Afrika'da Çocuk Olmak

Afrika’da çocuklar, çok daha erken yaşta büyümek için doğarlar. Önce annelerinin sırtında gezerler. Sonra da abi ve ablanın sırtına binerler. Afrika’da iki yaşını geçen çocuklar, artık çocuk değildir. Kendinden küçük kardeşini sırtında taşımaya adaydır. Haşim Akın yazdı.

Afrika'da Çocuk Olmak

Uzun yıllar Fransız sömürüsünde kalmış Burkina Faso, Mali ve Fildişi Sahili’nde bulundum. Oradaki çocuklara dokunma fırsatım oldu. Onlar da bana dokundu. Şaka değil, ciddi söylüyorum. Onlar da bana dokundu. Burkina Faso’da bir okulda yanımda birisiyle konuşuyordum. Sonra fark ettim ki çocuklar, çaktırmadan benim koluma dokunuyorlardı. Beyaz adamın koluna dokunuyorlar. Gerçekten müthiş bir şey olmalı… Hem de kızmadı. “Neden yapıyorsun?” bile demedi…

Bir cami çıkışı iki tane çocuğun elini tutun, bakın ondan sonra neler olacak? Bir saat orada kalmak ve bütün çocukların eline dokunmak zorunda kalacaksınız. Bu seremoni bitmez. Çünkü o çocuklar, tekrar sıraya girecek ve bir daha bunu isteyecektir. Hâsılı burada karşılıklı dokunduk… En önemlisi de onların gönüllerine dokunmak. Zor mu? Asla değil…

Afrika’da iki yaşını geçen çocuklar, artık çocuk değildir

Afrika’da çocuklar, çok daha erken yaşta büyümek için doğarlar. Önce annelerinin sırtında gezerler. Sokakta yürükken, hatta bisiklet veya motor kullanan bir annenin kucağında bile annesini emebilme hakkına sahiptirler. Öylesine özgür bir çocuk toplumudur orası… Sonra da abi ve ablanın sırtına binerler. Afrika’da iki yaşını geçen çocuklar, artık çocuk değildir. Kendinden küçük kardeşini sırtında taşımaya adaydır. Onlara göre sırtında taşıdığı, yük değildir…O bir kardeştir.

Onların oyunları, daha ciddi iştir. Kardeşine bakmak, tarlada çalışmak veya su taşımak gibi… Burkina Faso’nun Titao şehrinde bir sabah namazı sonrasıydı. Güneş yeni ışırken öğrenciler, okul yolunda... 8-9 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kız çocuğu, elinde kocaman bir bidonla çeşmeye doğru gidiyor. Bu bidonun içine su doldurulunca tartsak, kesinlikle çocuktan daha ağır gelecek. Bu kız için ne güzel bir oyuncak değil mi? Veya yol kenarındaki bir sebze tezgâhında annesiyle beraber akşama kadar sıcakta satış yapmak… Tüm yokluklara rağmen bir oyuncakla eğlenmek isteyenlerin yapacağı iş, kendi imkânlarını kullanarak buna bir çözüm bulmaktır.

Akika töreni mutlaka gerçekleştirilir

Doğu toplumlarında erkek çocuklar daha öncelikli ve ayrıcalıklıdır. Burkina’da da öyle… Orada yerli bir dostum dedi ki: “Birçok evde kız çocuklarının yatağı olmaz. Erkek çocuklar için yatak alınır ama kız çocukları yataksız büyürler. Kız çocuklarının çeyizlerini anneler hazırlar. Babalar, bu iş için hiçbir şey vermez. Kız çocukları evlenirler, babaları kesinlikle evlerine gitmez. Damatlar da kayınpederinin evine gidip asla orada yatamaz ve yemek yiyemezler. Bu büyük bir ayıptır...

Ancak burada çocukların ayrım görmediği tek yer, akika törenleridir. Bizim ülkemizde erkek çocuklar için yapılan sünnet törenleri gibidir. Çocuk doğduktan bir hafta sonra veya sağlık durumuna göre en kısa zamanda yapılır. Cinsiyet ayrımı yapılmaz. Kurban kesilir, eş dost davet edilir, yemekler ikram edilir, hediyeler verilir. Aile için bir bayram havasında geçer. Fakir ailelerin akika töreni biraz daha fakirce geçse de borç para ile de olsa mutlaka bu tören icra edilir.

Afrika’da bir çocuk olsaydınız kız mı erkek mi olmak isterdiniz? Ben kız olmak isterdim. Neden mi? Küçük kız çocuklarının saatlerce uğraşılarak saçlarının örülmesi, rengârenk tokaların takılması ne güzeldir. Onların yatakları yoktur belki… Ama saçlarının örgüsü her şeye değer.

7 -8 yaşlarına geldiklerinde başka şehirlere ya da ülkelere gönderiliyorlar

Afrika’nın bir diğer ilginç tarafı da şudur: Çocuklar 7 -8 yaşlarına geldiklerinde daha güzel eğitim görmesi için uzaklardaki akrabalarının yanına gönderilirler. Bu bazen başka bir şehir, bazen de başka bir ülke bile olabilir.

Bizim Ebu Bekir’i tanıyor musunuz? Tanımıyorsanız yazık olmuş ve eksik kalmış burası… Bu ülkede tanıdığım münevver, birikimli, ilmine, irfanına güvenebileceğim ve özgün düşünen ender simalardan birisidir o... Ebu Bekir’in bir oğlu var. Adı Enes. Henüz ilkokula yeni başladı. Enes’i imkân bulsa bir başka ülkedeki akrabasının yanına eğitim için göndermek istiyor. Tabi ben bizim kafayla hemen itiraz ettim: “Üstat nasıl olur? Bu yaştaki çocuk nasıl dayanır buna?” O da kendi hayatından örnek verdi. “Rahmetli babam beni Fildişi Sahili’ne amcamın yanına gönderdi. Orada ayrı bir hayat tecrübesi kazandım. Orada ilkokulu ve liseyi okudum. Sonra Mısır’da üniversite okudum. Kardeşlerimin arasında okuyan, bir iş sahibi olan ve hayatta tutunabilen sadece benim. Ben bu imkânlarımı ve becerimi amcamın yanında okumuş olmaya borçluyum. Böyle gönderebileceğim bir yer olsa, ben de oğlumu göndermek isterdim…

Hoppala… Bizim baktığımız pencereden bunun düşünülmesi bile hayal… Üniversiteye giden gençler için bile günlerce uykusuz kalır anne babalar… İlginç bir durum elbette… Yedi yaşında bir çocuk, uzak diyarlardaki bir başka akrabanın yanına eğitime gidecek ve onun evinde kalacak. Bu sadece eğitim için olmaz Burkina’da. Hayatın zorluklarına tahammülü öğrenmesi ve daha dirençli olması için de yapılır. Hiç okula gitmediği halde, bir başka akrabanın yanına gönderilen çocuklar da vardır. Oğlan veya kız… Ne farkeder ki… Kızların da dirençli ve güçlü olmaya ihtiyacı var.

Özlemlerin ülkesi

Afrika’da çocuklar özlemleri ile beraber yaşarlar. Ali Bey’i tanımadınız bilirim. Kuvvetli bir hafızası ve entelektüel bir birikimi vardır. Bu yönüyle ülkede en güvenilebilecek insanlardan birisidir. Bölgeyle ilgili sorunuzun cevabı büyük ihtimalle vardır onda... İyi derecede 5 kadar dil bilir. İki yıl önce eşi İstanbul’a eğitime gitmişti. Kızı, anneannesinin evinde kaldı. Ülke geleneklerinde damat, kayınpederinin evine gidip orada sofraya oturmaz. Bu çok ayıp bir davranıştır! Bu nedenle aylarca gidip kızını göremedi. Yani bölgenin ağır adet ve görenekleri sadece büyükleri değil çocukları da esir alır. Baba ve kız yüreklerine taş basıp özlemle yaşadılar. Bir gün Ali Bey’i zorla kızına ziyarete göndermiştim de bana uzun süre dua etti. Çünkü kızı, günlerce “Babam beni terk mi etti? Beni neden özlemez?” diye ağlamış. Sonunda “Abi ne iyi etmişsin beni zorlamakla… Değilse ben gidemeyecektim…” diye teşekkür etti. Özlemeyi seven çocukların diyarıdır orası…

Rengimden utandığım gün

Oğlum Muhammed Faruk’la -ki o zaman 8 yaşlarındaydı- bir tören için camiye gidiyoruz. Kenarda birkaç çocuk var ve bize dikkatle bakıyorlar. Dikkatle bakılmaya alışkınız. Beyaz renginiz var. Bir de çocuğunuzun elinden tutmuşsanız. Zira burada babalar, çocuğun elinden tutmaz. Sevmez, okşamaz ve öpmez. Şımarmasın diye!

Yanımızda Âdem Bey var. Onlarla yerel dilde bir şeyler konuştu ve sonra bana dönüp “Ne diyorlar biliyor musun?” dedi. Bilmediğimi söyledim. Onlara ne istediklerini sormuş. Çocuklar da “Beyaz olmak istiyoruz” demişler. Oğlum gibi beyaz bir çocuk olmak istiyorlarmış. Aman Allah’ım! İçime ok gibi saplandı. Belki de hayatımda rengimin beyazlığından ilk kez bu kadar utandım. Çocuklar ceplerindeki çok küçük de olsa paralarını oğluma hediye ettiler.

Belki de ellerinde tek harçlıkları buydu. Biz kabul etmek istemedik ama arkadaş bunun çocukları daha çok üzeceğini söyledi. Biz de kabul ettik ve karşılığında başka bir şeyler vererek ödeşmeye çalıştık. Onlara Âdem Bey’in tercümanlığı ile şunları söyledim: “Allah bizi beyaz, sizi de siyah yarattı. Ama ikimizi de çok seviyor. Biz de birbirimizi çok seviyoruz. Renklerin hepsi de çok güzel yakışıyor…

Bir köyde şeker vermek istediğim bir çocuk, beni görünce ağlayıp kaçmıştı. Bir çocuğun sizden kaçması çok acı… Daha doğrusu sizden değilse de renginizden kaçması hakikaten yürek yakan bir durum.

Parıldıyan gözler

Ama mutlu olmak onlara çok yakışıyor. Siyah yanakların arasında beyaz dişlerin mutluluğunu fark etmek çok da zor değil. Allah onları külfetsiz olarak donatmış. Yemekleri sade ve sıkıntısızdır. Bir leğene konulmuş makarnanın veya pilavın etrafına öbek olan çocuklar, elleriyle “bismillah” deyip yemeğe başlamak için zorlanmazlar. Uyumak için betonun üzeri bile kuş tüyü yatak gibidir. Ne kıyafet, ne dijital oyuncaklar, ne de başka bir dert… Bir küçük balon, renkli bir şeker… Hele sapı olan ve her defasında ağzının kenarlarından suyun damladığı “şapırdatarak” emilen bir şeker… Ne kadar da yakışır onların yüzüne mutluluk…

Onlara çizik, bana gözyaşı

Kendi gelenekleri içerisinde bir yeri olsa da her gördüğümde sanki bana yapılıyormuş gibi hissedip acısını yüreğime hapsettiğim işaretleri vardır. Burada bir ailede çocuk sayısı çok önemlidir. Hele bir de erkekse… Zira bir ailenin arkasındaki en önemli güç, insan sayısı ve özellikle de erkek evladıdır. Bunun için erkek çocuklarına ayrı bir özen gösterilir.

Burada erkek çocukları kaçırılmasın diye yüzlerine derin kabile izleri çizilir. Düşünün, birkaç aylık bir bebek, sıcak demirlerle yüzü çizilmiş… Bir ömür boyu taşıyacak bu çizgileri… Nereye gitse onun kabilesi ve ait olduğu kimlik bilinecek… Korkuya sebep olan davranış ne kadar acımasızsa, buna bulunan çözüm de bir o kadar merhamet yoksunu… Bir taraftan kaçırılmaktan kurtarılacak, yavrucağa bir güven zırhı giydirilecek. Ama öbür taraftan feryatlar içinde aile büyükleri kızgın demirle çocuğun yanağını çizecek. Ben burada ne anne ne de baba olmaya dayanırdım sanırım…

 

Haşim Akın

Yayın Tarihi: 20 Nisan 2018 Cuma 17:54 Güncelleme Tarihi: 01 Mayıs 2018, 13:54
banner25
YORUM EKLE

banner26