banner17

Ali Akel ciddiyetin adı idi!

Halit Bekiroğlu, tanıdığı Ali Akel'i yazdı. Çalıştığı gazeteden 'haddini bilmediği' için kovulan Ali Akel'i..

Ali Akel ciddiyetin adı idi!

 

Yanıbaşımızdaki haksızlıklarla ilgilenmek, üniversite yıllarımızda da çok riskliydi. Filistin’i, Bosna’yı, hatta Arakan’ı dillendirebilirdik de Güneydoğu’ya göz kırpmakta bile zorlanırdık. Astığımız afişlerin arasında kolluk kuvvetlerini en çok rahatsız eden, şüphesiz Halepçe’den bahseden afişlerdi. Adeta bize yakıştıramazlardı güvenliğimizden sorumlu olanlar, canımızı en derin istihbaratlarıyla korumaya çalışanlar.

Yani İslam’dan bahsedenlerin Kürtlerden bahsetmesi inanılmazdı. Oysa biz Bosna’dan bahsederken Halepçe’den de bahsettik bildirilerimizde. Şeyh Ahmet Yasin’i konuşurken Şeyh Osman’ı da müzakere ettik.

Bu gün çok daha iyi anlıyorum ki haddimizi aşmışız daha o yıllarda! Haddimizi o denli aşmış olmalıyız ki 94-95’lerde işi, Halepçe’ye gitmeye kadar vardırdık. Ama haddini aşmak aynı zamanda sınırları da aşmak demekmiş, yaşayarak öğrendik.

Cizre demişken Silopi’yi ve Habur’a kadar uzanan “kuşatılmış” kasabaları unutmak ne mümkün

İHH daha yeni kurulmuştu. Bosna savaşı, kuruluşuna dayanak olmuştu. Derken Çeçenistan girdi gündemimize, kanayan yara Filistin, Keşmir vs. Fevzipaşa’da küçücük IHH bürosunda Halepçe’yi de ekledik gidilesi coğrafyalara.

Hararetli bir İsrail protestosu sonrasında Kadir Yıldız kardeşim benim yerime kendini emniyete emanet bırakınca, hâlâ rengini unutamadığım kırmızımsı kabanıyla Güney’e uzandık Hilmi Abi’yle. Önce Diyarbekir, sonra CizreAli Akel

Ha, Cizre demişken Silopi’yi ve Habur’a kadar uzanan “kuşatılmış” kasabaları unutmak ne mümkün. Evet, bu tabiri bilerek kullandım çünkü başka bir ülkenin şehirleri gibiydiler içinden geçtiğimizde, durup çay/çorba içtiğimizde. Habur’un sorgusu o zamanlar çok daha çetindi. “Yardım” için gitmek dahi affedilecek gibi değildi.

O hat ki biz ona “kırsal” deriz; ne kadar da yeşil, ne kadar da renkli bir coğrafyaymış meğer! Uçsuz bucaksız ovalar, vadiler, billur gibi akan ırmaklar, dereler… Acaba bu toprakların bitmez tükenmez çatışmaya maruz kalmasının bir sebebi de bu muydu?

Ali Akel ile Şeyh Osman’ın halkasında tanıştık

Ali Akel ile Şeyh Osman’ın halkasında tanıştık. Önceki yıl da gelmiş Ali Akel. Sürekli gelirmiş, Halepçe’nin müdavimi olmuş yani. Sonraki yıl da buluştuk… Akel gazeteci kimliğiyle gelmişti ama gazeteciden çok bir dost gibi soruyordu sorularını. Mevzuya dalmıyordu, sakince dinliyor, nadiren konuşuyordu. Mütevazıydi sonra; yemek yerken, kırsala açılırken, Şeyh ile konuşurken, Şeyh’in oğluyla sohbet ederken hiç haddini aşmıyordu. Hatta belki de bizim deneyimsizliğimizin sırıtmaması içindir ki önümüze geçmiyordu.

Yıllar sonra Şeyh Osman’ı uğurladık ahirete. Hareketi ise Irak işgalinde, Amerika’ya rahatsızlık vermesin deyu bertaraf edildi. İçlerinde Bahtiyar gibi nice yiğitler vardı! Uzun boylu, kara yağız bir gençti Bahtiyar. İstanbul’da öğrenci evimizde Fıkhu-s Sire’yi Arapçasından zorla bitirtmişti bana. Aşımızı paylaşmıştık haftalarca. O da Halepçe’de kardeşliği paylaştı bizimle.

O kardeşliğin bedeli o zamanlar da ağırdı,  şimdi de!

“Bizden” olanlara dokunmak haddini bilmemezliktir!?

Bize korumalık da yapan Bahtiyar, Amerika bombardımında şehit mi oldu yoksa yaşıyor mu bilmem ama Halepçe’deki yoldaşımız Ali Akel on altı yıldır aynı yerde çalışıyordu.

Dile kolay, onaltı yıl! Modern zamanlarda bir şirkette onaltı yıl çalışmak nasıl değerlendirilir acaba? Beceriksizlik ya da ahmaklık mı? Kariyerini doğru planlamamak mı? Büyük düşünememek mi?

Ali AkelAli Akel hangi gerekçeyle bunca yıl gazetesinde kaldı bilmem ve yıllardır da görmüş değilim. Ne düşünür, ne yer ne içer onu da bilmem! Ancak yaşamışlığımızdan bilirim ki nice insanlar vefalı olmaktan ve haddini bilmekten dolayı bir ömür başka adres aramazlar. Buna “enayilik” der de içten içe sırıtır kaşarlanmış birileri, bilirim.

Ve yine bilirim ki son yazısında haddini aştı Ali Akel!

Bilmeliydi ki küreselleşen ve dolayısıyla küçük bir köye dönüştüğü söylenen dünyada “çizilmiş sınırları” aşmanın çok da bedeli yoktur ama “bizden” olanlara dokunmak haddini bilmemezliktir!

Velhasıl, üniversite yıllarımızda haddimizi aştığımızda afişimiz yırtılırdı, yaşadık. Şimdilerde ise ululara yalvarırcasına “yapmayın, etmeyin, ayıptır, günahtır…” dediğimizde onaltı yıllık emeğe bakılmadan kapı dışarı edilebiliriz, öğrendik.

Keşke hep haddimizi bilsek!

 

Halit Bekiroğlu yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2016, 14:31
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Emre ŞENER
Emre ŞENER - 7 yıl Önce

Haddini bilmemiş(!), ne iyi etmiş...yenişafak bitikti esfele safilin oldu

banner8

banner19

banner20