Aç olan ruhlarımızı nelerle doldurduk?

Peygamber Efendimizi, onun için her türlü fedakârlıkta bulunan ashabını düşünüyorum. Şimdi ise günümüzü düşünüyorum, aslında bedel ödemeden nasıl da Müslüman olmuşuz diyorum. Elif Erpik yazdı.

Aç olan ruhlarımızı nelerle doldurduk?

 

 

Peygamber Efendimizi, onun için her türlü fedakârlıkta bulunan ashabını düşünüyorum. Şimdi ise günümüzü düşünüyorum, aslında bedel ödemeden nasıl da Müslüman olmuşuz diyorum.

Hangimiz Hz. Bilal gibi onca acıya dayanıp, “Ehad, Ehad!” dedi. Bizler ki lüks hayat için çabalarken, başkalarında ne var bende de olsun araştırmalarında koştururken, belki Hz. Bilal’in “Ehad!” sesini duyamıyoruzdur. Oysa bizim de sıkıntılarımız dertlerimiz çok değil mi?

Daha fazlası olsun diye gırtlağımıza kadar borçlarla faizlerle dolduk…

Daha fazlası olsun diye gırtlağımıza kadar borçlarla faizlerle dolduk. Aslında bedenlerimiz çığlık halinde azap çekiyor. Haram lokmaya alışan bedenler can çekişiyor. Ama ne yazık ki onların çığlıkları duyulmuyor.

Hz. Sümeyye gibi hangi hanım dayanır ki böyle acıya, imanlarından olmayacaklardı dilleri ile inkâr etselerdi. Ama kalpleri tasdik etmedikleri halde dil ile ikrar etmeye varmadı yürekleri…

Ya bizim dillerimiz, inkârla inleyen şarkıları avaz avaz söylerken kalbimizin acısına nasıl da kulak vermedik. Bu dile salâvat yakışırken biz filancanın gıybetinden kendimizi alamadık. Farkına mı varamadık uzaklaştık fersah fersah dinden Hz. Sümeyye’yi unuttuk, Bilal ne diyordu unuttuk.

Aç olan ruhlarımızı nelerle doldurduk?

Aç olan ruhlarımızı nelerle doldurduk, hangi cafe de barda ömrümüzden bir günün daha öldürdük? Sigaranın dumanında bizde o dumanla birlikte nerelere savrulduk? Aç olan ruhumuz, kaç tabakla kaç restoranda doydu? Hz. Fatıma gibi açlıktan halsiz mi düştük, yoksa ellerimizde onun gibi yara mı oldu?

Markalara verdiğimiz önemi, Efendimizin hayatına verdik mi? Kıyafeti az olduğu halde bile Efendimiz, yeni diktirdiği kıyafeti hediye edecek kadar yüce gönüllü ve cömertti. Bizim gönlümüz kıyafetlere para yetiştirmekten yorulmuş olacak ki yoksullara yetişemedik...

Sağımıza solumuza baksaydık eğer, sokak sokak bir yoksul arasaydık… Şimdi ne yoksul kalırdı nede gönüllerimiz yoksul olurdu.

Hz. Ömer, cahiliyede hatalarına ağlıyordu, Efendimiz ve ashabı da onunla birlikte ağlıyordu. Şimdi biz hangi hallerimize ağlasak da teselli bulsak? Hz. Ömer, cahiliye de Efendimizi bilmezken, kızını gömmüş toprağa, ama biz her şeyi bildiğimiz halde bilgilerimizi, ahiretimizi, toprağa gömüyoruz yok sayıyoruz.

Ecel anında Azrail bizi yok saymayacak; bundan da bihaber yaşıyoruz!

Ecel anında Azrail bizi yok saymayacak; bundan da biaber yaşıyoruz! Mahşerde Efendimiz bizi nasıl tanıyacak, kendimizi nasıl tanıtacağız bunu düşünüyor muyuz?

İçkiyle yıkanmış ruhlar şikâyet içinde, feryat halindeyken, abdestli vücutlar ışıltılarını her yerden belli ederken, bizim kendimize bakma cesaretimiz olacak mı?

Yasaklar insanları korumak için vardı aslında. Tıpkı emniyet kemerinde olduğu gibi, bu yasaklara uymadıkları için insanlar ölmüyor muydu? Allah’ın yasakları bizleri korumak içindi; oysa bizi muazzam yaratan Rabbimiz, bunca yarattığı nimetlere karşılık bizden kendimizi korumamızı kalbimizi imanımızı korumamızı istiyordu.

İffetin korunmadığı bir dönemdeyiz oysa, aslında bir tövbe kadar da yakındık Allah’a. Biz merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Allah’ın af kapısına gitmeye mi üşendik, yoksa af kapısından ümidimizi mi kestik?

Zaman bize kızmıyor muydu? Hesabı ağır olacak oysa… İbadetle değerine değer katacakken zamana, biz internet başında, takipçilerimize bakarken mi değersizleştirdik zamanı?

“Şükreden bir kul olmayayım mı?”

Oysa Efendimiz sabahlara kadar namaz kılarmış. Hz. Aişe Efendimizin namazlarına şahit olur, bu kadar kendisini yormamasını, cennetle müjdelendiğini söylerken, Efendimiz, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verirken biz, bilmediğimiz ahiret hayatımız için dönüp neler yaptığımıza bakmaya fırsat bulabiliyor muyuz?

Doğru ya, biz şimdi daha yoğunuz; bulaşıklar, çamaşırlar makinada bizler sokakta, sinemada, hele alışveriş merkezine girdik mi eyvah vakit nasıl geçmiş anlamıyoruz değil mi? Saate bakmaya fırsat bulamazken, dönüp ahiret halimize ve kendimize bakmak zor olacak zorlanmaya gelemiyoruz çünkü…

Efendimiz bir gün rüyanıza gelse, “Beni ne kadar seviyorsun diye sorsa…”

Neccar oğlunun kızları gibi, “Seni çok seviyoruz Ya Resulullah!” diyebilecek miyiz?

Yoksa rüyalarımızda görmeyi isteyecek kadar, Efendimize yaşantımızda yer vermediğimiz gibi, hayallerimizde de yer veremeyecek miyiz?

Aslında insanın vicdanı, insana kalbine kurulan en büyük adliye sarayıdır. Vicdan objektif uyarır, kararını verir. Ne olur bir kere de vicdanımız bu mahkemede konuşsa da biz bu sefer teslim olsak…

Teslim olsak da, artık günahlarımızdan arınsak; Efendimize temizlenmiş bir şekilde kavuşsak. “Seni anamdan babamdan bile daha fazla seviyorum!” diyebilecek kıvama ulaşsak.

“Kişi sevdiği ile beraberdir” diyor Efendimiz; biz kimi seviyoruz ahirette kiminle olacağız, sevdiklerimizi bizi Firdevs’e mi yoksa ateşe mi götürecek?

Kulak versek ya kalbimize, bize daha neler sorar bir gün ona fırsat versek. Aslında cevaplarını da biliyoruz. İnsan cevabını bildiği sorulardan kaçar mı?

 

Elif Erpik yazdı

Güncelleme Tarihi: 28 Mart 2014, 13:56
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26