banner17

Ahmet Erhan bir tebessümdür, umudun tebessümü

Ahmet Erhan benim için tebessümdür, umudun tebessümü. Koltuğun kenarında onun bir kitabını bulup, arkasını çevirip, fotoğrafını görünce de parmağını üstüne koyup “Baba!” diyen oğlum da eminim ki şairi sevecektir… Yağız Gönüler yazdı.

Ahmet Erhan bir tebessümdür, umudun tebessümü

Ahmet Erhan’ın bir söyleşisinde "Babamın öldüğü yaş olan 51'i geçmeye çalışıyorum" dediği söylenir. 4 Ağustos 2013'te, 55 yaşında hayata veda etmiştir şair, babasını geçmiştir, hayattan hiçbir zaman geçer not alma iddiasında olmadan…

1958 Ankara doğumlu Ahmet Erhan'ın şiirlerindeki karamsarlık, dönemin tüm şairlerinin ağzına sakız olmuştur adeta. Onun için "dünyanın en karamsarı" yorumları yapıladursun, şair bunu pek umursamaz. Yazılarına baktığımızda ise neden bu kadar karamsar olduğunu ilk okuyuşta anlarız. Hayat, yakasını bir türlü bırakmaz şairin fakat o bundan çok da mutsuz değildir. Sitemkâr bir hâle dahi bürünmez. Adeta bir derviş edasıyla, geleni de buyur eder gideni de.

Yazımın konusu Ahmet Erhan'ın hayatı değil, bir şiirin izahı. Bu şekilde onu daha iyi anacağız diye düşünüyorum. Ankara-İstanbul Karatreni adlı deneme kitabının ilk sayfasında karşılaştığım şiiri, sanki şairin hayatının kısa bir özetiydi. Şairin her şiiri mutlaka hayatından bir kesittir lakin bir şiiri vardır ki, mutlaka hayatının tamamıdır. Sanki tam da onu yakalamıştım ve kitap da bana yardımcı oluyordu şiiri açıklamak babında. Sayfaları çevirdikçe o şiirin neden yazıldığını daha iyi anlıyordum. Şiirin adı “Dâüssıla”. Çarpık kentleşmeye maruz kalmış hafızam beni yanıltması ve bu ismi hatırladım. Süleyman Nazif de aynı ada sahip şahane bir şiir yazmıştı. II. Abdülhamid döneminde sürgüne gönderildiği adada, Malta Geceleri ve Piyer Loti için yazdığı hitabeler yer alıyordu. Hemen açıp “Dâüssıla” adlı şiirini buldum, şu dizelerin altını çizmişim:

Garîbiyim bu yerin şevkı yok, harareti yok
Doğan batan güneşin günlerimle nisbeti yok

Olunca yadıma hasret-fiken fezâyı vatan
Semâ-yı Şarkı suâl eylerim bulutlardan.

İnsan sevdiği bir şeyden zorunlu, mecburi olarak uzaklaştığında neler yazmaz ki. Sadece "bir şeyden" değil, "bir kimseden" uzaklaşmak durumunda kaldığında da öyle. İşte Ahmet Erhan da, Nihat Genç'e ithaf ettiği “Dâüssıla”sında neler neler yazmamış ki...

“Su Gibi” eşliğinde okunsun şiir

Önce şiiri okuyalım birlikte. Yalnız sizden bir istirhamım var. Lütfen bu şiiri okurken, yanında kanun sanatçımız Göksel Baktagir'in bestesi olan "Su Gibi" adlı eseri de dinleyiniz. Önce eser girsin, sonra bir su için ve peşinden şiiri tane tane, ama kendiniz yazmış gibi gönülden okuyunuz:

Dâüssıla

Nihat Genç'e

1
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
tüyübitmedik sevincim, tohuma kaçmış hezeyânım
bir yağmur damlasına sığınmaya çalışarak
kirden ve nemden örülmüş bir yatağa
sinen yıllarım, oğlum, yalnızlığım
bir metrekarelik alanlarda göçebe olarak
aynı yüzler, aynı kinler, sonsuz kıskançlıklar
içilen biranın buğusu parmak uçlarımda

ayak sürülmemiş toprağım, dürülmüş göğüm
yüzü karanlık bir kalabalık
parmak basma ve bastırma yetkim
üstgeçitler kurup, altgeçitlerde titreyen devrimci ruhum
devletimin gri yüzü, bu kadar...
bu kadarsa ayrılıklarla örülsün yünüm
ankara. anakarası yaşamadım, diyebildiğim her şeyin
yine de hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal
sevgilin, oğlun, şairin... nankörün olayım.

2
dönerim belki bir gün, papazın bağı'nda martıların uçuştuğu bir gün
oltamı kuğulu park'ta unuttuğum bir gün
belki oğlum beni babalar günü'nde hatırlar
sevinirim, akasya kokularına bürünürüm
neyin meşhur? keçin. duydum da hiç görmedim
sakarya'n, niyeyse hep sakarya'n
içerim belki bir gün, behçet'in koluma girdiği bir gün
neyin meşhur? hiç de nankör olmadıydım bu kadar
belleğimin apışarasında oyuncak bir bentderesi maketi gibi kaldın
salavat getirdi çıkrıkçılar yokuşu'n...


istanbul'da bu moda: her şey küçük harfle başlar
özellikle yer adları artık özel değildir
devrimin evrildiği yerde bunu nasıl anlamadım
kamudan yarattığım rengi gavurlara resmettirdim
bol sıfırlı resmi plâkalar iliştirdim cüzdanıma
devletim gülümsedi derin derin
konur sokak'ta engürü kahvesinde nihat'ın ıstakasının tam ortasına düştü
ben sıfırın altına düştüm, herkes ağladı

çocuk sordu, sordu piç kurusu:
- bu şiirde niye hiç büyük harf kullanmadın?
- istanbulin giyindim, kendimden soyundum
belki bir gün anadan üryan, babadan isyan kalır
bir gün yürür, gider, adam olurum...

3.
hoşçakal şehrim, şehrim hoşçakal

an kara tahtam, yan kara yüzüm, son kara yolculuğum
beni artık gökler, denizler paklar
kâğıtlara dar gelen kalemler, kalemleri boğan kusmuklar
nedir ki, neye varır ki, nereye varır dur'um, durağım
seyrelir içimde rengini unuttuğum bir su
bir şeyleri kaldırır kaldırır oturturum
belleğimdeki tek kırıntı bu, ötesi serum
her şeye varım, kabûsu türkî, kâmusû ölüm
ama o su, ama o su da olmasa
bilmezler ki o zaman, anlamaz ki zaman
bir hızar sesi kulak diplerimi ovalar

hoşçakal şehrim, asıl şimdi, artık şimdi hoşçakal
dünya hâlâ dönüyormuş - öyle diyorlar...


(Cihangir, 14 Haziran 2001)

Şimdi yutkunup, suyun ince bağırsaklarınıza doğru inmesini sağlayabilirsiniz.

"Daüssıla"nın yurt özlemi anlamına geliyor

Ahmet Erhan bu şiiri yazdıktan 1 ay sonra yayımlanmasını istemiş belli ki, dergiye göndermiş. Fakat gördüğüm kadarıyla gönderilen “Dâüssıla” ile kitabına aldığı “Dâüssıla” arasında ufak tefek bazı farklılıklar var. Bunlara yazıda değinmek istemem, ufak bir araştırmayla farklılıkları görebilirsiniz nasıl olsa.

"Daüssıla"nın anlamının yurt özlemi olduğunu belirtmek gerekiyor. Şiir okuduğunuz üzere 3 bölümden oluşuyor. Bölüm bölüm incelemek yakışacaktır şiire. Zira her bölüm, hayatının bir bölümüdür şairin. Görünen hayat, izah istemez.

İlk bölümde, 5 Nisan 2001 Perşembe tarihinde trenle İstanbul'a gelen ve ardında yıkık dökük, derin bir “sıla" bırakan şair Ahmet Erhan'ın duygularını okuyor, izliyoruz. Sevinçlerini, kederlerini, sıkıntılarını Ankara'da bıraktığını, daha doğrusu bu duygularını Ankara'da doyasıya yaşadığını ve bundan sonra ne olacağını pek de düşünmediğini görebiliyoruz. Özellikle bazı dizelerde detay veriyor bize şair. Mesela, "Bir metrekarelik alanlarda göçebe olarak" diyerek, kaldığı otellere, konakladığı misafirhanelere gönderme yapıyor. Ancak bana göre gönderme yaptığı daha büyük bir şey var, o da 12 Eylül'de siyasi sebeplerle "içeriye" düşmüş arkadaşlarını yalnız bırakmaması. Şiirleriyle onların derdine ortak olması, onları umutsuzluktan ve bitkinlikten koruması. Hemen sonraki dizede ise dikkatimi çeken şey Ankara'nın soğukluğu oldu. Şair "aynı yüzler, aynı kinler, sonsuz kıskançlıklar" diyerek muhtemeldir ki Ankara'yı betimliyor. Küçük yerin derdi çok olur. Oranın sevgisi de, nefreti de fazladır. Bundan olsa gerek içerek kederini, sıkıntısını hafifletmeye çalışır şair.

Dizelerinde hep serinlik vardır

Hep bir serinlik, buzluk vardır dizelerinde. Bunu meteoroloji ile özetleyemeyiz fakat Ahmet Erhan'ın 2008 yılında yaptığı söyleşisindeki bir soru cevabı buraya alırsam kafamız karışmaktan kurtulacaktır:

“Son kitabınızın sanki bütün atmosferi kar üzerine kurulu: Kış, soğuk, yağmur, buğu, kurt ulumaları... Genellikle kış mevsimi zor koşulları nedeniyle bir yakınma duygusu uyandırır insanda. Ayrıca siz Akdenizli bir şairsiniz. Niye böyle gelişti bu kitap?”
“Doğrudur Akdenizliyim (Mersin); çocukluğum orada geçti. Ama söyledim ya 25 yılım da Ankara’da. Aslına bakarsan bunlarla ilgisi yok. Silivri’den Beylikdüzü’ne taşınınca kendimi çok yalnız hissettim; bir de üstüne hastalık bindi. Karamsar diyemeyeceğim, belki yalnızlıktan ötürü kasvetli bir kitap çıktı ortaya. Bir ara adını “Buğular Kitabı” koymayı düşündüm. Ama insanları o kadar da boğmaya hakkım yoktu. Bir de, ben kova burcuyum. Gazetelerdeki fallara pek inanmasam da bazen astroloji kitaplarına gözüm ilişir. Kış çocuğuyum – dolayısıyla en sevdiğim mevsim kıştır. Sonra elbette kışın habercisi olduğu için de güz. Sıcaktan nefret ederim; hele yazın plajlarda güneşlenenleri düşündükçe.”

Birinci bölümün ikinci kıtasında siyasi konuşuyor Ahmet Erhan. Seçimler, eylemler, hassasiyetler derken coşa aka dizilen dizeler, sarsıcı bir dizeyle sona eriyor: "Sevgilin, oğlun, şairin... nankörün olayım."

Hangimiz nankör değiliz ki hayata karşı? Nankörlük yaptığımız aklımıza düştüğünde derin bir pişmanlık yaşamaz mıyız? Yaşadığımız pişmanlığı neyle su yüzüne çıkarabiliriz pekâlâ? Ya müzikle, ya şiirle, ya da kurusıkı bir şeyler içerek, üfleyerek. Kim bilir? Şair, bir insanın içindeki tüm hüznü, kederi çekinmeden söyleyendir. Buna elbette nankörlük ve pişmanlıklar da dahil. Üstelik Ankara'dan İstanbul'a gelinmiştir. Geride bırakılan her şeyde özlem ve yeniden yaşanabilme umudu vardır. İşte “Dâüssıla”nın ikinci bölümü bu şekilde başlar. Şair önce Ankara'nın kendince güzelliklerini sıralar, sonra da birer birer yaşantısından parçaları. "Neyin meşhur? hiç de nankör olmadıydım bu kadar" diyerek önce hafızasına hayıflanır, sonra da "belleğimin apışarasında oyuncak bir bentderesi maketi gibi kaldın" diyerek içinde sıkışanları şairane bir şekilde aktarır. Sonra sıra İstanbul'a gelir. 14 Haziran 2001'de Cihangir'de yazdığı bu şiirinin ikinci bölümünün sonuna doğru Ahmet Erhan, artık İstanbul'un tabiri caizse karizmasını çizecektir.

Şair sevemiyor İstanbul’u

Her şeyin küçük harfle başladığını söylemekle, semtlere verilen "özel" şahıs isimlerinin samimiyetsizliğinden de bahsedebilir şair, kalabalıktan hiçbir şeyin özelliğinin kalmadığından da. Her ikisinde de haklılığı, su götürmez. Yani şiir yazılalı 12 yılı geçmiş, ne değişti? Yılları bırakalım çünkü gökler delindikçe önemi kalmadı. Her şey 1980'de yazıldığı[8] gibi. Şehrin insanı hâlâ kaypak ilgilerin, zarif ihanetlerin, bozuk paraların, sivilcelerin, pahalı zevklerin ve ucuz cesaretlerin insanı.

İkinci bölüm tamamlanırken dikkatimi son iki dize çekti.

"belki bir gün anadan üryan, babadan isyan kalır
bir gün yürür, gider, adam olurum
..."

Şair acaba neyi kastediyordu? Bir anlam çıkarmaya çalışıyorum, birlikte deneyelim. Dönüp dolaşıyoruz, neden? Bir yere varmak için. Yalnız tilki değil insan da muhakkak evine döner. Bir amaç için yola çıktığında evini de yanında taşırsın. Yanına isyanını al, öfkeni al, sevincini al, neşeni al. Ne olursa olsun, yaptığın şeye inanıyorsan, ciddi sebeplerin varsa, sonunda hayra çıkarsın elbet. Yani aslında sana hayır olarak görünebilir bu. Kim ne derse desin. Zaten el âlem ne der? Onu boşver, boşvermeli. Yukarıdaki dizelerin sonuna bakarsak bir adam olma arayışını görürüz. Bir kesinlik var. Yürürüm, giderim, ama neden? Adam olmak için. Hani Dücane Cündioğlu diyor ya: “Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder.”

"kâğıtlara dar gelen kalemler”

3. bölümde yeniden vedalaşıyor Ankara'yla şair. Bu kez Ankara'da pek görülmeyen ve görülmesi mümkün olmayan iki öğeden bahsediyor: gökdelenler ve deniz. Peşinden kesinlikle İstanbul'un edebiyat çevresine ve "korkutulan" yazarlara, şairlere gönderme yapıldığına inandığım "kâğıtlara dar gelen kalemler, kalemleri boğan kusmuklar" dizesi geliyor. Ahmet Erhan İstanbul'a trenle gelmiştir ama içi Adalar vapuru kadar hareketlidir. Dolup taşmaktadır beyninin kamarası. Kederini yine bildiği "demlikle" atar denize. Alkol damarlarından akmaktadır şairin, sonu serumlarla akranlığa gidecek bir yoldur bu. Zira babası gibi kendi de alkol sebebiyle veda edecektir hayata.

İçiyordur ve kendince sebepleri vardır çünkü içmese ‘kulak diplerini ovalayan şey’ kuru kalabalık, kuru gürültüdür. Şairdir işte, öyle düşünür, burnunun dikine gider, tıpkı Adana Demirspor'da Fatih Terim'le birlikte oynadığı yıllardaki gibi. Dikine. Ama "sol" açıktan. Daha sonra transfer olur şiire.

Ahmet Erhan'ın “Dâüssıla”sı öyle bir bitiyor ki, işte orada yatanları bilmek lâzım. "Dünya hâlâ dönüyormuş - öyle diyorlar..." derken ne dertli, ne çileli yollardan geçtiğini ve geçmekte olduğunu yazıyor. Dünyanın da zaten çok umurunda olmadığını açık ediyor yine. Ya da bana öyle geliyor. Peki ya size? Belki size de öyle geliyordur...

Yazımı burada noktalıyorum. Zira soru işaretleri bol biten bir yazı, eminim ki sizi şairi daha çok hırpalamak, yani okumak için kitaplarına, şiirlerine yönlendirecektir. Bu vesileyle de çok sevdiğim şair Ahmet Erhan'a rahmetler diliyorum. Ahmet Erhan benim için tebessümdür, umudun tebessümü. Koltuğun kenarında onun bir kitabını bulup, arkasını çevirip, fotoğrafını görünce de parmağını üstüne koyup “Baba!” diyen oğlum da eminim ki şairi sevecektir…

Yağız Gönüler
 

Güncelleme Tarihi: 07 Kasım 2018, 09:59
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20