet muhafaza edilmiştir. Bu da Anadolu’nun işgallere karşı nasıl tezkiye edildiğinin cevabını taşımaktadır.
Bu dönemde din adamları, fıkıh, kelam, tefsir, hadis, felsefe âlimleri yetişmiş ve Sultanlar tarafından himaye görmüşlerdir.2
II.Kılıç Arslan’ın torunu Alaeddin Keykubad da aynı usul ile Süryani bilgesiyle dostluk ettiği bilinir. Onun zamanında bilhassa Moğol şiddeti altındaki âlim ve sanatkarlar, hükümdarların daveti ile Anadolu’ya adeta bir sığınak yeri addederek geldikleri bilinmektedir. 
Burada tekkelerin kurulmasıyla birlikte fikrî hasıla neticesinde çeşitli mektep ve tarikatlar meydana gelmiştir. Bunların en meşhurları; Vahdet-i Vücud Mektebi, Sühreverdilik, Kübrevilik ve Mevlevilik’tir. Öte yandan bahsi geçen yolların haricinde kaynaklarda yer alan tarîkler/yollar ve bunların iç katmanlarının da olduğu görülmüştür.
Felsefi tasavvufi düşüncenin ikmalinde özellikle de “vahdet-i vücud” metafizik düşüncesiyle ön plana çıkan İslam filozofu Muhyiddin İbn’ül Arabî’dir. O da ömrünün bir kısmında Anadolu’da ikamet etmiştir. Bu bakımdan Anadolu’nun sözü edilen sûfi fikriyatında ehemmiyetle üzerinde durulmuştur.

Tasavvuf düşüncesiyle bilinen bir diğer isim Necmeddin Daye ve kuruculuğunu üstlendiği Kübrevilik tarikatıdır. Mevlana Celaleddin-i Rûmî’nin babası da Kübrevî’nin müridleri arasında yer almıştır. İlim tahsili niyetiyle ziyaret ettiği mekanlardan biri de Konya’dır. Burada Mevlana ile görüştüğü düşünülmektedir. Mevlana, Moğol baskısında halkın ruh iklimine yön tayin edip, demoralize olmuş toplulukları müsbet telkinlerle diri tutmuştur. Onun nutku Anadolu’ya hitap ederken aynı zamanda Moğol’un ordu komutanlarını dahi tesiri altına almıştır. “Türk din adamları ve mutasavvıfları, Moğollara “kafir” değil, yakın istikbalin Müslüman olacak cahilleri gözüyle bakıyorlardı. Zira Moğolların behemehal toptan Müslüman olup Türklük içinde kaynayacağını pek iyi sezmişlerdi.”3

Anadolu’da Mevlevilik tarikatının kurulmasına sebebiyet veren Mevlana ve onu derin bir keşfe götüren kişi Şemsi Tebrizî’dir. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in babasının ardından kurmuş olduğu Mevlevilik tarikatı, Anadolu’nun çeşitli sahalarına yayılarak Osmanlı ve diğer coğrafyalara kurulan mevlevihaneler ile Mevlevî anlayış çeşitli milletlere zerk edilmiştir.

Vahdet-i Vücud’a dair yaptığı tarif ile meşhur olan İbn’ül Arabî’dir. O yalnızca Anadolu coğrafyasında değil ortaya koyduğu düşünce ve yorumu tüm dünyaya yayılan bir tasavvuf âlimidir. İbn Arabî’nin metafizik anlayışı kendisinden sonra Anadolu’da büyük bir takipçi topluluğu devam ettirmiştir. Rivayetlere göre “Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ona ait bir kaynağın olduğu, Şeyh Edebali ile görüştüğü, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi esnasında Şam’da İbn Arabî’nin mezarını buldurup türbe ile birlikte medrese, mescit, ve tekke yaptırması”4 bu islam filozofunun değerinin anlaşılmasında mühim noktalardandır.
Gelgelelim İbn Arabî bahsi geçen diğer şahsiyetler gibi bir tarikat şeyhi olmamıştır. Ancak onun anlayışını benimseyen takipçileri “Ekberiyye” isimli ekolü kurmuşlardır. Ekol tasavvufî anlayış ve düşünceye haiz bir gelenektir.

Evhadiyye/Sühreverdilik tarikatının şeyhi Evhadeddin Kirmani, kendi dönemdeki âlimlerle dostluğuyla da dikkat çekmektedir. Anadolu’nun böylece ilmî ve manevî ufkunu genişleten ve derin mahiyet arz eden efkâr-ı sûfiyyeyi yalnızca fikir birlikteliği olarak değerlendirmek nakıs bir değerlendirme olur. Ancak bu bütünlüğü nazarî ve amelî kurbiyetin bağlantısıyla açıklamak mümkün görünmektedir.Kirmanî’nin müridi ve aynı zama 
damadı olan Ahî Evren’in kurduğu ahilik teşkilatı onu mürşidinin de ötesine taşıyarak, halen dahi Anadolu’nun merkezinde yer açtığı düşünce birikiminin kalıntılarını görmek mümkündür. Ahîler Anadolu sahasında en iyi teşkilatlanmış tarikattan sayılmaktadırlar. 5
Kirmanî’nin kızı (Fatma) da bölgede “Bacıyan-ı Rûm” diye bilinen kadınlar teşkilatının kuruculuğunu üstlenmiştir.

Anadolu’da kurulan tarikatlardan biri de Bektaşilik’tir. Hacı Bektaş-ı Veli, Pîr-i Türkistan olarak anılan Hoca Ahmed Yesevî’nin (Yeseviyye tarikatının şeyhi) Anadoludaki temsilcisidir. Özellikle Osmanlı’da Yeniçeri Ocağı ile irtibatlı anlatılmaktadır. Hünkar, Bektaş, Hacı lakaplarıyla anılan Velî’nin asıl adı Muhammed bin Muhammed bin İbrahim bin Musa olduğu ve seyyid olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hakkında yazılan muhtelif düşüncelerin yanlışlığı da tespit edilmiştir. Velî’nin fikirlerini Makalāt adlı eserinden incelediğimizde “İslam bir ağaçtır, tasavvuf yolu onun dalları, marifet yaprakları, hakikat de meyveleridir.”6 tasavvuf düşüncesinin nüvesi kabul edilecek sözlerinden yalnızca bir tanesini teşkil eder.
İşte bu düşüncenin yalnızca, bir tek bir şahsiyete ve onun kurduğu fikriyata hasredilmesi buradan çıkan neticeyi hakikate ulaştırmanın dışına taşır.Burada Anadolu ile birlikte anılan kişilerin tamamının ittihadı İslam milletine mensubiyetini fikirleriyle ispat etmektir. Bu da Anadolu'ya yön veren tasavvuf erbabı ve hakîmlerin asıl manasının temerküz noktasını oluşturmuştur.

Bektaşiliğin devamında metne konu olacak cihanşümul şahsiyet “Şairler Kocası” veya “Aşık kocası” Yunus Emre’den başkası değildir. O hem lîsana hem manâya verdiği değer ile “Bizim Yunus” tur. Onun “İndik Rûm’u kışladık çok hayr u şer işledik/Uş bahar geldi geri göçtük elhamdülillah” nutkundan da anlaşıldığı üzere - süresi kesin olmamakla birlikte- Anadolu’dan Suriye’ye, Irak’tan İran’a ve dahi Azerbaycan’a kadar hikmetleri yayılmıştır. Yunus nutku ile “cânı dost yoluna îsar”7 etmiştir. Onun fikri Hacı Bektaş Veli ve Ahmed Yesevi ile irtibatlandırılmıştır. Fakat “Bektaşilik onun zamanında henüz yoktur.”8 Diğer sufî âlimler gibi “o, tevhidi şiirlerine yedirmiş, ilm-i usûl üzere konuşan,sünnetin yokluğundan ve bid'atin çokluğundan bizar olan, Mevlana’nın nazarı ile çarpıldığı ve bereketlendiğini ikrar eden Ehl-i Sünnet bir âlimdir.”9

Eşrefoğlu Rûmî, Anadolu’da ismiyle birlikte düşünce birikimi ve tekke edebiyatının abidevi eserleri arasında yer alan Eşrefoğlu Rûmî Divanı’nın kaynaklarını; tefsir, hadis, sahabe-i kiram sözleri, meşayıh sözleri oluşturmaktadır. Yukarıda bahsi geçen diğer alimler gibi o da sûfi hal ve yaşantısını tarif eden ve benimseyen mürittir. Bunu şiirlerinde sıkça tekrar eder ki:

“Bir şeyh edin yola rehber
İşbu yola şeyh ile var
Budur sana doğru haber Zinhar şeyhe eriş şeyhe.”10

Anadolu'nun kapısı Müslüman Türklere açılması ile birlikte, Selçuklu Devleti’nin iptidai oluşumdan devralınan tarikat efkar ve adabı artık gelenek halini almıştır. Tasavvufi düşüncenin etrafında vücuda gelen çeşitli tarîklerin bazı kaideleri şeklen değişiklik göstermekle birlikte asıl cevheri Kur’an ve Sünnet ittibasıdır. Tasavvuf, Rûm ilinin amelî ve nazarî hassalarında bütünleşen bir menba olmuştur. Anadolu’da gerek Moğol baskısı gerek dini ve itikadi çatışmaların yol açtığı buhran ve sair düzensizlikler maddi gücün tükendiği zamanda manevi şahsiyetlerin etrafında yeniden kuvvet bulmuştur. Burada toplumun yalnızca ruhi alemine değil, siyasi,dini, içtimai, iktisadi vs. hayatın tamamını kaplayan teori ve pratikte bütünlük inşa eden vukufiyetten söz edilmektedir.

Anadolu’ya dair isimleri zikredilen bu bilge şahsiyetlerin birleştiği mekan Diyar-ı Rûm’da Konya’ya tesadüf eylemiştir. İlim tahsili için çıkılan topraklarda ālimlerin mesken eylediği adeta buluşma noktası halini almıştır. Anadolu’da temellük edilen fikri hasılanın sac ayaklarından biri Mevlana şehri diye anılan Konya’dan geçmektiği görülmektedir.

Nur Göktürk


Dipnotlar:

1 Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi I, Ankara 1969, s.63

2 Dr. Hasan Basri Öcalan, Anadolu Selçukluları Zamanında Tasavvuf Düşüncesi

3 Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi I, İstanbul.

4 M. Erol, Kılıç. Muhyiddin İbn’ül Arabî’de Varlık ve Mertebeleri, Marmara Ün. Sos. Bil. Ens.
basılmamış doktora tezi, İst. 1995. s.56

5Caferoğlu, İlk Anadolu Vatan Kültürü Kurucuları

6 Neşr. Esad Coşan, Ankara 1986

7 Yunus Emre Divanı s.145.

8 Melikşah Sezen, Yunus Emre’nin Pak İtikadı, Mostar Dergisi, 200. sayı

9 M. Sezen, Yunus Emre’nin Pak İtikadı

Kaynakça:

Coşan, M. Esad.” Makalat” Neşr. Ankara 1986
Kılıç, M. Erol. Muhyiddin İbn’ül Arabî’de Varlık ve Mertebeleri, Marmara Ün. Sos. Bil. Ens. basılmamış doktora tezi, İst. 1995. s.56
Öcalan, H. Basri. Anadolu Selçukluları Zamanında Tasavvuf Düşüncesi, Türkler, C.7, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara.
Öztuna, Yılmaz. Büyük Türkiye Tarihi I, İstanbul.
Sümer,Faruk. “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi I, Ankara 1969, s.63. Sezen, Melikşah. Yunus Emre’nin Pak İtikadı. Mostar Dergisi 200. Özel Sayı, s.11.
Kara, Mustafa. ANADOLU’NUN ÜÇ ERMİŞİ Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumi, Niyazi Mısri Dergah yay. 2 İstanbul 2020, s. 159.
Tatçı, Mustafa. Yunus Emre Divanı s.145. DİB Yayınları Ankara 2016
Turan, Refik. XIII. YÜZYIL ANADOLU BUHRANI VE AYAKTA KALAN GÜÇLER
Köprülü,M. Fuat. Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, Ankara 1976, s. 111-112

Yayın Tarihi: 06 Ekim 2022 Perşembe 11:00 Güncelleme Tarihi: 06 Ekim 2022, 15:05
YORUM EKLE

banner19

banner36