Medeniyet, Şehir ve Müslüman

İslâm dini, şüphesiz son gerçek din olmanın yanında insana uhrevî bir derinliği ve dünyevî bir genişliği birlikte tasavvur etmesini salık veren bir dindir. Bu çerçeveden bakıldığında Müslüman, ne bir Hristiyan gibi uhrevî ne de bir Yahudî gibi dünyevî olabilir. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” hadisi mucibince esas yurdumuz olan ahiret yurdu için dünyada azığımızı hazırlamalı ve bunu yaparken dünya tarlasını kendimizden sonraki Müslümanlar hatta gayrimüslimler için verimli bir şekilde bırakmalıyız. Maddi kültür unsurlarımız arasında sayabileceğimiz cami, saray, han, hamam, köprü, kale, türbe gibi yapılar ve bu yapıların etrafında teşekkül etmiş bir yaşam formu olarak şehirler ve bu şehirlerin insana verdiği estetik denge; işte gelecek nesillere aktarmakla yükümlü olduğumuz tarla.

Yağız Gönüler; şehir ve mimari üzerine Müslümanca eğilen, şehre tarihî, dinî ve kültürel kimliğini veren yapılara ve şahıslara birer emanet oldukları bilinciyle yaklaşan ve onlardan feyz alan ince bir ruh, derin bir birikim samimi bir yazar. “Şarkısı biten Şehir” kitabında da bu minval üzere yazıları bir araya getirmiş. “Mimari ve Şehircilik mimarlara bırakılamayacak kadar önemlidir” diyor bir yazısının başlığında. Bu başlık, bir rol çalmadan ziyade rolünü sahiplenmedir. Şehir, bir medeniyetin somut hâlidir. Şehirler; medeniyetin ürünleri olan kültürel unsurlarla süslenmiş bir yaşam formudur. Bu da bize, şehre sahip çıkmanın medeniyete sahip çıkmakla eşdeğer olduğunu söyler. Asırlık bir çınar bir meydanın yalnızca gölgesi değil, bizatihi ruhudur. Bir köprü karşıdan karşıya insanları geçirmekten öte manevi mirası asırlar ötesine taşır. Bir minareden yalnızca sabah ezanı yükselmez, Bilal-i Habeşî’nin hakikati de yükselir duyabilene. Bütün bunların mimariyle ilgisi nedir peki? Medeniyetimiz, ev üstüne ev inşa etmeyi insana saygısızlık addetmişken, camilerimiz şehrin kalbi olarak tasavvur edilirken, mezarlıklarımız şehirle iç içe yaşıyorken günümüz insanı apartman dairelerinde üst üste yaşamaya, camilerimiz, AVM’lerin bodrum katlarına sıkıştırılmaya ya da şehir dışında tepelerin doruğuna inşa edilmeye ve mezarlıklarımız gözden uzağa taşınmaya başladı. Medeniyetimiz, dünyayı bir tarla olarak tasavvur etmiş ve çalışmayı şiar edinmemizi öğütlemişti. Günümüz insanı ise dünyayı bir AVM olarak görüyor ve sadece almak ve tüketmek üzerine yaşıyor.

Yağız Gönüler, “Kafa Konforu İnsanı” tabirini kullanıyor günümüz insanı için. Uzaktan bakıldığında dinî ve tarihî değerlere karşı hassasiyeti olan bu insanlar dünyevî konforunu bırakmaya yanaşmaz ve sloganlar üzerinden bu hassasiyetlerini gösterir. Örneğin Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi için slogan atarken millî ve manevi değerlerine karşı duyarlı olan bu kafa konforu insanı, Ayasofya’nın arka sokağında sarhoş naralarının duyulduğu ve fuhşun kol gezdiği gerçeği karşısında sessiz kalır. Siyasilerin müteahhitler eliyle şehri katletmeleri karşısında kafa konforu insanının tavrını şöyle açıklıyor Yağız Gönüler: “… O en çok arabasını park edeceği yeri, çocuğunun gitmek zorunda olduğu kreşin mevkiini ve yeni kazılar, tüneller, köprüler ve yollarla değerine değer katan evini ne zaman okutacağını düşünüyor. Konforuna konfor katacağı günleri…” İnsan olmak, samimiyetle mümkündür lakin samimiyet de Allah’ın lütfudur.

Aquinalı Thomas’ın bir sözünü referans veriyor Gönüler: “Güzellik, realitenin yansımasıyla oluşur.” Biz bu sözden hareketle şunu söyleyebiliyoruz: Bir şehrin kendiliğinden oluşturduğu, onda zaten var olan estetik, o şehre ait hakikatin yerini bulmasındandır. Kendi tarihî gerçeğinden kopuk şehirlerde estetik de kısa sürede kaybolacaktır. Gönüler bunu örnekleyecek biçimde şu ifadelere de yer veriyor: “Osmanlı şehrinde de evlerin dağılımı keza oradaki bir dizi sosyo-ekonomik, topografik, tabii, kültürel etmenlerin ve tarihî birikimin bir sonucu olarak oluşmaktadır.” İşte kadim şehirlerimizi estetik sırrı ve bu şehirlerimizi korumak adına hassas davranmamız gereken ölçütler bunlardır.

“Çeşmelerimizin ortadan kaybolması, asırlık camilerin yanına yüz katlık binaların inşa edilmesi, geleceğe taşıyacağımız tek ücretsiz miras olan doğayı köprüler ve yollar uğruna feda etmemiz Cansever’e göre de (Bilge Mimar Turgut Cansever) ‘hesap günü’ işimizi oldukça zorlaştıracak.” diyor Gönüler bir başka yazıda. Bu hassasiyetin bize söylediği ise şehir, kültürel bilinç ve dinî yükümlülüktür. Sadettin Ökten. “İnsanın önce gözü alışıyor, sonra gönlü.” diyor. Günümüzün temel problemi alışmak. Dünyaya alışmanın ıstırabını şehirlerimizi ve şehirlerimiz yoluyla medeniyetimizi talan ederek atlatmaya çalışıyoruz.

Şehir üzerine konuşmanın ilmî ve samimi olmak üzere iki farklı yolundan bahsedebiliriz. İlmi açıdan bakınca; geometri ve fizik yasalarıyla mimari ölçütleri görürüz, samimi açıdan bakınca geçmişin hüzünlü hatırasını. Bu iki yolu birleştirmek ve daha derinlikli bakmak da mümkün. Şehri oluşturan esas yapıların, kültürel yansımalarını hissetmek ve şehri aslına uygun olarak yaşamak da bunu gerektirir. Buradan hareketle bir alanın inşasında ve dönüştürülmesinde gözetilen iki yoldan da bahsedebiliriz. Bir alana; burada daha fazla insanın yaşaması için ne yapılabilir, diye bakmak o alanı beton yığını haline dönüştürür. Bu alana bakanlar kalabalıktan ve betondan ve hızdan başkasını göremez. Bir alana; burada insan daha huzurlu, daha güvenli, daha insanca nasıl yaşar, diye bakmak o alanı estetik bir ölçüye kavuşturur. Bu alana bakanlar huzur ve sükûnet görür. Birinci cevap kenti, ikinci cevap şehri kurar.

Günümüzde özellikle büyükşehirlerde belirgin bir “birey” görüyoruz. Batılılaşmanın -yanlış Batılılaşma değil, bizatihi Batılılaşma- kaçınılmaz bir sonucu olarak hayatın merkezine tüketim, hız ve gürültü oturdu. Bu da medeniyetimizin tezahürü olan şehirlerimizdeki ümmet bilincini önce topluma, oradan da bireye dönüştürdü. Ümmet, ortak bir gaye, dinî ve ahlâkî değerler bütünü etrafında oluşmuş ve bir ruha sahip topluluktur. Önce ruhumuzu aldılar, sonra bizi birbirimizden aldılar.

YORUM EKLE

banner26