Mehmet Akif Büyükatalay: Aslında sanat bir şeyleri idealize etmek için yola çıkmaz

Avrupa’da yaşayan Müslüman bir gencin inancı ile yaşamı arasında verdiği mücadeleyi gerçekçi bir bakışla sunan ve yarıştığı 69. Berlin Film Festivali’nde En İyi İlk Film Ödülü alan Oray’ı, yönetmeni Mehmet Akif Büyükatalay ile konuştuk.

Bir sinema üstadının sözü var, Bela Tarr diyor ki, “İnsan film yapma işine ‘film yapımcısı’ olarak girişmez daha çok içten gelen bir mecburiyet duyar.”  Seni film yapmaya iten bu mecburiyet neydi?

Beni meşgul eden benim alanımdaki konuları anlatmak, yorumlamak istiyorum. İslam, benim alanımda olan bir şeydi hep. Almanya’da İslami bir çevrede büyüdüm ve İslam hep gündemimde oldu. İkincisi konunun politik bir tarafı da var. Edvard Said’in ismini koyduğu oryantalizm meselesi... O felsefe beni biraz da bu işe itti aslında. Çünkü Batı sürekli İslam’ı kendince tanımlamaya çalışıyor ve bunu yaparken çoğu defa da kasıtlı yahut bilmemekten yanlış bir resim çiziyor. Çünkü belli bakış açılarının ötesine geçilemiyor. Bu durum beni çocukluğumdan beri rahatsız eden bir şeydi.  2011 Eylül saldırılarından sonra zaten bambaşka bir resim çizilmeye başlandı. Ve bu resim hep gündemde tutulmaya çalışıldı. İslam şiddetle özdeşleştirildi. İslamofobi denen şey ortaya çıkarıldı. İşte bu İslam eşittir terör tezine karşı içerden insani bir şey yapamadık maalesef. Ya propaganda yaptık ya da kendimizi hep mağdur gösterdik. Bir Müslüman’ın hayatından yola çıkan onu tüm yönleri ile bir insan olarak ele alan bir film bilmiyorum ben.

Filmin hikâyesinin üzerine bina edildiği mevzu, İslam fıkhındaki talâk mevzusu… Filmin ana karakteri Oray karısına “boş ol diyor” ve olaylar başlıyor.  Sonra karakterin kendisi ile mücadelesine şahit oluyoruz.  Spoiler vermiş gibi oldum ama filmin tanıtımlarında da genelde bu kısım yer alıyor, şunu merak ediyorum: Bu kısım filmde ne kadar yer kaplıyor, önemi nedir?

Aslında talâk konusu filmin başat unsuru değil bunu bir defa ifade etmem gerekiyor. Fakat hem bazı konulara giriş hem de filme kendiliğinden bazı unsurlar katması açısından güçlü bir konu. Filmin bir anlamda gerilim unsuru,  kurgu için bana çok avantajlı geldi. Talâk bir söz. Fakat bu söz dile geldikten sonra büyük sorumluluklar yüklüyor söyleyene. Filmde de bu sözden sonra filmin gidişatı değişiyor. “Sözü söyledim mi, söylediysem kaç defa söyledim ve bu durumların bana yüklediği sorumluluklar nelerdir?” mevzuları filmin gerilim unsurunu oluşturuyor. Filmin aktlarını da yine bu mevzu belirliyor. İmama sorup cevabını alınca film başka bir evreye giriyor. İranlı yönetmen Asgar Ferhadi benzer detayları çok iyi kullanır,  aslında bir an sadece, fakat o an birçok şeyi belirliyor, etkiliyor. Asli unsur mu tabii ki değil. Ama hikâyeyi başlatan ve hikâyeye güç veren noktada yer alıyor talâk mevzusu.

Bir de talâkta değişik hükümler olduğu için konunun kendisi de bizzat karmaşık olabiliyor. Ve böyle bir konunun kendiliğinden oluşturduğu düğümler var. Aslında filmin hikâyesi daha sadeydi. Oray Hagen’de geçmişinden kaçıyordu ama o çok basit bir çözümdü. Daha inandırıcı bir gerekçe lazımdı. Ve bunu kullandım.  

Filminle ilgili şöyle bir durum oldu, İstanbul ve Ankara festivallerinde gösterildikten sonra bir eleştiri geldi, “İslam’ı yeterli düzeyde idealize etmiyor… Yani tamam Avrupa’da yaşayan Müslümanların karşı karşıya olduğu meseleler var. Ama İslam dinine dair bir vurgu da idealize etme anlamında yok gibi.” Ne dersin bu konuda?

Aslında sanat bir şeyleri idealize etmek için yola çıkmaz. İdealize etmez, edemez. İdeal bir İslam istiyorsak eğer gideriz camilerde Allah’la aramızda, ibadet ederken yani huzurdayken idealize edilmiş İslam formunu bulabiliriz. Ama bu sanatın işi değildir.  Bunu yaparsan Sovyet Sineması’nın Komünizm propagandası yapması ile aynı şeyi yapmış olursun. 

İstenen ideal din resmi, insanın kendi gerçeğinden kaçmak için ihtiyaç duyduğu bir şey de olabilir?

Tabii mesela Hagen’de ailem Türk dizileri izliyor. Her şeyi bir standartta görüyorlar siyah ve beyaz, iyi ve kötü çatışması sadece. Hollywood’un ürettiği dili biz de tekrar ediyoruz aslında.  Ve her şeyi belli bir ezberle görmeye başlıyoruz. Biz iyiyiz, onlar kötü gibi... Hatta daha ötesinde Türk Sineması’nda ideal Müslüman filmleri de var. Minyeli Abdullah gibi, hepsi çok etkilendiğim filmler. Ama şu var bir film örnek mi olmalı yoksa ayna mı olmalı asıl mesele burada. Bence ayna olmalı. Çünkü örnek olmanın yeterli olmadığını gördük şimdiye kadar.   

Türkiye’de son dönemde çok yaygın bir durum var sanat çevrelerinde. Neredeyse her sanat eserini, filmi; cinsiyetçi bir yaklaşımla ele almak, o açıdan okumak… Tabii ki burada bir kadın erkek ilişkisi var, bir evlilik, bir aile olmaya çalışma durumu var hatta Oray eşine karşı zaman zaman kaba davranıyor, kendi kişisel hırsına, sinirine yenilerek.  Cinsiyet meselesinin senin açından filmdeki ağırlığı nedir?  

Bu konuyu evet ben de önemsiyorum. Çünkü ben yazarken de Oray’la Burcu arasındaki ilişkide Burcu’yu güçlü kadın olarak konumlandırdım. Oray’ı da arayışını sürdüren bir karakter olarak düşündüm. Ve Oray aslında bu gücün karşısında da biraz eziliyor. Bir erkeklik krizi durumu da var. Ama bu da yine gerçeklerden beslenen bir durum. Bir pozitif ayrım meselesi falan değil. Biz erkeğe çok önem veren bir milletiz, mesela Almanya’daki Türklerde de bu durum çok yaygın. Sünnet şölenleri çok büyük törenler şeklinde yapılır. Ve bu bir sünnet olmanın ötesine geçip erkekliği ilan törenine dönüşür. Aslında erkeklik kutlanıyor. Bu durum erkekte o kadar yüksek bir özgüven oluşturuyor ki fakat hayatla yüzleşmeye gelince bu özgüven sarsılıp trajik bir hal alabiliyor. Sonuç, erkekte agresifliğe yol açıyor. O gücü bir şekilde ikame etme derdine düşüyor erkek. Ve burada da yanlış bir erkek resmi çiziliyor ister istemez. Aynı zamanda Müslüman erkek resmi oluyor Batılıların gözünde. Oray da bu krizi yaşayıp Hagen’den Köln’e kaçıyor. Köln’deki cemaatin tamamı erkek zaten. Ve birçoğu da tutunamamış erkekler aslında. Bunlar birbirini destekliyor. O krizden bu şekilde kaçıyorlar.

Şimdi filmin biçimsel yaklaşımına geçmeden şunu sormak istiyorum:  Kafan karışık mı? Yoksa kendinden çok emin olman mı her şeye bu mesafede olmanı sağlıyor?

Hayır hayır kafam hiç karışık değil… Anlatmak istediğim dünyayı çok iyi biliyorum ve seyirci kitlesini çok iyi tahmin edebiliyorum.  Yazarken ettiğim tahminler şimdi çıkıyor. Hiç kimsenin filmi kendi yanına çekememesi benim yazarken dikkat ettiğim bir noktaydı. Ve göstererek anlatmak… Eleştirmek ama yargılamamak… Bunların hepsine yazarken çok dikkat etmiştim. Çünkü seyirci tepkilerini tahmin edebiliyorum. Bu noktada başarılı olduğumu da düşünüyorum. Ama yine de İslam’ı kötü temsil ettiğime ya da kadın temsiline yönelik eleştiri geldiği zaman yeniden kendimi sorguluyorum da. Özellikle Türkiye izleyicisinin enerjisi çok farklı. Bazı ülkeler sadece filmle ilgilendi ama Türkiye bu anlamda filmin dünyasının sorgulanma biçimi noktasında yorucu gerçekten.

Biraz da filmin biçimini konuşalım. Bir el-omuz kamerası var. Yani kadrajlar sabit değil. Kamera sürekli hareket halinde. Bu senaryonun gerekliliği miydi, yoksa senin sevdiğin bir tarz mı?

Birincisi sevdiğim bir tarz. İkincisi senaryoya uyduğunu düşündüm, üçüncüsü anlattığım hassas bir konu ve bu hassasiyetin üzerine bir de çok stilize bir biçim olsaydı mesela diyelim ki Kur’an okunan o sahnelerde çok stilize bir çekim yapsaydım bir reklam filmi etkisi verebilirdi. Fakat daha gerçekçi bir kamera kullandığınızda film bütün olarak öne çıkıyor. Yönetmen değil filmin kendisi önemli oluyor. Karakterler sadece yaşıyorlar da biri kameraya almış hissi oluşuyor böylece. Böyle olunca yönetmeni yargılamak da zorlaşıyor. Bir de işin ekonomik yanı var tabii ki. Çok daha ucuz ve kolay çekebiliyorsun hareketli kamera ile.

Bu nokta, sinema pratiğine dair önemli bir detay barındırıyor.  Burayı biraz açar mısın? Omuz kamerası kullanmakla filmin bütçesinin nasıl bir ilişkisi var. Hareketli kamera neden ucuzdur?

Mesela normalde kamera sabit olduğunda her şey kameraya göre konumlanır. Işık, diğer kamera ekipmanları, kameraman ve asistanları, yani o sabit görüntü için epey bir zaman ayrılır.  Fakat kamera hareketli olduğunda her şey daha hızlı ve pratik olur. 

Ama daha az hazırlık yapılmasına rağmen görüntüler çok iyiydi filmde.

Evet, orda kameramanız çok büyük hüner gösterdi. Zaten belgesel çeken bir kameraman ve çok iyi iş çıkardı. Daha önemlisi kendisini ön planda tutmadı. Bir de şunu ekleyeyim hareketli kamera oyuncunun işini de çok kolaylaştırıyor. Hele amatör oyuncular için. Mesela başka türlü bir kamera kullanımı olsaydı,  bu oyunculuğu alamayabilirdim. Çünkü diyelim ki mesela kamera sabitse oyuncun da sabit bir alanda oynamak durumunda. Oyuncuya hareket sınırlarını belirleyip şurayı geçme falan diyorsun ve hareket alanını sınırlıyorsun. Bir adım sınırı aştığında kadraj dışına çıkıyor çünkü oyuncu. Fakat omuz kamerasında kamera oyuncuya bağlı olduğu için oyuncuya çizilen bir hareket sınırlaması yok. Oyuncularımın büyük bölümünün ilk oyunculuk deneyimiydi ve bu yöntem hayli işe yaradı. Tabii bu yüzde yüz sınırsızlık anlamına da gelmiyor. Yine provalar yapılıyor hareket alanı kabaca tespit ediliyor provalarda. Fakat sabit kameraya göre kesinlikle daha kolay bir tarz bu. Montajı da çok daha kolay oluyor ayrıca.

Peki bu biçimsel yaklaşıma yönelik tavrın nasıl? Yani ben bu biçim üzerinden giderim, diyor musun yoksa daha stilize şeyler de deneyecek misin?

Bir dahaki filmde kesinlikle daha stilize bir biçim denemek istiyorum. Gerilim unsurlarına yer verilen hatta belki korku sineması unsurlarının kullanıldığı bir yöntem tercih etmeyi düşünüyorum. Bambaşka bir şey denemek istiyorum. Hem konudan hem de anlatım biçiminden biraz uzaklaşmak istiyorum.

Oyunculuklar çok iyi gerçekten ve sahici…

Evet oyuncuları tam bir yıl kadar aradık. Ve gerçekten iyi iş çıkardılar. Ama burada şunu da ifade edeyim. Yönetmenin kendisinden çok emin olması gerekli. Bu olduğunda oyuncular da işe ikna oluyorlar. Aynı zamanda yönetmenin samimiyetiyle de ilgili. Eğer yönetmen bir konuda karar veremiyorsa bu açıkça ifade etmeli ve şuan bilmiyorum diyebilmeli. Bu tavır işi gerçekten samimi ve inanılır yapıyor.

Gerilla usulü film yapma konusunda ne dersin? Bir dahaki filminde yine böyle bir ekip mi olur yoksa daha geniş bir ekiple mi çalışacaksın?

Ekibim kalacak tabii ki çünkü kazanan ekip değiştirilmez. Belki çok az genişleyebilir ama ana aktörler kalacak. Oyuncular role göre değişebilir tabii. İnanmış bir ekibi bir araya getirmek zordur. Benim arkadaşlarım gerçekten bu işe inandılar ve sonuç oldukça güzel oldu. Kimse hiçbir art niyet taşımadı. Ve setimizin kuralı şuydu, yapımcısından en basit set işçisine kadar herkes aynı statüde olacak ve aynı parayı alacak, ona göre davranacak, dedik. Ve bu ruh hali filmde etkili oldu bence. Gerçekten yönetmen ne yaptığını bildiği zaman bu tüm ekibe yansıyor. Sinema aşkı için çalışan bir ekip kurmak işin en önemli kısmı.

Şuan Türkiye’de vizyonda olan Oray ilk filmindi, Berlin’de en iyi ilk film ödülü aldı ve birçok festival dolaştı, festival süreci devam ediyor mu?

Festival süreci 2021’e kadar devam eder muhtemelen. Nerdeyse her kıtada gösterildi. Geçtiğimiz hafta 3 değişik ülkede gösterildi. Gösterilmeye devam ediyor.

Bir taraftan yeni film hazırlıkları da oluyordur herhalde?

Tabii. Werner Herzog: “Genç yönetmenlere soruyorum, ne yapıyorsunuz? diyorum, filmimle dünyayı dolaşıyorum, diyorlar.  Ben de peki ne zaman yeni film için çalışacaksınız? diyorum” demişti. Bu gerçekten de riskli bir durum, gezmek çok cazip ama bir yandan da insanı üretmekten koparıyor. İşte ben bu noktada bir süre sonra festivallere gitmek konusunda daha seçici davranacağım. Gitmeyi çok istediğim yerler olursa gideceğim sadece.

Çok teşekkür ederim, keyifli ve öğretici bir söyleşi oldu…

Ben de teşekkür ederim, benim için de öyle…

YORUM EKLE

banner19

banner36